Evrim

  • Bu konu 40 yanıt içerir, 7 izleyen vardır ve en son 19 yıl önce ERTEKİN tarafından güncellenmiştir.
40 yanıt dizini görüntüleniyor
  • Yazar
    Yazılar
    • #43188
      soner
      Katılımcı

      İnsanda 46, şempanze&gorilde 48 kromozom bulundu DEMEKKİ evrimsel ilişki ispatlandımı??

      ama PATATES in kromozom sayısı 46

      Evrimcilerin “insan ile maymun arasındaki genetik benzerlik” konusunda kullandıkları örneklerden biri, insanda 46, şempanze ve gorillerde ise 48 kromozom bulunmasıdır.
      Evrimciler, kromozom sayılarının yakınlığını evrimsel bir ilişkinin göstergesi sayarlar.

      Oysa eğer evrimcilerin kullandığı bu mantık doğru olsaydı, insanın maymundan daha yakın bir akrabası olması gerekirdi: “Patates”! Çünkü patatesin kromozom sayısı insana goril ve şempanzeden çok daha yakındır: 46. Yani insan ve patates kromozomları eşit sayıdadır. Bu durum, DNA benzerliğinin evrime kanıt oluşturmayacağının çarpıcı bir göstergesidir.

      Nitekim farklı türlere ve sınıflara ait canlıların DNA ve kromozom analizleri sonucunda elde edilen bulgular karşılaştırıldığında, canlıların DNA ve kromozomlarındaki benzerliklerin ya da farklılıkların, öne sürülen hiçbir evrimci mantık ya da bağlantıyla uyuşmadığı çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Evrimci teze göre canlıların kompleksliklerinde kademeli bir artış yaşanmış olmalı, buna paralel olarak da genetik bilgilerini oluşturan kromozomlarının sayısının kademeli olarak artması beklenmelidir. Fakat elde edilen veriler bu tezin tamamen hayal ürünü olduğunu göstermektedir.

      Evrimin ünlü teorisyenlerinden Rus bilim adamı Dobzhansky, canlılar ve DNA'ları arasındaki bu kuralsız ilişkinin evrimin açıklayamadığı büyük bir sorun olduğunu şöyle ifade etmektedir:

      “Daha kompleks organizmaların genelde basit olanlara göre hücrelerinde daha fazla DNA'ları vardır. Fakat bu kuralın dikkat çeken istisnaları vardır. Amphiuma (amfibiyen), Propterus (bir akciğerli balık) ve hatta sıradan kurbağalar ve kara kurbağaları tarafından geçilen insan ise, liste başı olmaktan çok uzaktır. Neden bu durum bu kadar uzun zamandır bir bilmece olarak kaldı? “294

    • #46760
      ERTEKİN
      Katılımcı

              Evrim hep tartışılmış (özellikle bizde) bir konu olduğu için bu konudaki ilginç bir haberle  herkesin evrim konusundaki düşüncelerini bu konu altında paylaşmasını istiyorum.

              Acaba evrim bizim hala kabullenmekte zorlandığımız bir gerçekmi ,yoksa bize yutturulmaya çalışılan büyük bir yalanmı?

      FARENİN EVRİM SÜRECİ GERİYE ÇEVRİLDİ
      Amerikalı bilim adamları, evrim sürecini geriye çevirerek, bir fareyi zaman içinde 500 milyon yıl geriye götürdüler. 
      08.08.2006 14:17



      Amerikalı bilim adamları, evrim sürecini geriye çevirerek, bir fareyi zaman içinde 500 milyon yıl geriye götürdüler.

      ABD'nin Utah Üniversitesinde yapılan araştırmada, farenin gen haritasından faydalanan bilim adamları, ilkel hayvanlarda bulunan bir geni tekrar inşa ettiler.

      Eski gen yeniden mutasyona uğrar ve ayrışırken, modern memelilerde beyin gelişiminde kilit rol oynayan bir çift genin oluşumuna yol açtı.

      Deneyin evrim sürecinin aydınlığa kavuşması ve yeni gen tedavi tekniklerini beraberinde getirmesi açısından önemine işaret eden araştırmacılar, ilk kez eski bir genin yeniden inşa edildiğini ve iki adet günümüz hayvanına ait genden, ayrıştıkları eski geni yeniden inşa edebileceklerini ispatladıklarını söyledi.

      Araştırmayla, 500 milyon yıl önce ilk hayvanların “Hox” adı verilen 13 adet geni bulunduğu ve her genin daha sonra 4'e ayrışarak, 52 gene ulaştığı belirlendi.

      Evrim süreci sonunda başka mutasyonlar da meydana geldi ve bazı gereksiz genler ortadan kalkarak, geriye bugünün hesabıyla memelilerdeki 39 Hox geni kaldı

    • #46761
      inanç şinel
      Katılımcı

      abi konu baya bi teknik,gen sayıları vb.Bence evrim buyuk bır aldatmacadan ibaret,mutasyon olayı yanı mevsımsel ve zamansal sartlara baglı olarak bellı ozellıklerde degısme ve gelısme olabılır ama bu demek degıldır kı ınsan maymundan turedı.

      saygılarımla

    • #46762
      ERTEKİN
      Katılımcı

      SORU : Evrim Kurami ispatlanamamismıdır.
      YANIT: Bilimde kuramlar (teoriler), matematikteki veya mantiktaki gibi ispatlanamazlar. Ispatlama kavrami halk tarafindan yanlis anlasilmakta, yanlis kullanilmaktadir. Bilim bir konudaki gozlemlerini aciklayan teorileri one surerken daha once bilinen bilgileri ve gozlenen olaylari onune koyar. Bu olaylarla ilgili bazi bilimsel kanunlari ve kurallari matematik, fizik, kimya gibi bilimlerin yardimiyla cikarir. Daha sonra, bu gozlemi aciklamak icin, bazi hipotezler ortaya koyar. Bazi hipotezlerin dogrulugunu ve tutarliligini, gozlenen ve test edilen deneylerle destekler veya bazi hipotezlerin yanlisligini ispatlayarak bunlari curutur. Defalarca desteklenen hipotezler “Bilimsel Gercek” [scientific fact] haline gelirler. Sonucta bilim, teoriyi test edilen hipotezlerle ve gozlenen olgularla guclendirir veya zayiflatir, bilimsel gerceklerle destekler. Bilimin hic bir dalinda, teoriler matematikte veya mantikta goruldugu gibi % 100 ispatlanamazlar; bilimde boyle bir ispat kavrami yoktur. Ayrica bilimde dogma, dogmatik otorite, kutsal yasalar ve kati degismeyecek evrensel kurallar da yoktur. Gecerli nedenler, kanitlar bulundugunda tum kuramlar (teoriler) degistirilebilir, yerine yenilerini birakabilir (Newton mekaniginin yerini rolativite kuramina birakmasi gibi). [Kaynak: 1)National Academy of Sciences, “Teaching about evolution and the nature of science”, NAS Press, Washington, D.C.1998, sayfa:1-9. 2) Douglas Futuyma, “Evolutionary Biology”, Sinauer, 1998, sayfa:1-30 ]

      SORU : Evrim Termodinamigin ikinci kanununa aykiridir! Kaosdan duzen olusamaz ve entropi surekli artar, enerji bosluga yayilir. Bu nedenle evrim yanlistir, cunku evrimin gerceklesmesi icin, entropinin zid yonunde hareket eden bir guc gereklidir. Oyleyse evrim gerceklesemez, ancak entropinin ters yonundeki bu etkiyi bir YARATICI gerceklestirebilir.
      YANIT: Evrim entropiye aykiri degildir. Bu hipotez enerji verilen sistemlerde kaostan duzen olusabilecegini hesaba katmamaktadir. Ayrica termodinamigin ikinci kanunu kapali sistemler icin gecerlidir. Organizmalar, acik bir sistemde enerji alisverisi yapmaktadirlar. Ortamda sinirsiz enerji vardir; bu enerji daha duzenli, stabil kimyasal yapilarin olusabilmesi icin kullanilmaktadir (1 Bir bisikletin parcalarinin kendi kendine bir araya gelebilecegini varsayamazsiniz, ama enerji harcayarak bu parcalari birlestirebilirsiniz, bisikletin 100 parcasi oldugunu ve elinizde sinirsiz parca oldugunu varsayin, ilk bakista bu parcalarin 100! (100 x 99 x 98 x 97……x 2 x 1) farkli bicimde birlestirilebilecegi dusunulse de bu dogru degildir. Cunku bir didonu bir tekere, direksiyonun bir parcasini camurluga vidalama sansiniz yoktur. Deneyle yanila yanıla hangi parcanin hangi kisma uyabilecegini bulursunuz, yaratabileceginiz bir kac montaj bisiklet cesidi olabilir sadece, bu entropinin en aza indirgendigi durumdur. Belki bu parcalar 100-200 farkli sekilde de ayni enerji harcanarak birbirine eklenebilir, ama bir tanesi varligini surdurebilecek bisiklet olacaktir. Aslinda , stabil hucre durumunun yanisira katrilyonlarca stabil olmayan protohucre ve hucre durumlari da meydana gelmektedir. Ama varligini surdurebilen, entropiye en uyum saglamis, artik kendi icinde akardengeye (hemostasis) erismis hucredir. Biz sadece kendini surdurebildigi icin onun hakkinda bilgi alabilmekteyiz, halbuki diger stabil olmayan hucreler bozunup, yokolup gitmislerdir ve surekli bir, iki kararli hucreye karsin tekrar katrilyonlarca stabil olmayan ve yokolup giden pro-hucre olusmaktadir (2). Ornegin, icerisinde birbirleri ile reaksiyona girebilecek, A ve B gazlari olan bir kutuya enerji verdiginiz zaman bile bu kapali sistemde, molekullerin birbirleri ile carpisip, yeni ve kararli AB gaz molekullerini olusturabilmesi, enerji verilen ve enerjiyi icinde saklayabilen sistemlerde kararli yapilarin olusabilecegine bir kanittir. Biyolojik sistemlerin olusabildigi, okyanus, doga gibi acik sistemler ise, organik maddenin ana yapi taslarini icermektedir, ortamdaki enerji surekli yeniden kullanilmaktadir; ustelik gunesten ve uzaydan surekli yeni enerji bu acik sisteme katilmakta ve buraya molekuler enerji, isi, radyasyon biciminde hapsolmaktadir. Yaratiliscilar eger uzayda enerjinin dagildigini soylemekteyseler, zaten Evrim Kurami, uzayda enerjinin kullanilarak, yasam olustugunu iddia etmemektedir. Yaratiliscilarin bu hipotezi bos ve karanlik uzay icin gecerli olabilir ancak. Bir mese palamudundan yeterli enerji sayesinden, fotosentez gerceklesmekte ve bir mese agaci buyuyebilmektedir. Gunes, entropinin artisi ile enerji kaybetmekte dunya ise enerji kazanmaktadir. Canli organizmalar öldügü zaman ise bu canlilar icin “entropinin artisi” gerceklesir, tum enerji “tekrar kullanilmak uzere” dogaya karisir. [1) Douglas Futuyma, “Science on Trial”, Sinauer, 1995, sayfa:223. 2) Tim Berra, “Evolution and the Myth of Creationism”, Stanford University Press, 1990. Sayfa: 126 ]

      haber:

      ÇANKIRI'DA ARA GEÇiS FORMU BULUNDU
      Çankiri'nin Çorakyerler yöresinde, evrim zincirinin aydinlatilmasi için çok önemli oldugu belirtilen bir erkek hominoid (insansi) fosili bulundu. 7-8 milyon yillik oldugu tahmin edilen fosilin, Etiyopya'da bulunan 4.4 milyon yillik fosil ile Anadolu'da bulunan 9.9 milyon yillik insansi fosili arasindaki eksik halkayi tamamlamasi bekleniyor.

    • #46763
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      öncelikle çok güzel bir konuya değinmiş Ertekin abimiz.
      Teşekkür ediyor ve sizlere birazcık araştırma ile bulmuş olduğum verileri aksediyorum.
      bu maddelerin ardından kendi fikrimi beyan edeceğimi belirteyim.
      Evet sırasıyla açıklamaya başlayalım.

      1 Evrim Teorisi, Tesadüfleri Yaratıcı Bir İlah Olarak Görür

      Evrim teorisinin iddiasına göre, fosfor, karbon gibi bilinçsiz, akılsız, yeteneksiz, bilgisiz ve cansız atomlar tesadüfler sonucunda biraraya gelmişler, yıldırımlar, volkanlar, ultraviyole ışınları, radyasyon gibi doğal olaylar sonucunda kendilerini kusursuzca organize ederek proteinleri, hücreleri, balıkları, kedileri, tavşanları, aslanları, kuşları, insanları ve tüm canlılığı meydana getirmişlerdir.

      Tesadüfleri yaratıcı bir ilah kabul eden evrim teorisinin temel iddiası budur. Böyle bir iddiaya inanmak ise akla, mantığa ve bilime karşıdır.
      1.jpg
      Evrimcilerin en büyük yanılgılarından biri ilkel dünya olarak adlandırdıkları ortamda canlılığın kendiliğinden oluşabileceğini düşünmeleridir.

      2 Doğal Seleksiyon Canlılardaki Karmaşık Yapıların Nasıl Meydana Geldiğini Açıklayamaz

      Evrim teorisi, yaşadıkları ortama en iyi uyum sağlayan canlıların daha çok yaşama ve çoğalma imkanı bulduklarını ve bu şekilde faydalı özelliklerini sonraki nesillere aktarabildiklerini, türlerin bu “mekanizma”yla evrimleştiğini iddia etmektedir.

      Oysa doğal seleksiyon olarak bilinen söz konusu mekanizma, canlıları evrimleştirmez, onlara yeni özellikler kazandıramaz. Sadece bir canlı türüne ait özellikleri güçlendirebilir.

      Örneğin bir bölgede yaşayan tavşanlardan hızlı koşanlar hayatta kalır, diğerleri ise ölürler. Birkaç nesil sonra bu bölgedeki tavşanlar daha hızlı koşan bireylerden oluşur. Ancak, hiçbir zaman bu tavşanlar başka bir canlı türüne (örneğin tazılara veya tilkilere) evrimleşmezler
      2.jpg
      Çıtanın saldırdığı bu yavru büyük bir ihtimalle kaçmayı başaramayacaktır. Çünkü çıta bu yavruya göre çok daha atik, güçlü ve tecrübelidir. Bu herkesin bildiği olayı evrimciler, “evrimleştirici bir mekanizma” olarak topluma kabul ettirmeye çalışırlar. Oysa açıktır ki bu yavru -ne kadar zaman geçerse geçsin- başka bir canlıya dönüşmeyecektir.

      3 Sanayi Devrimi Güveleri Doğal Seleksiyonla Evrime Delil Değildir

      Evrim teorisinin tüm dünya çapında en çok tekrar edilen sözde 'delil'lerinin başında, 19. yüzyıl İngilteresi'nde gerçekleşen sanayi devrimi sırasındaki güve popülasyonu gelir. İddiaya göre sanayi devrimindeki hava kirliliği ağaç kabuklarının rengini koyulaştırmış, bu nedenle koyu renkli güveler daha kolay kamufle olarak avcı kuşlardan korunmuş ve sonuçta koyu renkli güvelerin nüfusu artmıştır. Ama bu bir evrim değildir, çünkü yeni bir güve türü ortaya çıkmamış, sadece zaten var olan türlerin nüfus oranı değişmiştir. Bunun dışında, güvelerle ilgili bu iddianın dayandırıldığı hikayenin de doğru olmadığı ortaya çıkmıştır: Güveleri ağaçlar üzerine konmuş olarak gösteren ünlü fotoğrafların sahte olduğu ve iddia edildiği gibi bir “endüstriyel melanizm”in (endüstriyel kirlilik nedeniyle rengin koyulaşması) hiçbir zaman yaşanmadığı anlaşılmıştır.

      4 Deprem, Bir Şehri Nasıl Geliştiremezse, Mutasyonlar da Canlıları Geliştiremezler

      Mutasyonlar, insan vücuduna dair tüm bilgilerin şifreli olduğu DNA üzerindeki rastlantısal değişikliklerdir. Mutasyonlara radyasyon, kimyasallar gibi etkenler neden olur. Evrimciler, mutasyonların canlıları evrimleştirdiğini öne sürerler. Oysa mutasyonlar canlılara daima zarar verirler, onları geliştirmezler, onlara yeni özellikler (örneğin kanat, akciğer gibi organlar) kazandıramazlar. Onları ya öldürür ya da sakat bırakırlar. Mutasyonların bir canlıyı geliştirdiğini, ona yeni özellikler kazandırdığını iddia etmek, bir depremin bir şehri daha gelişmiş ve modern bir hale getirdiğini, veya bir bilgisayara çekiçle vurulduğunda bir üst modelinin ortaya çıkacağını iddia etmeye benzer. Nitekim gözlemlenmiş hiçbir mutasyonun genetik bilgiyi artırdığı görülmemiştir.
      3.jpg

      5 Hayat Hayattan Gelir

      Ortaçağ'dan beri inanılan “spontane jenerasyon” adlı yanlış bir teori, cansız maddelerin tesadüfen biraraya gelip, canlı bir varlık oluşturabileceklerini öngörüyordu. 18. yüzyıla dek, böceklerin yemek artıklarından, farelerin de buğdaydan oluştuğu yaygın bir düşünceydi. Darwin'in Türlerin Kökeni adlı kitabını yazdığı 19. yüzyılda ise, bakterilerin cansız maddeden oluşabildikleri inancı, bilim dünyasında yaygın bir kabul görüyordu.

      Oysa Darwin'in kitabının yayınlanmasından beş yıl sonra, ünlü Fransız biyolog Louis Pasteur, evrime temel oluşturan bu inancı kesin olarak çürüttü. Pasteur yaptığı uzun çalışma ve deneyler sonucunda vardığı sonucu şöyle özetlemişti: “Cansız maddelerin hayat oluşturabileceği iddiası artık kesin olarak tarihe gömülmüştür.”

      Bu gerçek, yeryüzünde yaşamın kendiliğinden oluşmadığını, ancak mucizevi bir yaratılışla başladığını da bir kez daha göstermiş oluyordu.

      6 Ara Geçiş Canlılarına Fosil Kayıtlarında Rastlanmamıştır

      Evrim teorisi, bir türün bir başka türe dönüşmesinin ilkelden (basitten) karmaşığa doğru, yavaş ve aşamalı olduğunu iddia eder. Bu iddiaya göre, bu dönüşüm sırasında “ara geçiş formu” adı verilen ucube canlıların yaşamış olması gerekir. Örneğin, balık özelliklerini hala taşımasına rağmen, bir yandan da bazı sürüngen özellikleri kazanmış olan yarı balık yarı sürüngenler, yarı maymun yarı insanlar, yarı sürüngen yarı kuş canlılar yaşamış olmalıdır geçmişte. Eğer gerçekten bu tür canlılar yaşamışlarsa, bunların kalıntılarına da fosil kayıtlarında rastlanması gerekir. Oysa, yıllardır büyük bir hırsla aranan bu ara geçiş formlarından eser yoktur.

      7 Canlı Grupları Yeryüzünde Aniden ve Aynı Anda Ortaya Çıkmıştır

      Bugün bilinen temel canlı kategorilerinin tamamına yakını, 530-520 milyon yıl önce, “Kambriyen Devri” adı verilen jeolojik devirde aynı anda ve aniden ortaya çıkmıştır. Süngerler, yumuşakçalar, solucanlar, derisidikenliler, eklembacaklılar, omurgalılar gibi birbirinden tamamen farklı vücut planlarına sahip canlı kategorileri, daha önceki jeolojik devirlerde hiçbir benzerleri yokken, bir anda belirmişlerdir. Bu gerçek, evrimcilerin, canlıların tek bir ortak atadan uzun zaman içinde ve aşama aşama türedikleri iddiasını çürüten önemli bir delildir.

      Yeryüzünün bir anda, son derece farklı vücut yapılarına, son derece karmaşık organlara sahip birçok canlı ile dolması, elbette ki bu canlıların yaratıldıklarını gösterir. Evrimciler, Allah'ın varlığını ve yaratışını inkar ettikleri için bu mucizevi olayı kesinlikle açıklayamazlar.
      4.jpg
      Camın hammaddesi olan silis nasıl kendi kendine, aşama aşama bir kadehe dönüşemezse veya bir fotoğraf makinesinin parçaları yavaş yavaş biraraya gelip fotoğraf makinesini oluşturamazsa, canlılar da cansız maddelerden zaman içinde kendi kendilerine ortaya çıkamazlar

      8 Canlı Türleri Yüz Milyonlarca Yıl Boyunca Hiçbir Değişikliğe Uğramamaktadırlar

      Eğer gerçekten bir evrim yaşanmış olsaydı, canlıların yeryüzünde küçük kademeli değişimlerle ortaya çıkmaları ve zaman içinde de değişmeye devam etmeleri gerekirdi. Oysa fosil kayıtları bunun tam aksini gösterir. Farklı canlı sınıflamaları, kendilerine benzeyen ataları olmadan aniden ortaya çıkmışlar ve yüz milyonlarca yıl boyunca hiç değişim geçirmeden durağan bir biçimde kalmışlardır.

      9 Evrimcileri Hayal Kırıklığına Uğratan Balık: Cœlecanth

      Evrimciler 400 miyon yıllık fosilleri bulunan Cœlacanth sınıfına dahil olan balıkları, balıklar ve amfibiyenler arasında çok güçlü bir ara form delili olarak gösteriyorlardı. Bu canlının yetmiş milyon yıl önce soyu tükenmiş bir tür olduğu zannedildiği için, evrimciler fosili üzerinde her türlü spekülasyonu yapmışlardı. Ancak 22 Aralık 1938'de Hint Okyanusu açıklarında bir Cœlacanth canlı olarak bulundu. İlerleyen yıllarda başka bölgelerde de 200'den fazla Cœlacanth yakalandı.

      Bu balıkların yakalanmasıyla beraber, bu canlılar üzerinde yapılan spekülasyonların temelsizliği de anlaşılmış oldu. Cœlacanth, evrimcilerin iddialarının aksine karaya çıkmak üzere olan yarı balık yarı amfibiyen özellikleri gösteren bir canlı değildi. Hatta 180 m. derinliğin üzerine hemen hiç çıkmayan bir dip balığı idi. Dahası, yaşayan Cœlacanthlar ile 400 milyon yıllık fosil örnekleri arasında hiçbir fark yoktu. Canlı, hiçbir “evrim” geçirmemişti.
      5.jpgCœlacanth

      10 Kuş Kanatları Tesadüflerin Eseri Değildir

      Evrimciler kuşların sürüngenlerden evrimleştiğini ileri sürerler, ancak bu imkansızdır. Sadece kuş kanatları bile bunu kanıtlamaya yeter. İddia edildiği gibi bir evrim olması için, bir sürüngenin ön ayaklarının, genlerinde meydana gelen mutasyonlar sonucunda kusursuz kanatlara dönüşmüş olması gereklidir ki, bu mümkün değildir. Herşeyden önce bu teorik canlı yarım kanatla uçamayacaktır. Bir yandan da ön ayaklarından mahrum kalmış olacaktır. Bu ise canlının sakat olmasına ve evrim teorisine göre elenmesine neden olacaktır. Ayrıca, uçuş için kanatların tüm detaylarının kusursuzca oluşması gerekir. Kanatların; kuşun göğüs çıkıntısına sağlam bir biçimde tutturulmuş olması gerekmektedir. Kuşu havaya kaldırmaya, havadaki dengesini ve her yöne hareketini sağlamaya elverişli bir yapıda olması, kanat ve kuyruk tüylerinin hafif, esnek ve birbiriyle orantılı olması, kısaca uçuşa imkan veren mükemmel bir aerodinamik düzende işlemesi şarttır. Kanatların bu kusursuz yapısının nasıl olup da birbirini izleyen rastlantısal mutasyonlar sonucu meydana gelmiş olabileceği sorusu tümüyle cevapsızdır.

    • #46764
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      11 Archaeopteryx, Sürüngenlerle Kuşlar Arasındaki Kayıp Halka Değildir

      Archaeopteryx adlı 150 milyon yıllık kuş fosili, evrimciler tarafından 19. yüzyıldan beri “evrimin en büyük fosil kanıtı” olarak gösterilmiştir. Bu kuşun bazı sürüngen özellikleri gösterdiği ve bu yüzden sürüngenler ile kuşlar arasındaki “kayıp halka” olduğu iddia edilmiştir. Ancak Archaeopteryx'in tam bir uçucu kuş olduğunu gösteren son bulgular bu iddiayı geçersiz kılmıştır. Dahası, kuşların sözde sürüngen ataları olarak kabul edilen teropod dinozorları Archaeopteryx'ten çok daha gençtirler. Bu ise evrimcilerin gizlemeye çalıştıkları bir gerçektir.

      7.jpgArchaeopteryx

      12 Ünlü 'Atın Evrimi' Senaryosu Fosil Kayıtları Tarafından Yalanlanmaktadır

      Onlarca yıldır, “atın evrimi”, evrim teorisinin en iyi belgelenmiş kanıtlarından biri olarak gösterilmiştir. Farklı devirlerde yaşamış dört ayaklı memeliler küçükten büyüğe doğru dizilmiş ve bu “at serileri” doğa tarihi müzelerinde sergilenmiştir. Oysa son yıllardaki araştırmalar, at serilerindeki canlıların birbirlerinin atası olmadığını, sıralamaların çok hatalı olduğunu, atın atası olarak gösterilen canlıların gerçekte attan daha sonra ortaya çıktıklarını ortaya koymaktadır.

      13 Evrimcilerin Maymun Adam Hikayeleri Hiçbir Delile Dayanmamaktadır

      Darwinizm'in en önde gelen aldatmacası, insanların maymun benzeri canlılardan evrimleştiği iddiasıdır. Bu iddia, oluşturulan binlerce hayali çizim ve maket yoluyla kitlelere empoze edilir. Oysa gerçekte “maymun-adamlar”ın yaşamış olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur. İnsanın en eski atası olarak ileri sürülen Australopithecus, şempanzelerden pek farklı olmayan soyu tükenmiş bir maymun türüdür. Evrim şemasında Australopithecus'un sonrasına yerleştirilen Homo erectus, Homo sapiens neanderthalensis, Homo sapiens archaic gibi sınıflamalar ise, farklı insan ırklarıdır. Bu sınıflamalar ile günümüz insanları arasındaki küçük anatomik farklar, günümüzde de Avustralya yerlileri, Pigmeler, Eskimolar gibi farklı insan ırkları arasında görülmektedir.

      8.jpg
      Evrimciler tamamen gerçek dışı resimler çizmekte, fosillerin rekonstrüksiyonlarını yapmaktadırlar. Hayal güçlerini yansıtmaktan başka bir anlamı olmayan bu çizim ve rekonstrüksiyonlar, evrimcilerin propaganda malzemesi olmuştur. İnsanlara, evrim senaryolarını telkin etmek için kullanılan bu yöntemin hiçbir bilimsel temeli yoktur

      14 % 99 Maymun-İnsan Benzerliği İddiası Bir Aldatmacadan İbarettir
      Zaman zaman gündeme gelen “insan ve maymun genlerinin % 99 benzerliği” ifadesi yıllar önce kasıtlı olarak üretilmiş propaganda amaçlı bir slogandır.

      Öncelikle, her iki türün DNA'larının kıyaslanabilmesi için ikisinin de gen haritasının bilinmesi gerekir. Ancak şu ana kadar yalnızca insanın genetik haritası çıkartılmıştır. Şempanze içinse henüz böyle bir çalışma yapılmamıştır.

      Sansasyonel şekilde duyurulan araştırmalarda insandaki 30.000 genin sadece 97'si (binde 3'ü) karşılaştırılabilmiştir. Bu kadar yetersiz bir araştırma ile insan maymun arası bir soy bağı kurmak tamamen evrimci ön yargılardan kaynaklanmaktadır. Evrimcilerin bu genellemesi, sadece 3'er cümlesi okunmuş kalınca iki kitabın %99 benzer olduğunu ilan etmek kadar saçmadır.

      İki canlının genleri kısmen benzediği için benzerlik oranı seçilen genlere göre değişkenlik gösterir. Hiç benzemeyen genler seçilirse elde edilen sonuç %0; tamamen aynı genler seçilirse %100 çıkar. Kaldı ki, evrimcilerin yansıtmak istediklerinin aksine insan, genlerini sadece şempaze ile paylaşmaz. İnsan ile meyve sineği veya balina genlerinin karşılaştırıldığı bir çalışmada tamamen aynı genler seçilirse insan %100 meyve sineği ya da %100 balina çıkabilecektir!

      Sonuç olarak insan ve maymunun bütün genlerinin %99 aynı olduğunu iddia etmenin hiçbir bilimsel dayanağı yoktur.

      15 İnsan Bilincinin Kaynağı Evrim Değil, Yaratılıştır

      Evrim teorisi insan bilincinin nasıl ortaya çıktığını kesinlikle açıklayamaz. Şuursuz atomlar ve tesadüfler; medeniyetler kuran, sanat eserleri meydana getiren, tıptan arkeolojiye kadar birçok bilim dalı oluşturan, felsefeler üreten, sevinen, hayranlık duyan, besteler yapan, dinlediği müzikten zevk alan, yediği yoğurdun tadından hoşlanan, dostları olan, vefa, sadakat, sevgi gibi kavramları bilen, özleyen, kendisini oluşturan atomları inceleyen, uzay araçları inşa eden, mikroskobu, ampulü icat eden insan bilincini oluşturamaz. Bilincin, insanı sadece bir madde yığını olarak gören materyalist felsefe ile açıklanması mümkün değildir. Beyindeki atomlar hissedemez, bilemez, konuşamazlar. Bilinç insan ruhuna ait bir özelliktir ve insana ruhunu veren Allah'tır.

      16 Canlılarda Körelmiş Organlar Olduğu İddiası Doğru Değildir

      Uzun zamandır evrimci kaynaklarda canlılardaki bazı organların işlevsiz olduğu ileri sürülmekte ve bunların o canlıların atalarından miras kalmış ancak artık kullanmadıkları organlar olduğu iddia edilmektedir. Örneğin insan vücudundaki appendiks (apandisit) veya kuyruk sokumu, yıllarca “körelmiş organ” sayılmıştır. Oysaki son yılların bilimsel araştırmaları, tüm bu organların önemli işlevleri olduğunu ortaya koymuştur. Evrimcilerin 20. yüzyıl başında çıkardıkları “körelmiş organlar listesi” bugün tamamen çürümüş durumdadır. Aynı şekilde, evrimcilerin öne sürdükleri “hurda DNA” kavramı, yani DNA'nın büyük bölümünün işe yaramaz olduğu iddiası da yapılan yeni keşiflerle çürütülmüştür.

      17 Proteinlerin Tesadüfen Oluşmaları Kesinlikle İmkansızdır

      Hayatın yapı taşı olan proteinlerin tesadüfen oluşmaları matematiksel olarak imkansızdır. Örneğin, bileşiminde 288 amino asit bulunan ortalama büyüklükteki bir protein molekülünün tesadüfen oluşma ihtimali 10300'de 1 ihtimaldir. (Bu, 1 rakamının sağına 300 tane sıfır gelmesiyle oluşan astronomik bir sayıdır.) Bu ihtimalin pratikte gerçekleşmesi ise imkansızdır. (Matematikte 1050'de 1'den küçük ihtimaller pratikte “sıfır ihtimal” kabul edilirler.) Tek bir proteinin bile tesadüfen oluşmasını açıklayamayan evrim teorisi, hücrenin ve daha kompleks yapıların nasıl meydana geldiğini asla açıklayamaz.

      18 Cansız Moleküllerin Tesadüfen Biraraya Gelmesi Canlılığı Açıklayamaz

      Bir protein molekülünün tesadüflerle meydana geldiğini varsaysak dahi canlılığın tesadüfen kendiliğinden oluşması imkansızdır.

      Çünkü proteinden hücreye gitmek için, daha binlerce aşama gereklidir. Öncelikle, oluşan bu protein, o ortamda ultraviyole ışınlarına ve şiddetli mekanik etkilere rağmen hiçbir bozulmaya uğramadan, sabırla hemen yanıbaşında diğerlerinin tesadüfen oluşmasını beklemelidir. Sonra yeterli sayıda ve aynı noktada oluşan bu proteinler anlamlı şekillerde biraraya gelerek hücrenin organellerini oluşturmalıdır. Aralarına hiçbir yabancı madde, zararlı molekül, işe yaramaz protein zinciri karışmamalıdır. Sonra bu organeller son derece planlı ve organize bir biçimde biraraya gelip, gerekli enzimleri de yanlarına alıp bir zarla kaplanmalı, bu zarın içi de bunlara ideal ortamı sağlayacak özel bir sıvıyla dolmalıdır. Oysa bu aşamaların her biri ayrı ayrı imkansızdır.

      19 Hücre Büyük Bir Şehirden Daha Komplekstir

      Evrimci senaryoya göre, bundan dört milyar yıl kadar önce, ilkel dünya atmosferinde birtakım cansız kimyasal maddeler tepkimeye girmiş, yıldırımların, sarsıntıların etkisiyle karışmış ve ilk canlı hücre ortaya çıkmıştır. Oysa hücre, bilim adamlarının benzetmesiyle, New York şehri kadar kompleks bir yapıya sahiptir. Hücrenin içinde enerji üreten santrallerden, protein üreten fabrikalara, hammaddeleri taşıyan kargo sisteminden DNA'yı tercüme eden şifre çözücülere, haberleşme sistemine kadar birçok yapı, kusursuz bir organizasyon içinde sürekli faaliyet halindedir. Evrimcilerin hücrenin tesadüfen meydana geldiği iddiasına inanmak, New York şehrinin tüm binaları, otoyolları, taşıma sistemleri, elektrik ve su şebekesi vs ile birlikte, tesadüfen meydana gelen fırtına, deprem gibi doğa olayları neticesinde kendiliğinden ortaya çıktığını iddia etmek kadar mantıksız ve saçmadır.

      9.jpg

      20 Hücre Yapılarındaki Tasarım, Evrim Teorisinin Geçersizliğini Gösteren Bir Delildir

      İnsan vücudundaki yaklaşık 200 farklı tipteki hücre mükemmel tasarımları sayesinde farklı görevler üstlenirler. Örneğin sinir hücrelerinin omurilikten ayağa kadar uzanan yaklaşık 1 metrelik uzantıları vardır. Bu sayede uyarılar tek bir hat üzerinden hızla gidecekleri bölgeye ulaşırlar. Kan hücreleri ise sadece 7 mikrometre boyundadır. Böylece mikroskobik boyuttaki kılcal damarlardan sıkışmadan geçebilirler. Gözdeki ışığa duyarlı retina hücrelerinde ışığa duyarlı pigmentleri ve sinir bağlantısını taşıyan çok sayıda zar vardır. Bu sayede göz hücreleri ışığa duyarlıdır. İnce bağırsakta da görevine uygun şekle sahip, besinleri emici hücreler vardır. Tüm bu hücreler tek bir hücrenin bölünerek çoğalmasından oluşmuştur. Peki tüm bu hücrelerin tasarımını, görevleri için en uygunu olan kusursuz şekillerini şuursuz atomlar ve tesadüfler mi üstlenmişlerdir? Evrim teorisinin kesinlikle açıklayamayacağı bu olağanüstü organizasyon ve tasarım, Allah'ın yaratışının bir delilidir.

    • #46765
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      21 Canlılık Uzaydan Geldi İddiası Hayal Ürünüdür

      Evrimci çevreler ilkel dünya şartlarında tesadüfen amino asit oluşamayacağı gerçeği karşısında yeni açıklama arayışlarına yönelmişlerdir. Ortaya atılan yeni iddialardan birine göre, uzaydan yeryüzüne düşen meteorlarda bulunan amino asitler ile organik maddeler reaksiyona girmiş ve böylece canlılık oluşmuştur. Oysa ilkel dünya atmosferinin amino asitleri parçalayıcı özellikte olduğu bilinmektedir. Ayrıca, ilkel dünya koşullarında, uzaydan çok bol miktarda amino asit gelseydi ve hatta yeryüzü tamamen amino asitlerle kaplı olsaydı dahi bu, canlıların kökenini açıklayan bir durum olmazdı. Çünkü amino asitlerin tesadüfen ve rastgele biraraya gelerek son derece kompleks, üç boyutlu bir proteini ve proteinlerin, hücrenin organellerini, ardından bu organellerin de tüm mucizevi yapısıyla bir canlı hücreyi meydana getirmesi mümkün olmazdı.

      Bir diğer görüşe göre ise, ilk canlılık dünya dışında, başka gezegenlerde oluşmuştur. Daha sonra bu canlıların spor ya da tohumları göktaşları ile Dünya'ya taşınmış ve canlılık başlamıştır. Ancak bugünkü bilgilere göre spor ve tohumların uzayda, Dünya'ya gelişleri sırasında sıcaklık, basınç, zararlı ışınlar vb. koşullara dayanması mümkün görülmemektedir. Kaldı ki, ilk hücrenin başka bir gezegende oluştuğu iddiası aslında evrimcilerin sorununu çözmemekte, sadece başka bir adrese taşımaktadır. Canlılığın tesadüfen oluşumu önündeki engeller Dünya'da ne ise, bir başka gezegende de odur.

      22 “Hayatın İlkel Dünyada Tesadüfen Oluşabildiği İspatlanmıştır” Yalanı

      Bu iddiayı öne süren evrimci kaynaklarda tek kanıt olarak 1953 yılındaki Miller Deneyi gösterilir. Oysa bu deneyde canlı bir hücre oluşturulmamış, sadece birkaç basit aminoasit sentezlenmiştir. Aminoasitlerin tesadüfen doğru sıralamayla dizilerek proteinleri oluşturmaları, bunların da bir hücre meydana getirmeleri matematiksel olarak imkansızdır. Kaldı ki, Miller'ın sentezlediği aminoasitler dahi anlam taşımamaktadır. Çünkü Miller deneyinde ilkel dünya atmosferinde bulunmayan gazlar kullanmıştır.

      23 Evrim Teorisi, Proteinlerin Yeteneklerinin Nasıl Oluştuğunu Asla Açıklayamaz

      Vücuttaki proteinlerden biri olan albumin, kolesterol gibi yağları, hormonları, zehirli safra kesesi maddesini ve penisilin gibi ilaçları kendine bağlar. Daha sonra kanla birlikte vücutta gezerek, topladığı maddeleri karaciğerde kullanılır hale getirilmek üzere bırakır, besin maddelerini ve hormonları ise gerekli oldukları yerlere götürür.

      Albumin gibi, hiçbir bilgisi, şuuru olmayan atomlardan oluşmuş bir molekül nasıl olur da, yağları, zehirleri, ilaçları, besin maddelerini birbirinden ayırt edebilir?

      Dahası, nasıl olur da karaciğeri, safra kesesini tanıyıp, taşıdığı maddeleri şaşırmadan, yanılmadan, hiç hata yapmadan her seferinde doğru yere ve ihtiyaç oranında bırakabilir? Kanda taşınan zehirli maddeleri, ilaç ve besin maddelerini insanlar dahi birbirinden ayırt edemezken, atomlardan oluşmuş bir molekül bunu nasıl başarabilmektedir?

      10.jpg

      24 Vücudumuzda Bir Enerji Santrali Kurmayı Şuursuz Atomlar mı Düşünüp Tasarlamışlardır?

      Milimetrenin 100'de biri büyüklüğünde olan hücrelerimizin içindeki “mitokondri” isimli enerji santrali, bir petrol rafinerisinden ya da bir hidroelektrik santralinden daha komplekstir. Binlerce mühendisin, teknik uzmanın, işçinin, tasarımcının biraraya gelerek, en yüksek teknolojiyi kullanarak sağladıkları enerjiyi, belirli sayıda atomun birleşmesinden oluşan, şuur ve bilgi sahibi olmayan hücrelerimiz çok daha ekonomik ve pratik bir yöntemle elde ederler.

      Hücrelerimizdeki enerji santralinde, enerji tasarrufundan artık maddelerin değerlendirilmesine kadar her türlü detay planlanmış ve kusursuzca yaratılmıştır. Evrim teorisi, hücrenin içindeki bu gibi detaylardan bir tanesinin bile oluşumunu açıklamaktan acizdir.

      25 DNA'daki 25 Ciltlik Ansiklopedi Dolusu Bilgi Tesadüfen Ortaya Çıkamaz

      İnsanın tek bir DNA molekülünde bir milyon ansiklopedi sayfasını dolduracak bilgi bulunmaktadır. Bu bilgilerin tamamı çok önemli bir sıralamaya sahiptir. Şimdi düşünün, milyonlarca harfi rastgele caddeye serpsek, serpilen bu harflerin hepsi bir makale haline dönüşse, sonra bu milyonlarca harf gazete sayfasındakiler gibi yazılar oluştursa, bunun kör bir tesadüf eseri olduğunu söylemek mümkün müdür? Elbette ki hayır. Ancak Darwinist anlayışa göre bu olağanüstü olayın tesadüfen gerçekleşmesi mümkündür.

      26 Farklı Canlı Türleri Nasıl Farklı DNA'lara Sahip Olmuşlardır?

      Evrimciler, canlı türlerinin farklı genetik bilgilere sahip olmalarını mutasyonlara bağlarlar. Mutasyon DNA'da radyasyon ya da kimyasal etkiler sonucunda meydana gelen değişikliklerdir. Oysa mutasyonlar DNA'ya ya zarar verir ya da üzerinde etkisiz olurlar.

      Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım: Kalın bir dünya tarihi kitabının baştan sona bilgisayara yazılmasını isteyelim. Bu iş yapılırken, kitabı birkaç kez baştan yazdıralım ve her seferinde kitabı yazan kişiye arada tuşlara gözlerini kapatarak (tesadüfen) basmasını isteyelim. Bu yöntemle tarih kitabı gelişir mi? Örneğin daha önce kitapta var olmayan “Eski Mısır Tarihi” gibi bir bölüm oluşabilir mi?

      Elbette ki kitaba eklediğimiz harf hataları kitabı geliştirmez, aksine tahrip eder, anlamını bozar. Ama evrim teorisinin iddiası, “harf hatalarının bir kitabı geliştirdiği” yönündedir.

      11.jpg

      27 Genlerdeki Hiyerarşik Düzenin Kurucusu Kimdir?

      Bazı genler diğerleri üzerinde kontrol yetkisine sahiptir. Örneğin bazı kontrol genleri, çocukluk döneminde hemoglobin üreten genin çalışmasını durdurur. Bu, üzerinde dikkatle düşünülmesi gereken bir bilgidir. Genler, atomlardan oluşan moleküllerdir. Peki bu moleküller, aralarında böylesine düzenli bir organizasyonu nasıl kurmuşlardır? Nasıl olup da, bir molekül bir insanın artık boyunun uzamasını durdurma kararı alır, bu kararını diğerine iletir, diğeri ise bu kararı nasıl anlayıp, itaat edip, uygulamaya koyar? Bu disiplinin kurucusu kimdir? Dahası, milyonlarca yıldır, trilyonlarca gen, aynı disiplin, itaat, akıl ve şuurla görevini eksiksiz yerine getirmektedir.

      Böyle kusursuz çalışan bir sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia etmek, çok büyük bir safsatadır

      28 Evrimcilerin İçinde Bulundukları Çıkmazı Gösteren Bir Örnek
      12.jpgEvrimciler, büyük varillerin içine canlılığın yapısında bulunan fosfor, azot, karbon, oksijen, demir, magnezyum gibi elementlerden bol miktarda koysunlar. Hatta normal şartlarda bulunmayan ancak bu karışımın içinde bulunmasını gerekli gördükleri malzemeyi de bu varillere eklesinler. Karışımların içine, istedikleri kadar (dünya atmosferinde kendiliğinden oluşumu mümkün olmayan) amino asit, istedikleri kadar da (bir tekinin bile rastlantısal oluşması imkansız olan) protein doldursunlar. Bu karışımlara istedikleri oranda ısı ve nem versinler. Bunları istedikleri gelişmiş cihazlarla karıştırsınlar. Varillerin başına da dünyanın önde gelen bilim adamlarını koysunlar. Bu uzmanlar nöbetleşe milyarlarca, hatta trilyonlarca sene varillerin başında beklesinler. Bir insanın oluşması için hangi şartların var olması gerektiğine inanılıyorsa hepsini kullanmak serbest olsun. Ancak ne yaparlarsa yapsınlar o varillerden kesinlikle bir insan çıkaramazlar. Zürafaları, aslanları, arıları, kanaryaları, bülbülleri, papağanları, atları, yunusları, gülleri, orkideleri, zambakları, karanfilleri, muzları, portakalları, elmaları, hurmaları, domatesleri, kavunları, karpuzları, incirleri, zeytinleri, üzümleri, şeftalileri, tavus kuşlarını, sülünleri, renk renk kelebekleri ve bunlar gibi milyonlarca canlı türünden hiçbirini oluşturamazlar. Değil burada birkaçını saydığımız bu canlı varlıkları, bunların tek bir hücresini bile elde edemezler.

      Kısacası, bilinçsiz atomlar biraraya gelerek hücreyi oluşturamazlar. Sonra yeni bir karar vererek oluşan bu hücreyi ikiye bölüp, sonra art arda başka kararlar alıp, elektron mikroskobunu bulan, sonra kendi hücre yapısını bu mikroskop altında izleyen profesörleri yaratamazlar. Madde bilinçsiz, cansız bir yığındır ve ancak Allah'ın üstün yaratmasıyla hayat bulur.

      Bunun aksini iddia eden evrim teorisi ise, akla tamamen aykırı bir safsatadır. Evrimcilerin ortaya attığı iddialar üzerinde biraz bile düşünmek, üstteki örnekte olduğu gibi, bu gerçeği açıkça gösterir.

      29 Evrim Teorisi, Canlılardaki Bilinçli Tasarımı Açıklayamaz

      Bir odaya girdiğinizde eğer masanın üzerindeki kağıdın üzerinde mürekkep lekesi görürseniz, mürekkep şişesinin bir şekilde kağıdın üzerine döküldüğünü ve orada rastgele bir şekil oluşturduğunu düşünürsünüz. Ancak eğer bu kağıdın üzerine mürekkeple yazılmış “BABANI ARA” diye bir not görürseniz, bu yazının kağıdın üzerinde rastgele oluşmadığını bilirsiniz. Notun sahibini görmeseniz bile, bunun bilinçli bir kişi tarafından yazılmış anlamlı ve amaçlı bir not olduğundan şüphe etmezsiniz. Veya, çok güzel bir tablo gördüğünüzde, ressamını görmemiş olsanız bile bu tablonun bilinçli bir tasarımın eseri olduğunu bilirsiniz.

      Boyaların yere dökülerek bu resmi rastgele oluşturduğunu hiçbir zaman düşünmezsiniz. Aynı gerçek canlılıktaki kusursuz tasarım için de geçerlidir. Canlılardaki kusursuz ve olağanüstü tasarım, onların tesadüflerin eseri olmadıklarını, bilinçli bir tasarımın sonucu olduklarını açıkça göstermektedir. Evrim teorisi ise, bu gerçek karşısında çökmüştür. Canlılıktaki bilinçli tasarımın sahibi, alemlerin Rabbi olan Allah'tır.

      13.jpg

      30 Canlılardaki İndirgenemez Kompleks Yapılar Evrim Teorisine Meydan Okuyor
      14.jpg
      Evrim teorisinin iddialarını tümüyle geçersiz kılan indirgenemez komplekslik, evrimcilerin iddia ettikleri aşama aşama gelişimi imkansız hale getirir. Örneğin biraraya gelerek gözü oluşturan, gözyaşı bezi, retina, iris gibi organellerin aşamalarla teker teker oluşmaları mümkün değildir. Çünkü gözü oluşturan tüm parçalar eksiksiz olduğunda görme gerçekleşecektir. Biri eksik olsa organ işlevsiz olacağından evrime göre işlevsiz bir organın “doğal seleksiyona” uğrayarak yok olması gerekmektedir.

    • #46766
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      31 İnsan Gözü En Gelişmiş Kameradan Çok Daha Kompleks ve Kusursuzdur

      İnsan gözü, 40 temel parçadan oluşur ve en gelişmiş kameradan çok daha kusursuz bir görüntü ve netlik sağlar. Gözün görebilmesi için bu 40 temel parçanın hepsinin aynı anda birden var olması ve uyum içinde çalışması gerekir. Bu parçalardan biri olmasa göz göremez. Bir kamera nasıl, kendisini oluşturan parçaların tesadüfler sonucunda biraraya gelmesiyle aşama aşama oluşamazsa, göz de aşama aşama ve tesadüflerin sonucunda oluşamaz.

      32 İnsan Beyni Karmaşık ve Üstün Bir Organizasyona Sahiptir

      Beyin yaklaşık 100 milyar sinir hücresinden oluşur. Beyindeki sinir hücreleri, aralarında “sinaps” denilen bağlantı noktaları sayesinde iletişim kurarlar. Her bir nöronda 10 bin sinaps bulunmaktadır. Bu, bir nöron aynı anda 10 bin farklı nöronla iletişim kurabilir demektir. İnsan beyninin içindeki sinapsların sayısının 1 katrilyon olduğu tahmin edilmektedir. (Bu 1.000.000.000. 000.000 haberleşme demektir.) Bilgisayarlardaki sinir hücrelerine denk gelen transistörlerde ise sadece 6 bağlantı noktası bulunmaktadır.

      Dünyanın en hızlı işlem yapan bilgisayarları ortalama, olarak saniyede 109 işlem yapabilmektedir. Beynin hızı ise aynı işlem için 1015'tir. (saniyede 10.000.000.000. 000.000 hızında) Dahası bilgisayar hafızasının kapasitesi 1011 bit'ken (bit= bilgisayarda kaydedilebilen en küçük bilgi birimi) beyninki 1014'tür. Aradaki bu fark beynin kapasitesinin, 1000 adet bilgisayarın toplam kapasitesi kadar olduğunu göstermektedir.

      Tesadüflerin, hayranlık uyandıracak bir iletişim ağı kuracak şekilde sinir hücrelerini organize etmeleri kesinlikle imkansızdır. Bu, 20. yüzyılın en büyük gelişmelerinden biri olan internet teknolojisinden çok daha kompleks ve harika bir sistemdir. Peki nasıl olur da, internet teknolojisinin veya en basit bir telefon santralinin dahi tesadüfen oluşamayacağını, bunun mühendislik, tasarım, bilgi, bilinç, akıl ve teknoloji gerektirdiğini bilen insanlar, beyindeki çok daha olağanüstü sistemin tesadüfen oluştuğunu iddia edebilmektedirler?

      Kuşkusuz bu, evrim teorisine körü körüne bağlılığın bir sonucudur. Önyargısız yaklaşan her insan insanın yaratılışındaki ihtişamı görebilir.

      15.jpg
      Beynimizin çalışma sistemi bilgisayarlarınkinden kat kat üstündür. Beynin kapasitesi ortalama 1000 tane bilgisayarın toplam kapasitesi kadardır. Tek bir bilgisayarın tesadüfen, aşama aşama oluşması imkansızken, insan beyni gibi muhteşem bir yapının tesadüfen oluştuğunu iddia etmek büyük bir safsatadır.

      33 Evrimcileri Çaresiz Bırakan Bakteri Kamçısı
      16.jpgbakteri kamçısı
      Bakteri kamçısı, bazı bakteriler tarafından sıvı bir ortamda hareket edebilmek için kullanılır. Bu organik motor, hücre içinde ATP molekülleri halinde saklı tutulan hazır enerjiyi kullanmaz. Bunun yerine kendine özel bir enerji kaynağı vardır: Bakteri, zarından gelen bir asit akışından aldığı enerjiyi kullanır. Kamçıyı oluşturan yaklaşık 240 ayrı protein vardır. Bilim adamları kamçıyı oluşturan bu proteinlerin, motoru kapatıp açacak sinyalleri gönderdiklerini, atom boyutunda harekete imkan sağlayan mafsallar oluşturduklarını belirlemişlerdir.

      Sadece bakteri kamçısının bu kompleks yapısı dahi evrim teorisini çökertmek için yeterlidir. Çünkü kamçı hiçbir şekilde basite indirgenemeyecek bir yapıdadır. Kamçıyı oluşturan moleküler parçaların tek bir tanesi bile olmasa, ya da kusurlu olsa, kamçı çalışmaz ve dolayısıyla bakteriye hiçbir faydası olmaz. Bakteri kamçısının ilk var olduğu andan itibaren eksiksiz olarak işlemesi gerekmektedir. Bu gerçek karşısında evrim teorisinin “kademe kademe gelişim” iddiasının anlamsızlığı, bir kez daha açıkça ortaya çıkmaktadır.

      34 Hafıza ve Laboratuvar Sahibi Savunma Sistemi

      Antijen adı verilen bazı mikroplar ve yabancı maddeler dolaşım sistemine girerek insan için tehlike oluştururlar. Bunun üzerine savunma sistemi hücreleri antijenlere karşı “antikor” adı verilen maddeler üreterek onları yok etmeye ya da çoğalmalarını önlemeye çalışırlar.

      Antikorların sahip oldukları en önemli özellik doğada var olan yüzbinlerce birbirinden farklı mikrobu tanıyıp, kendilerini onları yok etmeye yönelik olarak hazırlayabilmeleridir. Fakat asıl ilginç olan laboratuvarda oluşturularak insan vücuduna yerleştirilen yapay antijenleri bile tanıyan antikorların bulunmasıdır.

      Bir hücre nasıl olur da yüzbinlerce farklı yabancı hücreyi tanıyabilir? Üstelik bunun yanısıra, yapay olarak üretilen bir maddenin de bilgisine sahip olabilir? Dahası, antikorlar yabancıya karşı kullanılacak etkili silahları da anında tespit edip üretebilirler. Bu durum, evrimcileri büyük bir çıkmaza sokmaktadır.

      35 Bir Heykeltıraş Gibi Çalışan Kemik Hücreleri, Tesadüflerin Eseri Değildir

      Kemikte yer alan osteoklast adlı hücrelerin görevlerinden biri kemiğin bazı bölgelerindeki boşluklarda yıkıma yol açarak, kemiğin biçiminin ve boyunun değişmesini ve giderek erişkin boyutlara varmasını sağlamaktır. Bir yandan da kemik yüzeyindeki çıkıntıların küçülmesini sağlar. Osteoklastların kemikte yaptığı yıkım sırasında osteoblast adlı kemik hücreleri de iskeleti oluşturmak üzere yeni kemik yapmaya başlar.

      Her insanda kemiklerde bulunan bu hücreler aynı görevi görürler. Hepsi kemik yüzeyini nasıl küçülteceklerini bilirler. Kafatasındaki kemiklerle uyluk kemiği arasındaki farklılıkları bilerek kemiklere nasıl şekil vereceklerini, ne zaman uzamasının duracağını, incelik ve kalınlığının nasıl olacağını bilirler. Kemik hücreleri, vücudun iskelesini, adeta bir heykeltıraş gibi, büyük bir titizlikle hazırlarlar. Her parçanın sertliğini, uzunluğunu, şeklini, girinti çıkıntılarını, birbirleriyle kesişeceği yerleri kusursuzca tasarlayan ve inşa eden bu hücrelere her adımlarını ilham eden Yüce Allah'tır.

      36 Kanın Pıhtılaşmasındaki Mucize

      Kanın pıhtılaşması, otoyolda meydana gelen bir kazaya acil çağrılarla yetişen devriye ve ambulansların ilk yardımlarını anımsatan bir işlemdir.

      Vücudun herhangi bir bölgesinde bir kanama olduğunda ilk yardım trombosit adı verilen kan plakçıklarından gelir. Trombositler kanın içinde dağınık olarak dolaşırlar, bu nedenle kanama vücudun neresinde olursa olsun mutlaka o bölgeye yakın, devriye gezen bir trombosit vardır.

      “Von Willebrand” isminde bir protein ise, kaza yerini işaret ederek yardım isteyen bir trafik polisi gibi, trombositleri gördüğünde önlerini keser ve olay yerinde kalmalarını sağlar. Olay yerine gelen ilk trombosit, aynı telsizle yardım ister gibi, bir madde salgılayarak, diğerlerini de olay yerine çağırır.

      Bu arada, vücutta yer alan 20 enzim biraraya gelerek yaranın üzerinde trombin adında bir protein üretmeye başlar. Trombin sadece açık yaranın olduğu yerde üretilir. Bu, olay yerinde bulunan ilk yardım ekibinin, hasta için gereken ilacı olay yerinde imal etmesi gibi bir olaydır. Üstelik bu üretim tam ihtiyaç kadar olmalıdır. Ayrıca bu proteinin üretimi tam zamanında başlamalı ve tam zamanında durdurulmalıdır. Başlama ve durdurma emrini bu proteini üreten enzimler kendi aralarında verirler.

      Yeterli miktarda trombin proteini üretildikten sonra fibrinojen adı verilen iplikçikler oluşturulur. Bu iplikçikler kanın üzerinde bir ağ meydana getirirler ve gelen trombositler bu ağa takılarak birikir. Bu birikim yoğunlaştığında ise kanın dışarı akışı durur. Burada bahsedilen enzimler, proteinler, cansız, şuursuz, kör atomların farklı şekillerde dizilmelerinden oluşmuş yapılardır. Bunların her biri, yaralanma olayının en başından itibaren bir görev üstlenerek, en acil şekilde akan kanı durdurmak için “organize olurlar”. Bu atom yığınlarının böylesine bir şuur göstermesi ise kuşkusuz çok büyük bir mucizedir ve tümüyle rastlantılara dayalı olan “evrim” sürecinin ürünü elbette olamaz.

      37 Tek Bir Molekülün Özellikleri Dahi Evrim Teorisini Çürütmek İçin Yeterlidir

      Trombin, kanı pıhtılaştıran bir proteindir. Ancak, bu protein sürekli kanın içinde dolaşmasına rağmen, her zaman kanı pıhtılaştırarak akışını durdurmaz. Sadece damarlardan birinde kanama olduğunda pıhtılaşma gerektiğini anlar ve kanı pıhtılaştırır. Eğer trombin hiç durmadan görevini yerine getiriyor olsaydı, kandaki trombin proteinleri nedeniyle damarlardaki tüm kan pıhtılaşır ve canlı yaşayamazdı. Peki, cansız ve şuursuz atomlar, hem kanamayı durdurmak için bu proteini tasarlamış, hem de bu proteinin canlıya zarar vermesini önlemek için gerekli özellikleri düşünüp oluşturmuş olabilirler mi? Bilinçsiz atomlar, bu kadar aşamalı, detaylı ve muazzam bir bilgi ve yetenek gerektiren mekanizmaları meydana getirebilirler mi? Elbette ki hayır. Tüm bunları tasarlayan ve yaratan Yüce Allah'tır.

      38 Yararlı ve Zararlı Maddeleri Birbirinden Ayırt Edebilen Kan Hücreleri

      Kan, hücrelerin atıklarını toplayan bir çöp ünitesi gibidir. Atık maddeleri böbreklere taşır ve bu maddeler böbreklerde temizlenir. Hücrelerde üretilen zehirli karbondioksit gazı ise yine kan tarafından akciğerlere taşınır ve burada vücuttan atılır.

      Damarlarda hareket eden kan hücreleri, son derece bilinçli bir şekilde, atık maddeleri ve yararlı maddeleri birbirlerinden ayırt edebilmekte ve hangisinin nereye bırakılacağını çok iyi bilmektedirler. Örneğin hiçbir zaman zehirli gazları böbreklere veya atık maddeleri akciğere taşımazlar. Ya da, besin ihtiyacı olan bir organa atık maddeleri götürmezler. Kan hücrelerinin, hiçbir şaşırma, karıştırma, aksatma ve hata olmadan, son derece bilinçli bir şekilde görevlerini yerine getirmeleri, onları kontrol eden, düzenleyen, organize eden bir akıl ve bilincin de varlığını göstermektedir. Kana tüm bu özellikleri verenin ve kusursuz bir sistem yaratanın üstün kudret sahibi Allah olduğu apaçık bir gerçektir.

      39 Böbreklerin Seçiciliği Tesadüflerin Eseri Değildir

      Böbrekler, vücutta dolaşan kanı sürekli olarak temizlerler. Süzdükleri maddenin bir kısmını vücuda kullanılmak üzere geri gönderen böbrekler, işe yaramayan ve zararlı olanları ise vücuttan atarlar. Peki böbrekler bu ayrımı nasıl yapar? Proteini, üreyi, sodyumu, glikozu ve diğerlerini birbirinden nasıl ayırt ederler?

      Neyin atılıp neyin tutulacağına karar veren böbreklerdeki “glomerül” adı verilen ve kılcal damarlardan oluşan yapıdır. Bir et parçası, hangi maddenin ne kadarının atılıp ne kadarının tutulacağına nasıl karar verebilir? Böbrekleri seçici özelliği ile tasarlayan, ne kimya, ne fizik ne de biyoloji eğitimi almamış, şuursuz atomlar veya kör tesadüfler olabilir mi? Elbette ki hayır. Tüm bunlar, kusursuz ve bilinçli bir tasarımın, Allah'ın üstün yaratışının delillerindendir

      40 Böbreklerin Tesadüfen Oluştuklarını İddia Etmek Büyük Bir Hatadır

      17.jpg
      Böbrekler diyaliz makinelerinden çok üstün özelliklere sahiptir
      Böbrek, yalnızca 5-7 cm yer tutar, sessizce, hissettirmeden, durmaksızın ve hiçbir bakıma ihtiyaç duymadan çalışır; kanın kalitesini kontrol eder, kan hücrelerinin üretilmesini emreder, kandaki su miktarını ayarlar, tansiyonu kontrol eder, kanı temizler, vücudun ihtiyaçlarına en uygun 2.400.000 filtre ünitesi aralıksız çalışır, çalışması için özel bir vakit ayırmaya gerek yoktur günlük yaşam içinde insan nerede olursa olsun çalışmasını sürdürür.

      Diyaliz makinesi, orta boy bir buzdolabı büyüklüğündedir, elektrikle çalışır, gürültülüdür, 3-4 yılda yıpranır, sürekli bakım gerektirir, böbrek çalışmadığı için vücutta kan üretilemez, hasta kansız kaldığı için sık sık kan nakli gerektirir. Steril hastane koşullarında uzman doktor ve teknisyenler tarafından çalıştırılır, tüm hastalar yüksek tansiyon hastasıdır, makineye bağlanınca tansiyon aşırı düşer, hastanın nefesi daralır, titreme krizleri gelir, kanamalar kolay ve sık olur, sık sık kas krampları oluşur, basit bir filtredir. Kanı kabaca süzdüğü için hastanın tahlilleri yapılır, eksilen maddeler serumla tekrar verilir, insanı 3 günde bir 5 saat boyunca yatağa bağlı tutar, hareket etme imkanı vermez.

      Bir diyaliz makinesinin tesadüfen oluşamayacağını bilen insanların, ondan daha üstün özelliklere sahip olan böbreklerin tesadüfen oluştuklarını iddia etmeleri büyük bir mantıksızlıktır.

       

    • #46767
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      41 Kemik Hücrelerinin Kalsiyum Yakalama Yeteneği Tesadüfen Oluşamaz

      Kemikler kalsiyum ve fosfor gibi hayati maddeleri depolar, herhangi bir durumda ihtiyaç olduğunda depoladıkları bu maddeleri vücuda geri verirler. Gözü veya herhangi bir duyu organı olmayan bir kemik hücresi, kanda bulunan binlerce değişik madde arasından kalsiyumu ve fosforu kolaylıkla ayırt eder. Sonra hiç şaşırmadan bu atomları yakalar.Bir insan dahi önüne koyulan kalsiyum, fosfor, demir, çinko gibi farklı element tozlarını -eğer bu konuda bir eğitim almamışsa- ayırt edemez.

      Ayrıca kemik hücresi kendisine “kalsiyum depola” emri (Kalsitonin hormonu) geldiğinde bu emre hemen itaat eder. Eğer kendisine “depoladığın kalsiyumu bırak” emri (Parathormon hormonu) gelirse, bu emre de itaat eder. Kemik hücresi yüksek şuur, kabiliyet, sorumluluk ve disiplin anlayışıyla gece gündüz görevine devam eder. Özel yetenekleri olan bu hücrelerin tesadüfen oluşamayacakları çok açık bir gerçektir

      42 Midedeki Kusursuz Tasarım

      Besinleri ve onların içerdiği protenleri sindirebilmek için midede çok güçlü asitler salgılanır. Bu asitler tıraş bıçağını dahi sindirebilecek güçtedir. Peki bu asitler, kendisi de proteinlerden oluşan mideye nasıl olup da zarar vermezler? Bunun cevabı, insan vücudundaki benzersiz tasarım örneklerinden birinde gizlidir. Midenin girintili çıkıntılı duvarlarının derinlikleri sayesinde, mide kendi kendini sindirmez.

      Mide duvarlarındaki bu derin çukurlarda birbirinden farklı özelliklere sahip hücreler yer alır. Hassas bir denge içinde, midedeki birtakım hücreler asit salgılarken, bu hücrelerin yanıbaşında bulunan başka hücreler de yapışkan bir sıvı salgılar. “Mukus” isimli bu sıvı midenin yüzeyini örter ve mide duvarını asitlere karşı bir kalkan gibi korur ve enzimlerin mideye zarar vermesini engeller. Peki mide için bu akılcı önlemi alan karar merkezi, hücreler veya atomlar olabilir mi? Elbette ki hayır. İnsan vücudunun her özelliği, kusursuz bir yaratışın delilidir.

      43 Evrim Teorisinin Açmazlarından Biri: Bilgi Teorisi

      Evrimcilerin açıklayamadıkları konulardan biri canlılıktaki bilgidir. Çünkü bilgi asla maddeye indirgenemez.

      Örneğin bir kitap kağıttan, mürekkepten ve içindeki bilgiden oluşur. Kağıt ve mürekkep maddesel bir şeydir, ancak kitabın içindeki bilgi maddesel değildir.

      Eğer bir madde bilgi içeriyorsa, o zaman o madde, söz konusu bilgiye sahip olan bir akıl tarafından düzenlenmiştir. Örneğin, her kitaptaki bilginin kaynağı, o kitabı yazmış olan yazarın zihnidir.

      Canlıların DNA'larında da son derece kapsamlı bir bilgi bulunur. 20. yüzyılda bilim DNA'daki bilginin, materyalistlerin iddia ettiği gibi, maddeye indirgenemeyeceğini ortaya çıkarmıştır. DNA'daki bilgi, üstün bir Aklın ve sonsuz bir İlmin eseridir. Canlılığın kökeninde yer alan bu olağanüstü bilgi, materyalist felsefeyi çökertirken, alemlerin Rabbi olan Allah'ın apaçık varlığına sayısız deliller sunmaktadır.

      44 İnsan Embriyosunda Solungaçlar Vardır Yalanı

      Bu iddia, evrimci biyolog Ernst Haeckel tarafından 20. yüzyılın başında yapılan bir bilim sahtekarlığına dayanmaktadır. Haeckel, evrime delil oluşturmak için, insan, tavuk, balık gibi canlıların embriyolarını yanyana çizmiş, ancak bu çizimler üzerinde çarpıtmalar yapmıştır. Bugün tüm bilim dünyası bunun bir sahtekarlık olduğunu kabul etmektedir. Haeckel'in “solungaç” diye gösterdiği yapı, gerçekte insanın orta kulak kanalının, paratiroidlerinin ve timüs bezlerinin başlangıcıdır.

      45 Moleküler Kıyaslamalar Evrim Teorisine Delil Oluşturmamaktadır
      18.jpgEvrimciler, farklı canlı türlerinin DNA şifrelerinin ya da protein yapılarının benzer olduğundan söz ederler ve bunu, bu canlı türlerinin birbirlerinden evrimleştiklerinin delili olarak yorumlarlar. Öncelikle belirtmek gerekir ki, canlıların temel yaşamsal işlevleri birbiriyle aynıdır, dolayısıyla benzer DNA'lara sahip olmaları doğaldır. Bu ortak bir atadan evrimleştiklerini göstermez. Ayrıca farklı türlere ve sınıflara ait canlıların DNA analizleri sonucunda elde edilen bulgular karşılaştırıldığında, canlıların DNA benzerliklerinin ya da farklılıklarının, öne sürülen hiçbir evrimci mantık ya da bağlantıyla uyuşmadığı çok açık bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Canlılarda anatomik ya da kimyasal benzerlikler arayan ve bunu evrime delil saymaya çalışan iddialar, bilimsel bulgular karşısında geçersizdir.


      46 Bakterilerin Antibiyotik Direnci Evrime Delil Değildir

      19.jpgEvrimciler, bakterilerin bazı antibiyotiklere direnç göstermeye başlamalarını da evrime delil olarak gösterirler.

      Söz konusu direnç şöyle oluşur: Bakteriler belli bir ilacın etkisine maruz kaldıklarında, ilaca dayanıksız varyasyonlar yok olur; dirençliler ise hayatta kalır ve daha fazla çoğalma imkanına kavuşurlar. Bir süre sonra, aynı bakteri türü yalnızca söz konusu antibiyotiğe dirençli olan bireylerden oluşmuş bir koloni haline gelir.

      Görüldüğü gibi antibiyotik direncinin genetik bilgisi bakterinin DNA'sında en baştan beri bulunmaktadır. Yani bu direnç tesadüflerle ortaya çıkmış, sonradan kazanılmış değildir

      20.jpg
      Gökleri ve yeri (bir örnek edinmeksizin) yaratandır. O, bir işin olmasına karar verirse, ona yalnızca “OL” der, o da hemen oluverir.
      (Bakara Suresi, 117)

      47 Allah Canlılığı Evrimle Yaratmamıştır

      Bazı kişiler hem Allah'a iman ettiklerini hem de evrim teorisine inandıklarını söylemektedirler. Oysa bu hatalı bir bakış açısıdır. Çünkü;

      1. Allah'a ve Allah'ın dinine inandığını söyleyen bir insan için tek başvuru kaynağı ve rehber Kuran'dır. Kuran'da ise evrimle birlikte yaratılış olduğuna dair bir bilgi yoktur. Aksine ayetlerde canlılığın ve evrenin, Allah'ın “Ol” emriyle yoktan var edildiği bildirilmektedir.

      2. Evrim teorisinin odak noktası, Yaratıcı'nın varlığının inkar edilmesidir. Darwin'den bu yana evrim teorisini savunanların hepsi bunu açıkça ortaya koymuşlardır. Teori, 150 yıldır ateizmin en önemli dayanağıdır. Ateizmin en önemli dayanağı ile Allah'a iman arasında elbette bir ortaklık kurulamaz.

      Ayrıca evrim teorisini kabul edilemez yapan bir diğer faktör, evrim teorisinin bilim tarafından yalanlanıyor olmasıdır. Evrim teorisi temel iddialarını bile delillendirememiştir.

      48 Varyasyonlar Evrimin Delili Değildir
      Varyasyon, genetik biliminde kullanılan bir terimdir ve “çeşitlenme” demektir. Bu genetik olay, bir canlı türünün içindeki bireylerin ya da grupların birbirlerinden farklı özelliklere sahip olmasına neden olur. Örneğin yeryüzündeki insanların hepsi temelde aynı genetik bilgiye sahiptirler, ama bu genetik bilginin izin verdiği varyasyon potansiyeli sayesinde kimisi çekik gözlüdür, kimisi kızıl saçlıdır, kimisinin burnu uzun, kimisinin boyu kısadır.

      Evrimciler ise, bir türün içindeki varyasyonları evrim teorisine delil olarak göstermeye çalışırlar. Oysa varyasyon evrime delil oluşturmaz, çünkü varyasyon, zaten var olan genetik bilginin farklı eşleşmelerinin ortaya çıkmasından ibarettir ve genetik bilgiye yeni bir özellik kazandırmaz.

      Örneğin bir kedi türünü ne kadar kendi içinde türeterek zenginleştirmeye çalışırsanız çalışın, kediler hep kedi olarak kalacak, bunlar asla köpeklere dönüşmeyeceklerdir.

      49 Davranışların Kökeni Evrim Değildir

      Evrimciler tüm hayvanların ve insanların davranışında belirli bir evrimsel köken olduğunu kabul ederler. Fakat davranışların evrimi gibi bir açıklamanın gerçeklerle bağdaşan hiçbir yönü yoktur. Çünkü canlıların deneme yanılma yaparak öğrenecek, sonra bunları genlerinde bir davranış modeli olarak kaydedecek ve gelecek nesillere aktaracak akıl, şuur ve yetenekleri yoktur. Onlar yaşamlarını kurtaran savunma şekilleri, yuva kurma modelleri gibi davranış biçimlerine doğuştan sahip olurlar.

      Allah her canlıyı kendine has özelliklerle ve davranış şekilleriyle yaratmaktadır. Örneğin bir kelebeğin hayatta kalabilmek için kendini daha iyi kamufle edebileceği kuru bir yaprak görünümüne sahip olmayı kendi kendine düşünüp, bunu vücudunda bir değişikliğe dönüştürmesi mümkün değildir. Ya da bir kunduzun akarsu yatağında suyun akışını kesecek kadar ileri derecede mühendislik hesapları gerektiren bir baraj inşa edebilmesi ve ilk doğduğu andan itibaren bunu yapabilmesi kuşkusuz öğrenme ile ya da doğal seleksiyon gibi bilinçsiz mekanizmalarla açıklanabilecek bir durum değildir. Canlılar, yaratıldıkları ilk andan itibaren kendilerini koruyabilecekleri birtakım özellik ve davranış biçimlerine sahip olarak doğarlar. Onlara bu özellikleri veren Allah'tır.

      21.jpg
      Zürafanın yaşayabilmesi için kalbinden iki metre yukarıdaki beynine kan göndermesi şarttır. Bunun içinse olağanüstü güçlü bir kalbe ihtiyacı vardır. Allah zürafayı tam ihtiyacı olan özelliklerde yaratmıştır.

      50 Darwinizm 20. Yüzyıla Felaket Getiren İdeolojilerin Temelidir
      Darwinizm'in temelini “yaşam mücadelesi” kavramı oluşturur. Darwinizm'in diğer önemli iki özelliği ise, insanları bir hayvan türü olarak görmesi ve Allah'ı ve dini inkar eden felsefe ve ideolojilere sözde bilimsel bir zemin hazırlamasıdır. Darwinizm'in bu özellikleri, 20. yüzyılda vahşi kapitalizm, ırkçılık, öjeni, komünizm, faşizm gibi birçok tehlikeli ideoloji ve felsefeye destek sağlamış ve onları güçlendirmiştir.

      Darwinizm'in bazı çevrelerden büyük destek görmesinin bir nedeni de budur: Bu sayede barbarca katliamlar yapanlar, insanlara hayvan gibi davrananlar, milletleri birbirlerine düşürenler, ırklarından dolayı insanları hakir görenler, haksız rekabetle küçük işletmeleri kapattıranlar, fakirlere yardım elini uzatmayanlar artık kınanmayacak veya engellenemeyecektir. Çünkü onlar bunu sözde “bilimsel” bir doğa kanununa uyarak yapmaktadırlar.

      Darwinizm bu nedenle son derece tehlikelidir ve günümüzde de toplumlara ve insanlığa zarar getiren ideoloji ve felsefelerin birçoğuna sözde bilimsel bir destek sağlamaktadır. Darwinizm'in bilimsel olarak çürütülmesi bu nedenle büyük bir önem taşımaktadır.

    • #46768
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      evet sizlere Harun Yahya'nın ''50 Maddede Evrim Teorisinin Çöküşü'' adlı kitabını buraya aktarmaya
      çalıştım.bilimsel veriler ışığında bile görünen köy klavuz istemiyor.
      şuan evrenin içinde herşey bir düzende hareket ediyorsa,
      bizim aklımızın alamıyacağı kadar ince detaylarla bezenmiş canlılar alemi gözümüzün önündeyse,
      bence bu saçmalığa hiç bir aklı-selim insan inanmaz
      ;)

    • #46769
      gurkansinel
      Katılımcı

      ayaaanaaaaaa  😮 😮 😮 😮  gökhan abi güzel anlatmaışsın teşekkürler bi de ben insandaki duyguların nasıl geliştigini anlamıyorum mesela bize yakın maymunlar böcek felan yerken “annaaam ne güsel ugur böcügü gız ben bunu yemeye gıyamam” diyomuydu ??? ?

    • #46770
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      ayaaanaaaaaa   😮 😮 😮 😮  gökhan abi güzel anlatmaışsın teşekkürler bi de ben insandaki duyguların nasıl geliştigini anlamıyorum mesela bize yakın maymunlar böcek felan yerken “annaaam ne güsel ugur böcügü gız ben bunu yemeye gıyamam” diyomuydu ??? ?

      insanlar gibi duyusal hareket ettiklerini sanmıyorum.
      hayvanlar alemi diye bir köşe açıp bunlarıda açıklamaya çalışabiliriz.
      ama maymunda güzide bir hayvanımız :D
      böcek yerken acıma hissinin olduğunu düşünmüyorum ::)

    • #46771
      ERTEKİN
      Katılımcı

      SORU : En unlu biyologlar ve bilim adamları bile artık Evrim Teorisinin yetersiz olduğunu kabul etmektedirler.
      YANIT: Bu doğru değildir. Biyologlar, evrimi bir gerçek olarak kabul etmektedirler. Evrim Kuramı artık biyolojinin temelinde yer almaktadır. Evrim Kuramı olmadan artık bu yüzyılda biyoloji yapılamaz. Bilim insanları arasında sadece bazı mekanizmalar tartışılmaktadır. Tam tersine unlu biyologlar Yaratılış Efsanesini kabul etmemektedir; dünyaya sadece Evrim Teorisiyle bakmaktadırlar.
      SORU : Tüpte henüz tek bir canlı hücre oluşturulamamıştır.
      YANIT: Belki henüz yaşamsal özelliklere sahip bir hücre deney tüpünde oluşturulamamıştır, ama canlının temel bileşenleri olan, amino asitler, nükleik asitler, sekerler ve pek çok organik molekülün kendi kendine oluşabileceği gösterilmiştir. Ayrıca ilk hücrelerin proto hücreleri olan koaservatlar, proteinoidler deney tüpünde oluşturulmuştur (1). Proteinoidler, ayni hücreler gibi, aksiyon potansiyellerine, membran yapısına ve bölünebilme yeteneğine sahiptirler. Ayrıca dünya başlı başına dev bir deney tüpüdür ve her gün okyanuslarda yeni organik moleküller, yeni hücreler, yeni evrimleşen yapılar oluşmaktadır (2). Sorun laboratuarda dünyanın 4 milyar yıl önceki koşullarını oluşturup, 4 milyar yıl bekleyememekten kaynaklanmaktadır. Ayrıca bugün herhangi bir canlının DNA'sı alınıp, belirli genetik özellikler değiştirilmektedir. Yani deney tüpünde genetik yapıyla oynanabilmektedir. 1997 ve 1998 yılında klonlanan ve yeni bir tur olarak dünyaya gelen canlılar deney tüpünde yaratılan yasama ait iyi bir örnek teşkil eder. Ama tek bir hücrenin kendi kendine deney tüpünde oluşturulmasını beklemek bu koşullarda biraz saflık olur. [ 1) Sidney Fox, “The Emergence of Life”, Basic Books, 1988 2) Douglas Futuyma, “Evolutionary Biology”, Sinauer, 1998, ]
      SORU : Hayat kendi kendine 4 milyar yılda gelişemez! Bir norona (sinir hücresi), bir pankreas hücresine bakin, reseptorlere, biyokimyasal reaksiyonların çeşitliliğine bakin. Hiç bu kompleks sistemler kendi kendine oluşabilir mi?
      YANIT: Evrim gelişiminde hep önceki bilgi ve stabil yapı doğal seleksiyon sonucu daha sonraki canlılarda kullanılmıştır. Vücudumuzda hem balıklara, hem ilkel bakterilere, hem sürüngenlere ait özellikleri taşımaktayız. Nöronların gelişimi yaklaşık 4 milyar yıl almıştır, nöronlar sonsuz sayıdaki hücre oluşumunun ve evriminin son basamağıdır, sinir sistemi de öyledir, nöronların kompleks yapıları onların bir Tanrı tarafından birdenbire yaratıldıklarını göstermez; üstelik sinir sisteminin evrimlerine, alt basamaklarına diğer canlı türlerinde rastlamaktayız; özellikle canlıların sinir sistemlerinin incelenmesi, canlıların evrim boyunca basamak basamak gelistiğini göstermektedir (1, 2). insan vucudundaki ve memelilerdeki benzer biyokimyasal reaksiyonları, bunların evrimsel alt basamaklarını diğer canlı türlerinde de görmekteyiz. Reseptörlerin moleküler yapılarının aslında birkaç temel reseptorun zamanla farklılaşmasından meydana geldiği konusunda güçlü kanıtlar vardır; sinir hücrelerindeki aksiyon potansiyellerinin ve nörokimyasal olguların tek hücrelilerden başlamak üzere, tüm canlı türlerinde ayni ilkelere göre oluştuğu gösterilmiştir (3, 4). Sadece evrim canlıya verdiği yeni özelliklerle, onların adaptasyon veya doğal seleksiyon konusunda daha şanslı hale gelmelerini sağlamıştır. Örneğin ilk meydana gelen amino asitlerdir, ikinci basamakta, thermal proteinler ve mikrokürecik proteinoidleri oluşmuştur, daha sonraki basamakta, ATP amino asitleri devreye girip evrimlesmistir. Daha sonra da daha kompleks proteinler ve protein sentezleri gelişmiştir (5). Daha sonra prototip hücreler oluşmuş ve milyonlarca yılda, doğa deneye yanıla stabil hücreleri oluşturmuştur (6). [1)John Eccles, “Evolution of the Brain”, Routledge, 1989 2)Eric Kandel, James Schwartz, “Principals of Neural Sciences”, 1991, Elsevier. 3)Bertil Hille, “Ionic Channels of Excitable Membranes”, Sinauer, 1992 4)Tashio Narahashi, “Ion Channels of Excitable Cells” 5)Sidney Fox, “The Emergence of Life”, Basic Books, 1988 6)Douglas Futuyma, “Evolutionary Biology”, Sinauer, 1998,].

      Evrime karşı çıkanlar , teorinin materyalizme hizmet ettiğini bahane ederek insanları teoriden uzak tutmak istemektedirler. Teorinin Allah'a inanan birisi tarafından kabullenemeyeceğini vurgulayanlar, aslında kendi inandığı kitabi bile yorumlama yeteneğine sahip değil.Oysa ki Kuran tefsircilerinin bazıları ; “insanin kökenini diğer bitki ve hayvanlardan aldığı” seklinde yorum getiren Hafızlar, Yorumcular vardı ki bunlardan en unlusu Erzurumlu Hasankaleli İbrahim HAKKI'dir. Bugün PAPA bile evrimi yaradılış olarak kabul etmiş ve yaradılışın bu şekilde olduğuna kanaat getirmistir.

    • #46772
      erkan şinel
      Katılımcı

      hangi yıldayız?

    • #46773
      ERTEKİN
      Katılımcı

      ayaaanaaaaaa   😮 😮 😮 😮  gökhan abi güzel anlatmaışsın teşekkürler bi de ben insandaki duyguların nasıl geliştigini anlamıyorum mesela bize yakın maymunlar böcek felan yerken “annaaam ne güsel ugur böcügü gız ben bunu yemeye gıyamam” diyomuydu ??? ?

            Böcek konusunda bazı yanlış bilgilerin  var sanırım sevgili kardeşim . İnsan besin zincirinin en tepesindeki canlıdır.Bu şu demek insan pek çok hayvanı ve bitkiyi yemekte diğer canlılara göre daha acımasızdır ve daha midesizdir.böcek yemenin duygularla ve hislerle alakası olmadığı gibi yaşam koşulları ile alakası vardır.

            Duygu konusunda eğer dostluk arkadaşlık sevgi vb şeyleri kastediyorsan pedegogların duygysal ve zihinsel gelişiminde çocukların birer evcil hatyvan edinmesinin önemini her ortamda bilimsel olarak ortaya koyduklarını bilmen gerekir.(dostluk sevgi güven arkadaşlık sadakat vb duygusal bağları hayvanlarla daha kolay kurabilirler diye)

            Kedim yavrulamak üzere istersen yavrulardan birini verebilirim sana :) ;D

    • #46774
      gurkansinel
      Katılımcı

      ertekin abi ne alakası var ben bizdeki duygular nasıl oluştu diyorum sen insanlar daha acımasızdır yok duygusal ve zihinsel gelişimde şu önemli diosun. evrime göre bize en yakın canlı maymun diosunuz en azından bizim yarımız kadar duygusu hissiyatı olan bi canlı olması lazım deilmi?

      Onuda boşverip şu 2 maddeyi düşünelim

      10 Kuş Kanatları Tesadüflerin Eseri Değildir

      Evrimciler kuşların sürüngenlerden evrimleştiğini ileri sürerler, ancak bu imkansızdır. Sadece kuş kanatları bile bunu kanıtlamaya yeter. İddia edildiği gibi bir evrim olması için, bir sürüngenin ön ayaklarının, genlerinde meydana gelen mutasyonlar sonucunda kusursuz kanatlara dönüşmüş olması gereklidir ki, bu mümkün değildir. Herşeyden önce bu teorik canlı yarım kanatla uçamayacaktır. Bir yandan da ön ayaklarından mahrum kalmış olacaktır. Bu ise canlının sakat olmasına ve evrim teorisine göre elenmesine neden olacaktır. Ayrıca, uçuş için kanatların tüm detaylarının kusursuzca oluşması gerekir. Kanatların; kuşun göğüs çıkıntısına sağlam bir biçimde tutturulmuş olması gerekmektedir. Kuşu havaya kaldırmaya, havadaki dengesini ve her yöne hareketini sağlamaya elverişli bir yapıda olması, kanat ve kuyruk tüylerinin hafif, esnek ve birbiriyle orantılı olması, kısaca uçuşa imkan veren mükemmel bir aerodinamik düzende işlemesi şarttır. Kanatların bu kusursuz yapısının nasıl olup da birbirini izleyen rastlantısal mutasyonlar sonucu meydana gelmiş olabileceği sorusu tümüyle cevapsızdır.

      11 Archaeopteryx, Sürüngenlerle Kuşlar Arasındaki Kayıp Halka Değildir

      Archaeopteryx adlı 150 milyon yıllık kuş fosili, evrimciler tarafından 19. yüzyıldan beri “evrimin en büyük fosil kanıtı” olarak gösterilmiştir. Bu kuşun bazı sürüngen özellikleri gösterdiği ve bu yüzden sürüngenler ile kuşlar arasındaki “kayıp halka” olduğu iddia edilmiştir. Ancak Archaeopteryx'in tam bir uçucu kuş olduğunu gösteren son bulgular bu iddiayı geçersiz kılmıştır. Dahası, kuşların sözde sürüngen ataları olarak kabul edilen teropod dinozorları Archaeopteryx'ten çok daha gençtirler. Bu ise evrimcilerin gizlemeye çalıştıkları bir gerçektir.

    • #46775
      ERTEKİN
      Katılımcı
    • #46776
      saksu
      Ziyaretçi

      Aslında bu konuda çoğu yerde slogan tarzında bilimsel temeli olmayan görüşlere şahit oluyoruz.
      Aşikar olan bir şey var ki, biyoloji bir bakıma evrim kuramı üzerine inşa edilmiştir; canlıların oluşumunu başkalaşımını bir şekilde açıklamaya çalışmaktadır. Burada ortada bir bilimsel kuram var, canlılar konusunda bilimsel açıklamalar yapmaya çalışmakta. Bu kuramın açıkları ve yanlışları olabilir; ancak bunlar tamamen yadsınmasını gerektirmez.
      Eğer evrim kuramı şöyle yanlış böyle yanlış deniyorsa, o zaman onun yerini alacak yeni bir bilimsel kurama ihtiyaç duyulacaktır. Henüz yerini alabilecek başka bir kuram bilim adamlarınca kabul edilmiş değildir.

    • #46777
      ERTEKİN
      Katılımcı

      SORU : Evrimcilerin Archaeopteryx ile ilgili iddialari Archaeopteryx”ten 75 milyon yi daha yasli PROTOAVIS isimli kus tarafidan curutulmustur. Dolayisiyla Archaeopteryx kuslarin atasi degildir, cunku kendisinden eski kuslar da vardir !
      YANIT: Evrimciler hic bir zaman kuslarin atasi tek bir yaratiktir dememislerdir. Bu yaklasimda nasil seriatcinin ya da bilimsel yaratiliscinin bilimsel bilgiyi kendi istekleri dogrultusunda carpittigi gorulmektedir. Kuslarin birden cok atasi vardir, Archaeopteryx tesadufen bulunan atalardan birisidir. Archaeopteryx bundan 150 milyon yil once yasamistir, ama ondan onceki 100 milyon yil icinde kuskusuz ki, pek cok surungen ve dinozor turu, hem memelilere hem de kuslara evrimlesmelerini surdurmuslerdir; hic unutulmamasi gereken surelerin milyon yillarla ifade edilmesidir; Homo sapiens'in ve yakin atalarinin 50 000 yil -1 milyon yil once evrimlestigi goz onune alinirsa ve bir milyon yillik bir surenin ne kadar uzun oldugu hatirlanirsa, bu evrim imkansiz degildir. Protoavis, Archaeopteryx'ten 75 milyon yil once yasamistir; cok parcali bir iskeleti vardir, ama kuslara Archaeopteryx'ten daha fazla benzemektedir; fakat bir dinozor kustur. Ama bu bilgi kuslarin surungenlerden evrimlestigi hipotezini curutmez, sadece guclendirir. Cunku bu demektir ki, en az 225 milyon ile 150 milyon yil once, kuslara ve surungenlere benzeyen yaratiklar vardi; ve 65 milyon yil once dinozorlar yokolana dek, en az bir 160 milyon yil evrimlesmeyi surdurduler. Bu evrimlesme icinde Sinosauropteryx (surungenlere yakinlik), Velaciraptor ( uzun kapici kollar), Iberomesornis (guclu kanatlar, omuzdan goguse inen kemikler, yerden yukselme yetenegi), Enantiornithes ( iskelette daha fazla kaynama, alula ve artmis ucus yetenekleri), Aoalulavis (alula ve ucus yetenegi) ve daha pek cok dinozor iskelet yapisina sahip, dinozor dislerine, pencelerine ve baska ozelliklerine sahip dinozor kus evrimlesmesini surdurmustur. [1)Pat Shipman, “Taking the Wing: Archaeopteryx and the Evolution of Bird Flight”, A Touchstone Book, 1999, 2)Kevin Padian and Luis Chiappe, “The Origin of Birds and their flight”, Scientific American, February 1998, Sayfa:38-47. 3)Peter Wellnhofer, “Archaeopteryx”, Scientific American, May 1990 sayfa:70-77. 4) Kevin Pedian,”Early Bird in Slow Motion”, Nature, August 1996, 382: 400-402. 5) Alan Feduccia, “AThe origin and evolution of birds”, 1996, Yale University Press.]

    • #46778
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      işte size yine bu kuramla ilgili çelişkilerden biri daha ???
      Fosiller Evrime Hayır Diyor
      7.jpg
      İngiliz jeolog Adam Sedgewick, 1823 yılında Galler bölgesinde araştırma yaparken, fosilsiz tortul tabakaların üzerine tedricî değil, ani bir geçişle fosilli tortul tabakaların geldiğini belirledi. Bunların çökeldiği dönemi “Kambriyen”, alttaki tabakaların çökeldiği dönemi ise “Prekambriyen” (Kambriyen öncesi) olarak isimlendirdi. Modern yaş tayin metodlarının verdiği rakamlara göre, çökelmeleri yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp 490 milyon yıl önce sona eren Kambriyen tabakaları ilk olarak Galler'de bulunduysa da, yeryüzünde aynı dönemde oluşmuş bütün kayalar Kambriyen sistemine ait olarak kabul edilmektedir (bu yazıda rakamlara matematik doğruluklarından ziyade, canlıların yaratılışındaki öncelik/sonralık münasebetini göstermeleri itibariyle yer verilmiştir).

      Sedgewick, Kambriyen'in tabanını (başlangıcını) ilk trilobit* fosillerinin bulunduğu tabaka seviyesi olarak tarif etti ve bu görüş bir asır boyunca geniş kabul gördü. Dünyanın neresinde olursa olsun, trilobitli tabakaların fosilsiz tabakaların üzerine geldiği yer Kambriyen'in tabanını işaret ediyor, olarak kabul edildi. Fakat bugün bu sınır daha alt bir seviyede belirtiliyor. Bugün jeologlar özel bir iz fosilin görülmesini (hayvanın korunmuş sert kısımlarından ziyade, davranışının fosil kaydını) Kambriyen'in başlangıcı olarak alıyorlar.

      Kambriyen Patlaması veya hayvanlar âleminin aniden yaratılması
      Sedgewick'in böyle aniden yaratılan büyük ve kompleks fosilleri keşfetmesi Charles Darwin için sıkıntı kaynağı olacaktı. Darwin, Türlerin Menşei'nde Prekambriyen döneminin uzun sürmüş ve canlı yaratıklarla kaynamış olması gerektiğini ifade etmişti. Peki ama bu yaratıkların fosilleri neredeydi? Eğer Darwin haklı olmuş olsaydı, Kambriyen'in en alt tabakalarındaki kompleks yapılı yaratıkların ortaya çıkması için, ondan önce basit haberci yaratıkların yeraldığı uzun bir evrim periyodunun geçmesi gerekecekti. Darwin, teorisine yöneltilen bu en sıkı tenkidi asla delillerle yalanlayamamıştır. Bunun yerine, fosil kayıtların noksanlığı karşısında söylenip durmuş ve yeryüzünün her tarafında ilk trilobitli tabakaların hemen altında eksik bir tabakalar zonu olduğuna inanmıştır. Prekambriyen yaşlı fosillerin varolması gerektiğinden emindir. Evet, Prekambriyen yaşlı fosiller vardır, fakat bunlar çok uzak bir geçmişte değil Kambriyen tabakalarının hemen altındaki Prekambriyen tabakalarında bulunmaktadır ve hem seyrek, hem çok küçük, hem de en önemlisi iskeletsizdirler. Bir başka deyişle, küçük boylu iskeletsiz fosillerden büyük boylu iskeletli fosillere aniden geçilmektedir.

      Bugün Prekambriyen/Kambriyen sınırının yaşı 543 milyon yıl, en eski trilobit fosillerininki ise 522 milyon yıl olarak hesaplanmaktadır. Dolayısıyla 543 milyon yıl ile 522 milyon yıl arasındaki 21 milyon yıllık dönem bütün dünya üzerinde boştur, fosilsizdir ve “trilobit öncesi” dönem olarak adlandırılmaktadır. Gezegenimiz bugün kabul edilen (ve doğruluğu hâlâ tartışılan) yaşına göre ilk 3,5 milyar yılında hayvan hayatından yoksundu. Yaklaşık ilk 4 milyar yıla dair ise, açık bir fosil kayıt bulunmamaktadır. Fakat yukarıda da gördüğümüz gibi, yaklaşık 550 milyon yıl önce, okyanuslarda oldukça hacimli ve çok çeşitli iri hayvanlar yaratıldı. Bu, âni denebilecek kadar süratli olan ve hâlen çözülmesi en zor biyolojik hâdiselerden biri olarak kalmaya devam eden Kambriyen Patlaması idi. Çok kısa bir zaman aralığında eklem bacaklılar, yumuşakçalar, deniz yıldızları ve bazı iskeletli hayvanlar fosil kayıtlarına ilk giren canlılar oldu, ve yeryüzü çok sayıda omurgasız deniz hayvanına sahip bir gezegen konumuna geldi. O günkü karalar liken ve belki birkaç basit yapılı bitki hariç büyük ölçüde kıraçtı; ağaç, funda, gövdeli bitki yoktu. Köklü bitkilerin yokluğundan dolayı, karaların yüzeyine az miktarda toprak tutunmuştu.

      Kambriyen Patlaması'nın daha açık delilleri ABD'nin Washington Eyaleti'ndeki küçük Addy kasabasının yakınlarında görülmektedir. Burada üstüste dizilmiş binlerce kuvarsit tabakasının en alttakilerinde fosil bulunmadığı, fakat yukarıya doğru aniden, sanki bir sihirli değnek dokunmuş gibi çok miktarda fosilin (“fosil kaynıyor” dedirtecek ölçüde) yeraldığı görülmektedir. Burada, brakiyopod denilen, küçük istiridyelere benzer kabuklu yaratıkların, ayrıca sünger ve çok küçük birkaç yumuşakçanın kalıntıları mevcuttur. Fakat Addy'de fosilli ilk katmanlarda bulunan en yaygın fosiller, tıpkı Galler'deki gibi trilobitlerdir. Bunlar ilk bakışta, büyük böcek veya yengeçlere benzemektedirler, fakat yakından incelendiklerinde, hâlen yaşayan hiçbir canlıya benzemedikleri görülür. Trilobit fosillerinin boyu mikroskobik seviyeden 1 metreye kadar değişmektedir. Çok sayıda dikenleri, miğfere benzeyen başları, kendilerine has gözleri, bir dizi ayak, solungaç ve çeşitli eklem bacakları vardır. Sonuçta trilobitler karmaşık yapılı yaratıkların fosilleridir.

      Darwin'in teorisi eğer doğruysa, ilk fosiller bir trilobitten daha basit olmalıydı. Fakat, dünyanın diğer birçok yerinde olduğu gibi Addy'de de, ilk fosiller fosilsiz tabaka dizisinin en üstünde bulunan trilobitlerdir. Bu durum, kompleks yapılı hayvanların yeryüzünde evrim öncüleri olmaksızın yaratıldıklarını göstermektedir. Bunlara bir başka misâl, Kanada'nın Burgess Shale bölgesi'nde bulunan Hallucigensia'dır. Sırtı sıra halde yedi tantakül ile kaplı olan hayvan, sadece kendine mahsus bir hususiyet olarak, deniz tabanı üzerinde baston-ayak şeklindeki uzun yedi çift ayak ile hareket ediyordu. Bu istisnaî formlardan bir diğeri olan Opabinia ise beş göze sahipti; başının üzerinde, çatal şeklinde bir uç ile son bulan bir uzantı vardı ve hayvan avını yakalarken muhtemelen bundan yararlanıyordu. Burgess Shale tabakalarında toplam on yeni omurgasız ana dalının (phylum=filum) temsilcileri bulundu, fakat bunlardan hiçbiri bilinen ana dallar arasında bir ata veya halka olma özelliği taşımıyordu. Bu fosiller kendilerini mevcut ana dallara bağlamaya çalışan bugüne kadarki bütün girişimlere direnmişlerdir.

      Darwin'in gerçekleşmeyen rüyası: Geçiş formları
      Darwin 1859'da Türlerin Menşei'ni yayınladıktan sonra, tabiî bilimler câmiasında geçiş türleri meselesi tartışılmaya başlandı. Çünkü bunların mevcut olmayışı iddianın önemli kusurlarından biriydi. Aynı asrın sonlarına doğru zoologlar keşif çalışmalarını bâkir bölgelere yönelttiklerinde, karalar ve denizlerde Darwin'in döneminde bilinmeyen birçok yeni tür keşfedildi. Son yüzyıl boyunca derin sularda yaşayan çok sayıda balık türü, ayrıca kara ve su omurgasız türleri bulundu, fakat bunların tamamının izole durumda kalmış farklı canlılar olduğu, evrim anlamında ata veya ara form olmadığı anlaşıldı.

      Pogonoforlar
      Tamamen yeni organizma tiplerinden biri, Endonezya sularında keşfedilen ve o güne kadar bilinmeyen bir deniz solucanı türüydü. Sonunda hayvanlar aleminin yeni bir ana dalına ait olduğu anlaşılan bu canlılar Pogonophore olarak adlandırıldı. Bugün bunların okyanus tabanına bağlı sert kitinsi uzun tüpler içinde yaşayan, ayaksız organizmalar olduğu biliniyor. Galapagos sularında dalış yapan Alvin araştırma denizaltısı dokuz bin metre derinlikte volkan bacalarının yakınındaki sıcak sularda uzunlukları iki metreyi geçen bu canlıların fotoğrafını çekti ve bilinen ana dallar arasındaki eksik halkalardan olmayan Pogonoforların ilk defa keşfedilen, çok özel organizma tiplerinden biri olduğu anlaşıldı. Bunların diğer çok hücreli hayvanlar arasında daha önce görülmeyen özelliklerinden biri ağız ve sindirim organlarının olmamasıydı. Beslenme mekanizmaları bugün zoologlar için hâlâ bir bilmece olarak kalmaya devam eden Pogonoforlar hayalî evrim ağacının hiçbir dalında kendilerine yer bulamamaktadırlar. Çünkü bütün canlı türler gibi kendilerine mahsus bir fıtratla yaratılmışlardır.

      Darwin'in döneminde fosilli tabakaların sadece çok küçük bir kısmı incelenmişti ve meslekten paleontologların sayısı henüz iki elin parmakları kadardı. Yeryüzünün birçok bölgesine gidilmemişti; jeolog ve paleontologların incelediği kesimler çok azdı. Asya, Avustralya ve Afrika'nın uçsuz bucaksız bölgeleri bâkirdi. Darwin kendi döneminde fosilli tabakaların ancak çok küçük bir kısmının incelenmiş olduğu konusunda ısrar ediyor, geçiş halkalarının bulunmayışının evrim ile telif edilemeyeceğini ileri süren muhaliflerini göğüslemeye çalışıyor, birçok eksik halkanın yeraltında gömülü olduğunu ve keşfedilmeyi beklediğini belirtiyordu. Gerçekten, yeryüzünün keşfedilmemiş kısımlarında canlı eksik halkalar bulma ihtimali mevcut idiyse de, esas ümit fosillere bağlanmış durumdaydı. Fosilli tabakalarda eksik halka arayışı daima devam etti. Paleontoloji faaliyeti öyle bir noktaya geldi ki, bu disiplindeki çalışmaların muhtemelen çok büyük kısmı 1860'tan bu yana gerçekleştirildi. Bugün sınıflandırılmış yüzbinlerce fosil türün sadece çok küçük bir kısmı Darwin tarafından biliniyordu. Fakat o günden bu yana keşfedilen bütün fosiller ya yeni türlere, veya Pogonoforlar gibi, hiçbir yakınlık münasebeti arzetmeyen türlere aitdirler.

      Bitkilerin farklı sınıflar şeklinde yaratılması
      Bu durum bitkiler için de geçerlidir. Bütün büyük grupların ilk temsilcileri, çok farklı hususiyetlere sahip bitkiler şeklinde yaratılmış olarak tortul tabakalarda aniden ortaya çıkmaktadır. Bunlardan biri, jeologların Kretase olarak adlandırdıkları (yaklaşık 130 milyon yıl ilâ 65 milyon öncesi arasındaki) döneme ait olan Kapalı Tohumlular'dır (Angiospermler). Kambriyen kayalarında hayvan gruplarının ani ortaya çıkışı gibi, Kapalı Tohumlular'ın birden görünmesi de Darwin'in zamanından beri bütün izah çabalarına direnen bir durumdur. Kapalı Tohumlular, günümüze kadar değişim geçirmeksizin varlıklarını devam ettiren farklı sınıflar şeklinde yaratıldılar. İlk ortaya çıkışlarını takiben kısa bir zaman aralığında yeryüzü bitki örtüsünü yenilediler. Bu ani ortaya çıkış Darwin'i endişelendiriyordu. Hooker'a yazdığı bir mektupta, “Bitkiler âleminin tarihinde hiçbirşey, yüksek yapılı bitkilerin ani şekilde gelişmesinden daha olağanüstü değildir.” diyordu.

      Kara ve deniz omurgalıları
      Omurgalı fosilleri de aynı modeli izlemektedir. Her büyük grubun ilk temsilcileri diğer gruplara geçiş formları ile bağlanmaksızın aniden ortaya çıkmaktadır ve kendi sınıfının özelliklerini taşımaktadır. Sonraki temsilciler ayrı bir yapıda yaratılmışlardır. Meselâ çeşitli balık gruplarının yaratılışını ele alalım. Yaklaşık dörtyüz milyon yıl önce, bilinen balık gruplarının büyük bir kısmı kısa bir zaman zarfında fosil tabakalarda göründüler. Bunların arasında çenesiz ostrakodermler, zırhlı garip plakodermler, ayrıca akciğerli balıklar, lobyüzgeçliler, estürjonlar gibi modern balık formlarının temsilcilerinin büyük bölümü bulunmaktadır. Bütün bu grupların ilk temsilcileri ilk ortaya çıktıklarında öyle büyük bir farklılık arzetmektedirler ki, bunlardan hiçbiri kelimenin en geniş anlamıyla bile, diğer gruplara göre ara form olarak düşünülememektedir. Senaryo diğer gruplardan elli milyon yıl sonra ortaya çıkan kıkırdaklı balıklar (köpek balıkları ve vatozlar) için de aynıdır. İlk zuhurlarında bunlar da önceki balık gruplarından farklı ve izole durumdadırlar. Paleontolojinin tanıdığı hiçbir balık grubu bir diğerinin atası olarak sınıflandırılamamaktadır; bunların hepsi kardeş grup sıfatı taşımaktadırlar, asla ata veya torun olarak değil. Âlemlerin Rabbi ilim, hikmet ve kudretinin sınırsızlığını, sonsuz denebilecek sayı ve çeşitte mahlukları (aynı zamanda birer san'at eseri hüviyetiyle) yaratarak göstermektedir.

      Aynı şema amfibilerin (hem suda hem karada yaşayan hayvanların) yaratılışı için de geçerlidir. Üçyüzelli milyon yıl önce, temsilcileri bugüne ulaşmayan çok sayıda eski amfibi grubu elli milyon yıla yayılan bir periyodda varlık sahnesine çıkmıştır; bunu fosillerden anlıyoruz. Yine her grup ilk göründüğü andan itibaren farklı ve izole durumdadır ve hiçbir grup bir diğerinin atası olarak değerlendirilememektedir. Aynı şekilde, su kurbağası, kara kurbağası, semenderler ve bacaksız kurbağalar gibi bugün yaşayan amfibi grupları milyonlarca yıl sonra doğduğunda, önceki amfibi formlarından farklı ve izole haldedirler. Aynı durum, farklı sürüngen ve memeli grupları yaratıldığında bir daha tekrarlanmaktadır.

      Fosiller evrimin istediği geçiş formlarını vermemekle kalmıyor, teori için gereken bu formların giderek daha fazla sayıda olmasını gerektiriyor. Gerçekte, paleontolojinin ortaya koyduğu yokolmuş tür ve grupların neredeyse hepsi birbirlerinden farklı ve izole halde olduklarından, farklı dalları birleştirmek için de bir o kadar fazla sayıda ara halka gerekiyor.

      Bugün geldikleri noktada fosiller evrim kavramına çok kuvvetli bir meydan okuyuş içindeler. Bilinen grupları ayıran büyük aralıkları küçültmek için çok sayıda geçiş formuna ihtiyaç var. Darwin Türlerin Menşei'nde bu noktaya birçok defa dönmekte, okuyucuyu sayısız geçiş formunun varlığını peşinen kabullenmenin gerekli olduğuna inandırmaya çalışmaktadır. Fosil tabakalarda geçiş formlarının olmayışı, kendine ait hususiyetlere sahip olan (fakat farazî atasında bunlar bulunmayan) bir grubun durumunda açıkça kendini göstermektedir. Meselâ evrime göre balıkdan amfibilere geçişi ele alalım. Geçiş formları yoktur. İlk amfibiler, karada rahat hareket edebilecek normal dört ayaklı tipte ön ve arka ayaklara sahip olarak yaratılmıştır. Bazı uzmanlar üç büyük uçan omurgalı sınıfının, yani pterozorlar (bugün ortadan kalkmış uçan sürüngenler), kuşlar ve yarasaların tahminî atalarının en yakın ebeveynlerini tanımladılar; fakat bu üç uçan sınıfın herbirinin ilk temsilcileri ile, tahmin edilen en yakın ata tipleri arasında büyük bir boşluk bulunmaktadır. İhtiyozorlar, pleziyozorlar, balinalar, foklar, deniz memelileri gibi büyük su omurgalı grupları ile bunlara en yakın oldukları varsayılan kara ataları arasında aynı şekilde çok önemli bir boşluk sözkonusudur.

      Evrime göre bir kara memelisini balinaya dönüştürmek için de çok sayıda modifikasyon gereklidir (bir su memelisi olan ve daha sonra yaratılan balina, evrime göre bu defa bir kara memelisinin suya dönmesiyle evrimleşiyordu): arka ayakların değişmesi, kuyruk yüzgeçlerinin gelişmesi, yeni profilin ortaya çıkması, ön ayakların kısalması, burun deliklerinin kafanın tepesine gelmesi için kafatasında değişiklikler olması, nefes borusunun ve davranış tarzının değişmesi, yeni doğanların su altında emzirilmesi için özel meme uçlarının oluşması vs. Bütün bu değişiklikler hesaba katılırsa, karada yaşayan hayalî atadan modern balinaların ortak atasına en kısa yol üzerinde yüzlerce hattâ binlerce geçiş türünün muhtemel varlığını düşünmek zorunda kalırız. Açıkça görüyoruz ki, evrim lobisi gülünç duruma düşmek pahasına akıl ve mantığı zorlamayı göze alabilmektedir.

      Bir başka problem benzerliktir. Tabiatta bu çeşit hâdiseler yaygındır: balina ile ihtiyozor yüzgeçlerinin kemiksi yapısının benzerliği, köstebek ile köstebek-cırcır böceğinin ön ayaklarının benzerliği, omurgalılarda ve kafadan bacaklılarda göz modelinin benzerliği, kuşların ve memelilerin iç kulak yapıları arasındaki büyük paralellik. Zikredilen bütün durumlarda benzerlikler çarpıcı olmasına rağmen, bunları taşıyan türler arasında en küçük bir biyolojik akrabalık münasebeti bulunmamaktadır.

      Bir başka önemli yakınlık örneği, plasentalı olan köpekgiller ile olmayan keseliler arasındaki benzerlikdir**. Avustralya'da Tasmanya kurdu adıyla bilinen köpek görünüşlü bir et yiyici (Thylacinus) güneybatı Tasmanya'nın balta girmemiş nemli ormanlarında yakın zamana kadar yaşıyordu. Bir keseli olan bu et yiyicinin plasentalı köpek ile hiçbir akrabalık münasebeti olmamasına rağmen, bu ikisi genel görünüş, iskelet yapısı, diş, kafatası vs bakımından birbirlerine öyle benziyorlardı ki, sadece tecrübeli bir zoolog bunları ayırtedebilirdi. Fakat, üreme sistemlerindeki yumuşak dokuların, yani hayvan öldüğünde fosilleşmeyen ve çürüyerek yokolan kısımların anatomisiyle ilgili olarak, iki grup arasında önemli bir farklılık sözkonusuydu. Birisi keseli, diğeri ise plasentalıydı. Bir başka deyişle, sadece fosilleri incelenirse bu ikisi aynı tür içine sokulabilirdi. Farklı türler oldukları ise ancak canlı örnekleri karşılaştırılarak söylenebilirdi.

      Netice itibariyle, fosillerin yanıltıcı olabileceğini gösteren bu misâller, aynı zamanda, evrim gibi büyük bir iddianın ne kadar güçlü deliller gerektirdiğini, fakat bunlardan da ne ölçüde mahrum bulunduğunu ortaya koymaktadır. Uluhiyeti inkâr adına açık bir evrim baskısı altında tutulan biyoloji camiasının birkaç istisna isim dışında bütün bunları görmezden gelmesi ise, kamuoyunun haberdâr olmadığı oldukça vahim bir tabloyu gözler önüne sermektedir. Bilim câmiasına aklı selimin, Yaratıcı'ya saygılı ilim ehline de bu saygının gerektirdiği cesaretin hâkim olacağı zamanlara en kısa zamanda erişmemiz temennisiyle…

      Kaynaklar
      – Denton, M., 1988 Evolution: A Theory in crisis. Burnett Books. London.
      – Germain, M.S., 1999 Qui est l'ancêtre des oiseaux? Science&Vie, no 977, Février, Paris.
      – Ward, P.D.&Brownlee, D. 2000 Rare Earth.Copernicus. New York.

      Dipnotlar
      * Trilobitler yaklaşık 550 ilâ 440 milyon yıl öncesi arasında yaşadıkları zannedilen ve bugünkü yengeçlere benzeyen ilk eklem bacaklı hayvanlardır.
      ** Plasenta, dölyatağına çok sayıda uzantı ile sıkıca tutunan ve cenin ile göbek bağı yoluyla iletişim kuran çok damarlı, etli ve süngersi bir kitledir. Tek delikli yumurtlayan memeliler (sindirim, boşaltım ve üreme kanalları ortak bir boşluğa açılan hayvanlar olup, sadece üç cins sözkonusudur: Ornitorinkus veya ördek gagalı, Ekidna, Zaglossus) ve keseliler hariç bütün memeliler plasenter canlılardır. Keseli hayvanlar (kanguru gibi) annenin dölyatağındaki embriyon gelişiminin doğuma kadar olan sürede çok az olduğu, gelişmenin esas olarak memelerin bulunduğu karındaki bir cepte tamamlandığı memeli hayvanlardır.

    • #46779
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      yine bir başka araştırma…
      Darwin'in Evrim Teorisi Yakında Tarih Olacak

      Charles Darwin'in 1859'da yayımlanan Türlerin Menşei adlı kitabıyla gündeme gelen tabiî seleksiyona dayalı evrim teorisi, o zamandan bu yana tartışılıyor. Teori, dünya üzerindeki hayatın rastlantılarla doğup geliştiğini ve bütün canlıların ortak bir atadan türediğini ileri sürüyor. Aynı teoriye göre, insanların en yakın akrabası da maymunlardır.

      Teoriyi savunan nispeten insaflı bilim adamları, bunun bir teori olduğunu itiraf etseler de, bu teori, kitlelere takdim edilirken ilmî bir hakikat gibi gösterilmektedir. Halbuki bunun aksini gösteren ve sayıları her geçen gün artan pek çok ilmî delil vardır. Son olarak, insanlarla maymunlar arasında büyük bir genetik benzerlik bulunduğu iddiası çürütüldü. Ünlü bilim dergisi Nature'un son sayısında yayımlanan “Şempanze Kromozomu Şaşkınlığa Sebep Oldu” başlıklı makalede, insan ve şempanze genlerinin bugüne dek sanılandan çok daha farklı olduğu açıklandı.

      Bu konuyu, ABD'nin biyo-kimya alanındaki ünlü isimlerinden biri olan Prof. Michael J. Behe'ye sorduk. Evrim teorisini eleştiren kitap ve makaleleriyle tanınan Prof. Behe, kendisiyle görüşmemizde hayatın gerçekte nasıl var olduğu sorusuna ışık tutan önemli açıklamalarda bulundu:

      – Sayın Prof. Behe, Nature dergisinde bu yıl yayımlanan ve insanlarla şempanze genlerinin gerçekte çok farklı olduğunu gösteren son ilmî bulgu hakkında ne düşünüyorsunuz?

      Bu araştırmayı Tokyo Üniversitesi'nden bir araştırmacı grubu, insan ve şempanzelerin 22 ve 21. kromozomlarının genetik alfabesindeki bütün harfleri karşılaştırarak yaptı. Buldukları sonuç ise, son derece önemli; çünkü iki canlı türü arasında daha önceden kabul edilenden çok daha büyük bir fark olduğu gösterildi. Bu sonuç, en azından insanın menşei açısından, Darwin'in teorisini büyük bir açmaza sokuyor.

      Aslında genel olarak biyoloji hakkında ne kadar şey öğrenirsek, Darwinizm'in problemleri de o kadar artıyor. Darwinizm, canlılar hakkında ne kadar az bilgiye sahip olursak, o kadar ikna edici olabilen bir teoridir. Çünkü canlıları ne kadar az tanırsak, onu o kadar basit zannederiz ve Darwinizm de bu basit sandığımız sistemleri küçük tesadüfî değişimlerle açıklar. Ama son 30 yılda, hayatın daha önceden hayal bile edemeyeceğimiz kadar karmaşık olduğunu öğrendik. Meselâ; en evrimci taksonomide en basit canlı olarak görülen bakterilerde, hareket etmelerini sağlayan minik ama çok kompleks ve mükemmel biyo-kimyevî motorlar var. Bu detaylı mekanizmaların nasıl oluştuğu sorusuna verilebilecek tek cevap, tabiatüstü bir yaratmadır.

      -Peki canlıların farklı organlarının, genlerinin veya proteinlerinin birbirine benzer olması ne anlama geliyor? Bunlar, bütün canlıların ortak bir atadan geldiğini savunan Darwinizm için bir delil sayılabilir mi?

      Hayır. Farklı canlılardaki benzerlikler, öncelikle biyolojinin temel sorusunu cevaplamıyor. Bu soru, farklı canlıların kendilerine has ve son derece kompleks olan organ ve sistemlerin nasıl ortaya çıktığıdır. Darwinizm'in buna verebildiği bir cevap yok.

      Öte yandan birbirine en uzak olarak kabul edilen organizmalar arasında bile şaşırtıcı benzerlikler var. Meselâ, insanla bakteriler arasında… Soru şu: Bu benzerlikler, Darwin'in teorisine uygun bir tablo oluşturuyor mu? Aslında oluşturmuyor; çünkü evrim teorisine göre birbirine çok yakın akraba olması gereken canlılar, kimi zaman genetik olarak daha farklı çıkıyor. Veya birbiriyle tamamen ilgisiz olması gereken canlılarda çok benzer organ veya genler var. Meselâ insan gözü ile ahtapot gözü neredeyse birbirinin aynısı. Ama bu elbette ahtapotlarla akraba olduğumuz anlbipp! gelmiyor. Bu iki göz yapısının 'ortak ata'dan değil, 'tek bir Yaratıcı'nın ilminden' kaynaklanan bir dizayn olduğunu kabul etmek, daha mantıklı.

      -Bu dizayn kavramı, sizin de savunucuları arasında bulunduğunuz 'akıllı dizayn' (intelligent design) teorisinden geliyor sanırım. Sizce bu teori, canlılar arasındaki benzerlikleri daha mı iyi açıklıyor?

      Evet, bu benzerlikleri dizaynla da açıklayabilirsiniz. Biliyoruz ki pek çok dizayncı veya mucit, farklı sistemlerde pek çok benzer parça kullanır. Meselâ somunlar, vidalar veya kablolar, pek çok farklı cihazda yer alır. Çünkü bunlar, söz konusu mekanik sistemleri yaparken kullanılabilecek en ideal parçalardır. Elbette her ikisi de kablo bulunduran iki makineden biri, diğerinden evrimleşerek ortaya çıkmamıştır. Ayrı ayrı tasarlanmışlardır. Biyolojideki benzerlikleri açıklamak için ortak dizayn kavramını kullanmak da son derece tutarlıdır.

      Michael Behe Kimdir?
      behe.jpg
      ABD'nin itibarlı Lehigh Üniversitesi'nde biyo-kimya profesörü olan Michael J. Behe, 1997 yılında yayımlanan “Darwin'in Kara Kutusu: Evrime Biyo-Kimyasal Meydan Okuyuş” adlı kitabıyla bilim dünyasını sarstı. Ünlü National Review dergisi, Behe'nin eserini “20. yüzyılın en müessir yüz kitabından biri” olarak tanımladı. Prof. Behe, Türkçeye de çevrilen kitabında hayatın menşeini açıklamak için “akıllı dizayn” (intelligent design) adlı yeni bir teori öne sürdü.
      Bugün ABD'de akıllı dizayn teorisini savunan yüzlerce bilim adamı, pek çok enstitü ve ilmî vakıf var. Bu kuruluşların itirazları sonucunda, ABD'nin Georgia, Ohio ve New Mexico gibi eyatlerinde ders kitaplarındaki Darwinizm yanlısı açıklamalar düzeltildi. Diğer eyaletlerde çalışmalar sürüyor. Akıllı dizayn hareketinin liderliğini yürüten Discovery Institute adlı kuruluşun başkanlığını ise, ABD'nin eski başkanlarından Ronald Regan'ın yardımcılığını yapan Bruce Chapman yürütüyor.

      -Söz konusu dizayn teorisi Darwinizm'i savunanlar tarafından kimi zaman şiddetli bir biçimde eleştiriliyor ve tartışma dışı bırakılmak isteniyor. Darwinizm'i biyolojinin reddedilemez bir parçası gibi göstermeye yönelik bir eğilim var. Bunun sebebi sizce nedir?

      Bu sebep ilmî değil, felsefî ve ideolojik bir mahiyete sahiptir. Bazı bilim adamları, kâinatı ve hayatı, sadece tabiî faktörlere dayanarak açıklamak gerektiğe inanıyorlar. Bu inancın temelinde ise, kâinatın ve hayatın zaten sadece fizikî güçlerin ürünü olduğu ön kabulü yatıyor. Peki ama böyle değilse? Bir gözlük gördüğümüzde bile, bunun sadece fizikî güçlerin ürünü olmadığına, akıllı ve sanatkâr bir gözlükçü tarafından yapıldığına hükmedebiliyoruz. Hayat ise, bundan binlerce kere daha kompleks. Dolayısıyla hayatın da yaratılmış olması gerektiği neticesine varıyoruz. Burada önemli olan, ilmî delilleri mümkün olduğunca önyargı olmaksızın değerlendirebilmek.

      İnsan ve şempanze genlerinin çok farklı olduğu ortaya çıktı.

      İnsanlarla şempanzelerin genetik yapısını karşılaştırmak için yapılan son ilmî araştırma, iki canlı arasında bugüne kadar sanılandan çok daha büyük bir fark olduğunu ortaya çıkardı. Japonya'nın Yokohoma şehrindeki Riken Genom Bilimi Enstitüsü'nde görevli Dr. Todd Taylor başkanlığında bir ekip tarafından yürütülen çalışmada, insan ve şempanze genleri ilk defa birebir karşılaştırma metoduyla incelendi. Varılan netice, yüksek bir benzerlik bulmayı ümit eden bilim adamlarını şaşırttı.
      Dr. Taylor ve ekibi, elde ettikleri neticeyi ünlü bilim dergisi Nature'un Mayıs 2004 sayısında yayımlanan makalelerinde duyurdular. 'Şempanze Kromozomu Şaşırttı' başlıklı makalede, yapılan ilk detaylı karşılaştırma, 'Şempanze ve insan genlerini beklenmedik şekilde farklı çıkardı.' yorumuna sebep oldu.
      Daha önceden yapılan bazı sınırlı karşılaştırmalar sonucunda, insan ve şempanze genlerinin % 98 oranında benzer olduğu iddia edilmiş ve bu rakam sürekli tekrarlanan bir 'evrim delili' haline gelmişti. Dr. Fujiyama ve ekibi ise, konu hakkında ilk defa detaylı bir inceleme yaptı. Şempanzenin 22. kromozomunu, onun insandaki karşılığı olarak kabul edilen 21. kromozom ile birebir karşılaştıran ekip, toplam 68.000 DNA biriminin tamamen farklı olduğunu buldu. Araştırmacılar, Nature'daki makalelerinde, inceledikleri 231 gen içinde, % 83 gibi son derece büyük bir farklılık nispeti belirlediklerini, inceledikleri genlerin % 20'sinin ise tamamen farklı olduğunu belirttiler.
      Avustralya'da yayımlanan Sydney Morning Herald gazetesi, bu neticeye “Şempanzeler bize sanıldığı kadar yakın değil.” diyerek yorum getirdi. Fransa'daki Genoscope adlı genetik araştırma kuruluşunun başkanı Dr. Jean Weissenbach da bu belirlemeyi doğrulabipp!, şempanzelerin bizden son derece farklı olan binlerce geni bulunduğuna işaret etti.

      Darwinistler, bilimin, madde ötesi bir gücü kabul edemeyeceği iddiasındalar. Oysa 19. yüzyılın ortalarına kadar bilim adamlarının büyük bir çoğunluğu bir yaratıcı gücü, yani Allah'ı kabul ediyordu. Bilimin materyalist olması gerektiği iddiası, Darwin sonrasında yaygınlaşmış bir görüştür; ancak bu iddia ilmî delillerle giderek daha fazla çelişmektedir. Bilim, hayatın materyalist bir açıklamasını yapmak için değil, doğru açıklamasını yapmak için çalışmalı. Bazı insanların felsefî kabulleri rahatsız edilse de, verilerin peşinden gidilmeli.

      -’Darwin'in Kara Kutusu’ adlı kitabınız, National Review dergisi tarafından 20. yüzyılın en önemli 100 kitabından biri olarak gösterildi. Bu kitabı bu kadar önemli kılan husus sizce neydi?

      Bunun sebebi kitapta yer alan yeni ve orijinal bilgiler değil aslında. Sadece okuyucuya, hayatın moleküler seviyesinde çok hassas ve kompleks sistemler bulunduğunu ve bunun da şuurlu bir plânlama ve organizasyona delil oluşturduğunu gösterdim. Çoğu insan hayata sathî bir nazarla baktığında, bitkileri, hayvanları, kuşları veya balıkları müşahede ettiğinde, bunlarda bir plân ve program olduğunu hissedebiliyor. Ama okullarda öğretilen Darwin'in evrim teorisi, tabiattaki bu nizâm ve sistemin, bir Sanatkâr olmadan açıklanabileceğini söylüyor. Kitabımın sanırım en büyük tesiri; Darwinist açıklamanın çok sathî ve yanıltıcı olduğunu göstermek oldu.

      – Sizce Darwinizm'in karşılaştığı en büyük mesele nedir?

      Darwinizm'in en büyük problemi, yeni biyolojik yapıların, yeni canlıların nasıl ortaya çıktığını açıklamaktır. Darwinizm, zaten var olan biyolojik yapıların küçük değişmelere nasıl uğrayabileceği konusuna ışık tutabilir. Meselâ Galapagos adalarındaki ispinozların gagalarında küçük farklar doğmasına dair bir açıklama sunabilir. Ama kuşlar ilk başta nasıl ortaya çıktı? Kuş tüyü veya kanadı gibi kompleks organlar nasıl oluştu? Beyin, göz, akan kandaki pıhtılaşma gibi çok fazla parçanın uyum içinde işlemesiyle çalışan hassas organ ve sistemler nasıl var oldu? Darwinizm'in bunları açıklaması imkânsız; çünkü bunların her biri, ancak ekbipp!siz olduklarında vazife görebilen son derece karmaşık yapılar. Bunların menşeini açıklamanın en tutarlı yolu, şuurlu ve sonsuz kudret sahibi, tabiatüstü bir Yaratıcı'nın müdahalesini kabul etmektir.

      Darwin’e karşı yeni bir delil.
      darwin.jpg
      İnsan ile şempanze arasında büyük bir genetik benzerlik olduğu iddiası, 19. yüzyılda İngiliz tabiat bilimci Charles Darwin tarafından ortaya atılan evrim teorisine dayanıyor. Darwin, bütün canlıların ortak bir atadan rastlantılarla evrimleştiğini iddia ederken, insanın en yakın akrabasının da maymunlar olduğunu ileri sürmüştü. Ancak 20. yüzyılın ikinci yarısında elde edilen çeşitli ilmî deliller, Darwin'in iddiaları ile çelişiyor. Bu yüzden evrim teorisi, başta ABD'de olmak üzere Batılı ülkelerde pek çok bilim adamı ve ilmî kurum tarafından sorgulanıyor. Bu ilmî kurumların çalışmaları sonucunda, ABD'nin Georgia, Ohio ve New Mexico gibi eyatlerinde ders kitaplarındaki Darwinizm yanlısı açıklamalar geçtiğimiz yıllarda düzeltilmişti. Diğer eyaletlerde de aynı konuda tartışmalar devam ediyor.

      – Darwinizm’in geleceğine dair bir beklentiniz var mı? Darwinizm yaşayacak mı?

      İnanıyorum ki, Darwinizm sahneden çekilme yolunda. Hayatın açıklamasının bu teoriyle mümkün olmadığı görülecek ve teori terk edilecek. Bu sonuca giden süreç başlamış durumda zaten. Bunun sebebi de benim tarafımdan veya başka bilim adamları tarafından yapılanlar değil. Hayat hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, onun ne kadar kompleks olduğunu o kadar iyi anlıyoruz. Bilim adamları, bu kadar kompleks yapıların Darwin'in öngördüğü gibi gâyesiz, tesadüfî mekanizmaların ürünü olamayacağını görmeye başlıyorlar.

      – Bilindiği gibi Darwinizm'i savunanlar genellikle kendilerinin ilmî bir zeminde düşündüklerini, kendilerine karşı çıkanların ise sadece dinî inançlara dayandıklarını söylerler. Sizin tarif ettiğiniz tablo ise bunun doğru olmadığını gösteriyor gibi. Ne dersiniz?

      Evet, tam da o şekilde. Darwinizm'e karşı geçmişte pek çok insan sadece dinî kaynaklara dayanan itirazlar öne sürerdi. Teorinin savunucuları ise, bugüne kadar bilimin kendi taraflarında olduğunu iddia ettiler. Oysa 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren elde edilen şaşırtıcı ilmî bulgular, tabloyu tersine çeviriyor. Bugün Darwin'e karşı itirazımız, bilmediklerimizden değil, bildiklerimizden kaynaklanıyor. Dogmatik düşünce yolunu seçenler ise artık Darwinistler. Biz onlara, canlılığın plânlı ve programlı yaratıldığını gösteren ilmî deliller sunuyoruz, onlar ise bunları, sadece felsefî ve ideolojik dünya görüşleri sebebiyle reddediyorlar.

      Zaten ilmî devrimlerin öncesinde, eski teorileri bu şekilde ısrarla savunan bağnazlar olur. Ama sonra bilim, yanlış teoriye karşı galip gelir. Darwinizm'in de yakında başına bu gelecek.

      ________________

      Kaynak
      – The International Chimpanzee Chromosome 22 Consortium, Nature, Sayı:429, Sayfa:382-388 (2004).

    • #46780
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      çok fazla karmaşık düşünmeye gerek yok.
      işte bir türk zooloğun yazısı…

      Bakalım Evrim Böceklerle Başa Çıkabilecek mi?
      Zoolog Arif YILMAZ

      Yıllardan beri meskenlerin ve çeşitli işyerlerinin mühim dertlerinden biri olan hamam böcekleri hayvanlar âleminde hususi bir yer işgal eder. Zira bunlar, 300 milyon yıl önce dinazorların, “ağaçsı eğreltilerin” yaşadığı Karbonifer devrinden günümüze kadar hiç değişmeden hayatlarını sürdüren böceklerin başında gelir. Hamam böceklerinin hiç bir yerde sevilmeyişinin sebebi, onların dolaştıkları ve beslendikleri yerlerde çocuk felci, tifo, sarılık gibi hastalıkları bulaştırma vasıtası olmalarıdır. Ekseriyetle karanlığın basmasından sonra yuvalarından çıkan hamam böcekleri yiyecek bir şey aramaya başlarlar. Çok hassas işitme mekanizmasına sahip olduklarından en küçük bir tıkırtı duyduklarında âdeta bir atlet gibi koşar ve uzaklaşırlar.

      Takriben 3500 çeşidi bilinen hamam böceklerinin hastalık taşıyan ve insanlar tarafından sevilmeyenleri sadece bir kaç tanedir. Geri kalan çeşitleri tropik ormanlardan, tatlı su göl ve havuzlarına kadar uzanabilen geniş bir sahada temiz ve tabiata faydalı bir hayat sürdürürler.

      Hamam böceklerinin çok çeşitli jeolojik devirlerde hayatlarını idâme ettirmeleri oldukça hayret vericidir. Bu böcekleri inceleyen biyologlar, hamam böceklerinin bir böcek için mükemmel olan çeşitli sistemlerle donatıldığını görünce hayretler içerisinde kalmışlardır.

      Hayvanlar âlemindeki âzamî tasarrufa ve mühendisliğe en güzel numune olan bu böcekler hemen hemen dünyanın her yerinde bulunmalarına rağmen, asıl vatanları tropik ve subtropik bölgelerdir.

      Çeşitlerinin çoğu, hava cereyanlarından mahrum modern merkezi ısıtmalı ve fazla nemli meskenler gibi yerlerde yaşarlar. Renk itibariyle ekseriyetle kahverengi olan hamam böceklerinin hepsi aynı temel plân ve düzen içinde yaratılmışlardır. Altı ayak, sert bir vücudu ve iki uzun anten ihtiva eden benekli bir baş taşır. Erkek hamam böceği yan tarafındaki hususî bir tarzda bükülmüş iki çift kanada sahip iken, dişileri, uçma kabiliyeti olmayan küçük kanatlara sahip olabilirler, ya da hiç kanadı yoktur. Erkeklerin kanatlarının bükülü olmasının hikmeti ise çok nadir uçmalarıdır.

      İnsanların bulunduğu çevrelerde yaşayan ve meskenlerinin ikinci sakinleri olan hamam böcekleri, üç çeşit olup Blatella germanica, Periplaneta americana ve Blatta orientalis isimleriyle bilinirler. Blatella germanica adlı Alman hamam böceği Asya kökenli olup orta kısmı solgun kahverengi ve 1 cm. boyundadır. Oteller, banyolar, mutfaklar ve fırınlar onun meşhur barınaklarıdır. Mikrop taşıyan hamam böceklerinin önde gelenlerindendir.

      İnsanlar tarafından sevilmeyen üç tür hamam böceğinin en büyüklerinden olan Amerikan hamam böceği (Periplaneta americana) Amerika kökenli olup koyu kırmızı kahverenklidir. Boyu 5 cm. kadar olabilen Amerikan hamam böceğinin yaşadığı yerler süpermarketler, lokantalar, fırınlar ve evlerdir. Blatta orientalis isimli Avrupa hamam böceği Asya kökenli olup parlak siyah renktedir. 3 cm. kadar olabilen bu nev'in hususî bir gelişme ve yaşama yeri olmadığından insanların yaşadığı her yerde bulunurlar ve önüne gelen herhangi bir madde ile de beslenebilirler.

      Hamam böceklerini meskenlerden ve iş yerlerinden yok etmek için insanoğlunun çok çeşitli metodları kullanması bile onları yok edememiştir. Zira bizleri mağlûb edebilecek kadar yeterli güce sahip olan bu böcekler, ekseriyetle bizim temizlik hususundaki gevşekliğimizden ve hatalarımızdan istifade etmektedirler. Mutfak, banyo, fırın ve süpermarket gibi yerleri çok iyi ve sık sık temizlemediğimiz takdirde hamam böceklerinin şüphesiz bizimle beraber yaşamaları devam edecektir.

      Tüyler Ürpertici Beslenme:
      Çöpçülük yaparak beslenen hamam böcekleri, tutkal, kemik, duvar kağıdı, fotoğraf filmi, mürekkep, zımpara kağıdı, telefon kabloları, odun, hatta akla hayâle gelmeyen çeşitli maddeleri besin olarak kullanırlar. Besinini bir çift mandibülü (çenesi) ile çiğneyerek yiyen hamam böceği, yemeden önce tükürüğü ile yumuşatır. Maksilleri (ağız aletleri) üzerinde bulunan yumuşak palpleri (dokunaçlar) ile de besinin tadını öğrenir. Tatlı, tuzlu ve asitli maddelere hassas bu palpler tat reseptörlerinin (alıcılarının) bulunduğu delikli kancalara bitişiktir. Palpler aynı zamanda hamam böceğine besinin zehirli olup olmadığını da bildirir. Bu böcekler DDT gibi insektisidlere (böcek öldürücülere) karşı mukavemet kazanmışlardır.

      Hamam böcekleri bütün besinleri zehirlendiğinde veya tamamen bittiğinde 12 hafta hiç bir şey yemeden, 3 hafta da su içmeden hayatlarını devam ettirebilirler. Bu müddet hamam böceğinde tecrübe edilmiştir. Bir hayvan için harikulade bir hususiyet olan bu durumu hamam böcekleri dış iskeletleri ve depo besinleri ile sağlarlar. Vücudun yumuşak ve bol su ihtiva eden bölümlerini örten kabuk, yağ ve bal mumu ile o kadar sıkı örülmüştür ki, buharlaşmayı minimum seviyeye indirir.

      Ağız aletlerinde bulunan diğer his organları demeti hamam böceğinin zor şartlar altında hayatını devam ettirmesinde yardımcı olan çok mühim bir hususiyettir. Karnın kenarından çıkan ve “serk” adıyla bilinen bir çift uzantı bir insanın kendine doğru yürümesinden meydana gelen titreşimleri dahi hissedebilen tüyler taşır. 100 ile 3000 hertz arasındaki titreşimlere hassas her bir (serkal organ) iki ilâ 300 arasında değişen tüylerden yapılmıştır. Bu organlar hamam böceğinin kendine göre en mükemmel bir işitme mekanizmasını teşkil eder.

      Alarm İşareti:
      Serk'leri vasıtasıyla ulaşan haberlerden tehlike işaretini alan bir hamam böceği saniyenin 54 binde biri kadar kısa bir zaman içinde bir atleti kıskandırabilecek kadar bir hızla depara kalkar. Uzun bir kamçıya benzeyen antenleri sıcaklık nem ve basınç gibi dış tesirleri hissetmesinde önemli rol oynar. Her bir anten 120 ilâ 180 arasında değişen halka şeklindeki bölmelerden yapılmış bir tüpü andırır. Halka şeklindeki bölmeler böceğin başından uzaklaştıkça incelir ve yassılaşır. Basıncı ve nemi hisseden tüylerin yanında, bu anten hava sıcaklığını tesbit eden tüylere sahiptir. Bunlar sayesinde hamamböceği kendisi için en müsait hayat şartlarını ihtiva eden çevreyi bulur.

      Soğuk reseptörlerini taşıyan antenin en kalın bölmelerinden her biri tüye benzeyen “sensilium” lardan yapılmıştır. Sabit hava sıcaklığında soğuk hissedici hücreler devamlı faâl olup elektrikî uyarıların boşalması maksimum frekansa ulaşır.

      444.jpg
      Hamamböcekleri milyonlarca yıldan beri değişmeden günümüze kadar gelmiştir. Resimde görülen bu fosil hamamböceği kehribar içinde korunmuş olup 35 milyon yıl yaşındadır. Evrimcileri kara kara düşündüren bu tarih öncesi hamamböceği günümüzdeki hamamböceklerine çok benzer. Evrim kurallarını işlemez hale getiren hususiyetleri çok çeşitlidir. Meselâ O, önüne gelen herşeyi yemenin yanında zehirli maddeleri hissedip yemeyecek kadar kurnazdır. Kimyevi ilaçlara da son derece dayanıklıdırlar.
      Hava sıcaklığı âniden düştüğünde elektrikî uyarıların boşalma nisbeti saniyede 300'e ulaşır ve hamam böceğine bulunduğu vasatın rahat olmadığını bildirir.
      Hava sıcaklığı âniden yükseldiğinde boşalma nisbeti sıfıra düşer. Bacaklıdaki diğer reseptörlerde zemin sıcaklığını hisseder. Bu reseptörler bacak mafsallarında bulunup düşmanlardan korunmada işe yarar. Bulunduğu çevreden malumat toplayan bir diğer organ da gözler olup hamam böceğine ışık miktarı hakkında bilgi gönderip cisimlerin zayıf görüntülerini meydana getirirler.

      Hamam böceklerinin 300 milyon yıl öncesinden günümüze kadar hiç değinmeden gelmesini bir tarafa bırakalım. Bu kadar çeşitli ve mükemmel işitme, besin alma, kendini koruma gibi sistemlerinin acaba genlerin değişmesiyle (mutasyon) gelişmesi ilmen mümkün müdür? Şüphesiz böyle bir hurafe katiyyen kabul edilemez.

      Hamam böceklerinin enteresan olan diğer bir hususiyeti de üreme mekanizmalarıdır. Hamam böcekleri çiftleşmeden önce feromon isimli kimyevî maddeler ifraz ederek dişileri cezbederler. Burada enteresan olan şey, daha önce yumurta bırakmış dişilerin çıkardığı kokular ile hiç yumurta bırakmamış dişilerin ifraz ettiği kokuların farklı olmasıdır. Takriben 30 kadar yumurta ihtiva eden “Ootheca” adlı yumurta kesesi koruyucu bir madde ile kaplanarak kirli sahalara veya çöplüklere bırakılır. Hamam böcekleri yumurta kesesinden çıkarken harika bir işbirliği ve yardımlaşma gösterirler. Ootheca içinde embriyo hâlindeki hamam böceklerinin biri veya ikisi başlangıçta oldukça faâldir. Bu bir iki faâl embriyo diğer bütün embriyoları uyarırlar. Bu metod embriyoların yumurta kesesini parçalayıp dış dünyaya açılmalarına yetecek kadar bir enerji elde etmelerinin aklımıza gelen yegâne şeklidir. Yumurtadan çıkan yavru hamam böcekleri tam bir matemorfoz (başkalaşım) geçirmezler. Exopterygota grubunun diğer böceklerine benzeyen hamam böcekleri bir seri yenileme safhaları geçirirler. Yumurtadan çıktıktan 95 ilâ 225 gün arasında değişebilen bir süre İçinde larva kendini çoğaltacak hâle gelir.

      Kuzey Amerika Hamam böceği (Cryptocercus punctatus) odunluklarda yaşar ve buralarda çürüyen ağaç kabuğu ve dallarla beslenir. Hamam böceği, odunun esas yapı taşı olan selülozu sindirmek için barsaklarında lüzumlu enzimleri yapan protozoonları (bir hücreliler) barındırır. Bu yardıma karşılık sindirilen besinden bir parça da protozoona verilir. Avustralya Hamam böceği Panethsia'nın çoğu tek yaşama yerine toplu halde yaşarlar. Bu topluluk bir erkek ve dişi ile 20-30 tane yavrudan meydana gelmiştir. Kör ve kanatsız hamam böceği Nocticola yer altındaki karınca yuvalarında yaşayıp karıncaların verdiği besinle beslenirler. Filipin hamam böceği olan Prosoplecta cinsi kendilerini düşmanları tarafından yenilmeyen hanımböceği ve diğer böceklere benzeterek düşmanlarından korunur. Bunlar normal donuk hamam böceği rengi yerine parlak renklere sahiptirler. Bu renkler nokta çizgi ve benekler ile süslenmiş olup bu sayede korkunç bir görünüm kazanarak düşmanlardan korunmuş olurlar.

      Bu arada aklımıza şöyle sorular gelebilir. 300 milyon yıldan beri hiç değişmeden gelen bu garip yaratıklar acaba hayalî evrim çarkının hangi dişlisinde takılıp kalmışlar da bir türlü değişmiyorlar? Madem ki bütün canlılar daha basit bir atadan gelişerek geliyor, hamam böceğinin iptidai atası kaç milyon sene önce yaşamış ki 300 milyon yıl önce artık mükemmelliğe karar vererek evrimi tamamlamış ve değişmemeye karar vermiş (!). Diğer omurgalı hayvanlar hamam böceğinden daha mı az mükemmel de hâlâ evrimleri durmamış ve bir türlü durmaya da niyetleri yok(!).
      Doğrusu, çeşitli ilim dalları bu mevzuda el ele omuz omuza (evrim)e hayır derken, öyle anlaşılıyor ki, evrim hamam böceklerine takılıp kalacak

      işte sizlere ilmi yapılmış birkaç araştırma…
      şimdi düşünüyorum bende bu hamam böcekleri nie yıllardır değişmemiş.
      maymun dönmüş insanada bunlar nie camışa dönmedi mesela ??? ;D

    • #46781
      ERTEKİN
      Katılımcı

      işte size yine bu kuramla ilgili çelişkilerden biri daha ???
      Fosiller Evrime Hayır Diyor
      7.jpg
      İngiliz jeolog Adam Sedgewick, 1823 yılında Galler bölgesinde araştırma yaparken, fosilsiz tortul tabakaların üzerine tedricî değil, ani bir geçişle fosilli tortul tabakaların geldiğini belirledi. Bunların çökeldiği dönemi “Kambriyen”, alttaki tabakaların çökeldiği dönemi ise “Prekambriyen” (Kambriyen öncesi) olarak isimlendirdi. Modern yaş tayin metodlarının verdiği rakamlara göre, çökelmeleri yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp 490 milyon yıl önce sona eren Kambriyen tabakaları ilk olarak Galler'de bulunduysa da, yeryüzünde aynı dönemde oluşmuş bütün kayalar Kambriyen sistemine ait olarak kabul edilmektedir (bu yazıda rakamlara matematik doğruluklarından ziyade, canlıların yaratılışındaki öncelik/sonralık münasebetini göstermeleri itibariyle yer verilmiştir).

                                                      Kambrian Dönemi

      SORU : Fosiller, Kambrian doneminde birdenbire fazlalasmislar ve cok hucreli organizmalar birdenbire artmislardir. Halbuki Kambrian oncesi doneme ait hic boyle bir donem ve iz yoktur. Bulunan tum fosiller cok hucrelilerin bir anda Kambrian doneminde yaratildiklarini ortaya koymaktadir.
      YANIT: Ilk bilinen mikrofosiller 3.5 milyar onceye kadar gitmektedirler; yani 3-3.5 milyar yil once evrimlesmekte olan hucre yapilari vardi. Fosil kayitlarinda, cok hucrelilere ait en eski fosil izleri 670 milyon yil onceye dayanmaktadir. Bu da Kambriyan donemden 80 milyon yil onceye denk gelir. Kambriyan donemde, 505-590 milyon yil once, ilk kabuklu organizmalar olusmustur, ornegin brachiopodlarin ve trilobitlerin kabuklari mevcuttu. Bu dayanikli kabuk yapilari, kendilerinden daha once var olan yumusakca yapisindaki cok hucrelilerden cok daha iyi fosillesir ve bugune kadar kalir Pre-Kambriyen donemdeki yumusak vucutlu tum organizmalar fosillesemeden yokolup gitmislerdir. Ama buna ragmen bugun, o doneme ait bazi fosil izlerine de rastlamaktayiz; o doneme ait alglerin, denizanasinin, kurtcuklarin fosillerini bulabilmekteyiz. Ama o devrin kayalari o kadar eskidir ve oylesine deformasyona ugramislardir ki, o kayalarda fosil bulabilmek hemen hemen imkansizdir Cok onemli bir nokta neden, 500 milyon yasinda bir memeli, ya da 100 milyon yasinda bir insan iskeleti bulamadigimizdir. Madem Yaratiliscilara gore, hersey Kambrien donemde birdenbire yaratildi, oyleyse neden trilobitlerle ayni yasta dinozorlar, memeliler, kuslar bulamamaktayiz? Neden Adem'in buyuk buyuk torunlarinin iskeletlerini, Devonian cagda yasamis amfibiyanlarin fosilleriyle ile yanyana goremiyoruz. Bilim adamlari jeolojik caglari ve amfibiyanlardan surungenlere gecisi kafalarindan uydurmamaktadirlar; elde edilen fosiller ve bu fosillerin yaslari, bu gelisimi jeolojik gelisim cizgisinde de ispatlamislardi Fosillerin yaslarina baktiginizda, Evrim Kuramindaki gelisim tamamen desteklenmektedir. Ornegin, Prekambriyen donemde (4 milyar-590 milyon yil once, MYO) bulunan yumusakca, kurtcuk fosillerinden sonra, Kambriyen donemde (505-590 MYO) , trilobitlerin fosillerine rastliyoruz. Sonra Ordovician donemde (438-505 MYO) birden bire memeli fosillerine atlamiyoruz, cenesiz baliklara ait fosiller buluyoruz, ayni donemde ne kuslara, ne amfibiyanlara, ne memelilere ne de dinozorlara ait tek bir iz yok! Sonraki Silurian donemde (438-408 MYO), Ilk ceneli baliklarin fosillerine rastliyoruz. Yani yumusakcalar, kabuklu bocekler, cenesiz baliklar ortaya cikmadan ceneli baliklar ortaya cikmiyor nedense!? Ilk amfibiyan fosillerine, Devonian cagda (408-360 MYO) rastliyoruz, sonra Carboniferous (360-286 MYO) ve Permian (286-248 MYO) donemlerde surungenlerin fosilleriyle karsilasiyoruz, madem Kambriyen donemde surungenler de yaratildi, neden fosil olarak karsimiza cikmak icin yaklasik 200-250 milyon yil bir yere saklandilar ve beklediler? Triassic donemde (248-213 MYO) Ilk dinozorlarin iskeletlerini gormekteyiz. Jurassic Donemde (213-144 MYO) ise ilk kuslar ve dev dinozorlarin fosilleri ve iskeletleri karsimiza cikmakta. Madem tum canlilar ayni anda yaratildi, neden dinozorlar 350 milyon yil bir karanlik kosede gizlenerek beklediler? Daha sonra 65 milyon yil once dinozorlar neden birden bire Sodom ve Gomorrah lanetine ugrayip, tum dunyadan temizlendiler? Neden Dinozorlar sahneden cekilince, memeliler, maymunlar primatlar arttilar. Neden dinozorlara, memelilere, maymunlara, primatlara ait 20 milyon yillik iskeletler buluyoruz da, ayni doneme ait Homo sapiens iskeletine hic rastliyamiyoruz. O zamanki Homo sapienslerin hepsi mi dogaya karisip yok oldu, oyleyse, o zamana ait diger hayvanlarin iskeletleri neden karsimiza cikiyor? Sormaya baslayinca, bilimsel yaratiliscilara sorulacak sorularin ardi arkasi tukenmez!  Harland et al.”A Geologic Time Scale”, 1982, Cambridge Uni. Press 2) J. W. Schopf, “Evolution of the Earliest Cell”, Scientific American, 1978, 239 (3): 110-138 3) Douglas Futuyma, “Evolutionary Biology”, Sinauer, 1998, 4) Tim Berra, “Evolution and the Myth of Creationism”, Stanford University Press, 1990

    • #46782
      ERTEKİN
      Katılımcı

      EVRIM KURAMI NEDIR? EVRIM NEDEN BILIMSEL BIR GERCEKTIR?

      Homo sapiens dusunmeye ve felsefe veya din ile ilgili cikarimlar yapmaya basladigindan beri “Yasamin anlami nedir? Evren'in anlami nedir? Yasam nedir ve nasil baslamistir? Evren sonsuz mudur? Bu evrenin bir baslangici ve yaraticisi var midir? Bu evrendeki olaylari aciklayacak fiziksel yasalar, yasamin gelisimini aciklayabilecek biyolojik yasalar var midir?” gibi sorular sormustur. Dinlerin pek coguna gore, tum evren ve canlilar belli bir amaca yonelik olarak birdenbire yaratilmislardir. Bilim ise, basindan beri, olaylar arasindaki iliskileri ve dunyadaki fenomenleri aciklamak icin, gozlemler yapmak ve bu gozlemleri akilci bir bicimde sentezlemek yontemini gelistirmistir. Bir Tanri'nin olup olmadigi, baslangicta herseyin yaratilip, yaratilmadigi bilimin arastirma konusu icinde degildir. Bilim gozlemleyebildigini yorumlar, fizik, matematik, biyoloji ve kimya bilimlerinin yontemlerini kullanarak sonuclar cikarir ve bu sonuclara inanir; din ise inandigini yorumlar; yani din once inanir, sonra bu konuda yorum yapar.

      Evrende yasamin gelismesi ile ilgili bilimin uzerinde ugrastigi temel sorular sunlardir:
      1) Evren ne zaman nasil baslamistir?
      2) Madde nasil ve ne zaman var olmustur?
      3) Gunes sistemi ve dunya gezegeni ne zaman, nasil olusmustur?
      4) Dunya'da canli maddenin yapi taslari olan organik madde nasil ve ne zaman olusmustur?
      5) Dunya'da ilk hucre sekilleri nasil meydana gelmistir? Ya da dunyada ilk hucre ve organizmalar birdenbire yaratilmislar midir?
      6) Dunya'da genetik bilgiyi tasiyan RNA ve DNA nasil ve ne zaman olusmustur?
      7) Dunya'da ilk cok hucreleri organizmalar, daha sonra bitkiler ve hayvanlar ne zaman ve nasil olusmuslardir?
      8) Homo sapiens nasil ve ne zaman olusmustur? Homo sapiens hayvanlar alemine ait bir biyolojik yapi midir? Yoksa, birdenbire mi bu dunyaya konmustur?

      Evrendeki yasamin belli bir amaca yonelik olmadigi, Tanri'nin Evrim'in gelisimini sekilleyip sekillemedigi, Tanri'nin evrimin olusabilecek kosullarini saglayip saglamadigi konulari bilimin sinirlarinin disina tasmaktadir. Teist Evrim Kurami, bugun biyologlarin ve bilim adamlarinin savunduklari Evrim Kurami ile celismemektedir; yani baslangicta herseyi yaratan bir Tanri, evrimin zemberegini kurmus da olabilir. Fakat “Bilimsel Yaratiliscilik” olarak isimlendirilen ve din kitaplarini kelimesi kelimesine aynen yorumlayan radikal akimin savunduklari ile bilimin bulgulari birbiriyle celismektedir. Bilimsel Yaratilisciliga gore, tum canlilar ayni anda yaklasik 10 000 yil once Tanri tarafindan birdenbire, belli bir dizaynla ve belirli bir amaca yonelik olarak yaratilmislardir. Bugun dunyadaki en yetkin bilim kurumlari ve en yetkin bilim insanlari bu goruse karsidirlar; bu konuda Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi (National Academy of Sciences), cok net olarak bazi gercekleri belirlemis ve bu konuda bir cok kitap yayinlamistir. Benzer bicimde NCSE'nin (National Center for Science Education) yayinladigi, “Voices for Evolution” isimli kitapta pek cok bilim kurumunun bu konuda verdigi bildiriler, deklerasyonlar yer almaktadir. Bugun bilim Evrim Kuraminin gecerliligini kabul etmektedir ( bu konuda, “ABD'de Bilimsel Yaratiliscilik ile Mucadele Eden Kurumlar” isimli bolume bakiniz )

      Yukaridaki sorulari cok kisaca sirasiyla yanitlamak gerekirse:
      Bilimin bulgularina gore Evren, Big Bang (Buyuk Patlama) denen olayla 14-15 milyar yil once baslamistir. Icinde bulundugumuz Samanyolu Galaksisinin yasi ise 9-10 milyar yildir. Madde bu patlama sirasindaki enerji yogunlasmasi sonucu meydana gelmistir. Once Hidrojen ve Hidrojen atomlarinin birlesmesi ile de Helium olusmustur; bu reaksiyonun gelismesinde bile cok buyuk enerji aciga cikar. Bu buyuk enerji yildizlarin yakiti olmus, zamanla bu Evrensel Nukleer firin icinde diger elementler meydana gelmistir. Su anda bilinen 112 elementin 96'si dogada bulunur; 81'i stabildir, geri kalanlar ise radyoaktiftirler, yani radyoaktif bozunuma ugrayarak baska bir elemente donusurler. Dunya gezegeni 4.4-4.5 milyar yil once, meteoritler ise 4.6 milyar yil once meydana gelmislerdir.

      Bugun bilimsel arastirmalarin geldigi nokta, dunyanin ilk kosullarinda inorganik maddelerin birleserek, enerjinin oldugu ortamda, bazi organik maddeleri olusturabilecegidir. Bu konuda kesin bir fikir birligi vardir. Canli maddenin yapi taslari olan organik madde olustuktan sonra, yasamin okyanuslarda, gollerde basladigina ait pek cok kanit bulunmustur; fakat bu baslangicin kendi kendine mi, yoksa uzaydan gelen meteoritlerin tasidigi bakteriler veya protohucreler sayesinde mi gelistigi konusu belirsizdir. Belki her iki kosul da dunyada 3.5 milyar yil once bakteri benzeri tek hucrelilerin gelismesine olanak tanimistir. Dunya'daki kati kabuk 4 milyar yil once meydana gelmistir; organik maddelerin bulundugu bir ortamda oto-katalitik RNA molekullerinin gelisebilecegi ve kendi kendine olusabilecegi gosterilmistir; ayrica primordial RNA'nin uzaydan dunyaya gelme olasiligi da vardir. Daha sonra protohucreler olusmustur. Dunya'da tek hucreli canli yasamin gelisebilmesi yaklasik 2-2.5 milyar yil almistir. Tek hucreli canli yapinin gelisebilmesinin ardindan cok hucreli organizmalar yaklasik 500 milyon yil once meydana gelmislerdir.

      Dunyada yaklasik 500 milyon yil once olusan trilobitler, bocekler, cenesiz baliklardan sonra ceneli baliklar, amfibiyanlar ve onun ardindan da surungenler meydana gelmistir. Bitkiler aleminde de once archae ile baslayan yasam, alglerle devam etmis; sonra ciceksiz bitkiler onlardan sonra da cicekli bitkilerin gelismesiyle surmustur. Yaklasik 65 milyon yil once dev surungenler olan dinozorlarin yokolmasindan sonra memeliler dunya'da artmislar ve dunyanin eko-sistemine uyum saglamislardir. Memelilerdeki gelisim zinciri icinde pek cok hayvanin vucut fizyolojileri, anatomileri, hormonlari, hucre biyokimyalari, norotransmitterleri, hucreler arasi iletisimleri (vb) birbirine cok benzemektedir. Son DNA analizleri ise hayvanlar arasindaki akrabalik hakkinda cok net veriler ortaya koymaktadir. Molekuler biyoloji cok kesin olarak Evrim Kuraminin gecerliligini, turler arasindaki akrabaligin varligini ortaya koymustur; her gecen gun bu konudaki bilgi artmakta ve kanitlar Evrim Kuramini desteklemektedir.

      Bilimin gerek fosil kanitlariyla, gerekse jeolojik kanitlarla ulastigi nokta sudur: Dunya'da yasam bir anda birdenbire baslamamistir; yasam cok uzun bir gelisimin ve evrimin sonucunda meydana gelmistir. Bu basamaklara ait binlerce kanit bulunmus ve binlerce makale yayinlanmistir. Bilimsel Yaratiliscilarin bu konuda soylediklerinin hic bir gecerliligi yoktur. Dunya'da bugun tanimlanip isimlendirilen, 250 bin tur bitki, 100 000 tur fungus (mantar), 1.5-2 milyon tur hayvanin bir anda yaratilmis olduguna dair hic bir kanit bulunamamistir.

      Homo sapiens'in, Australopithecus isimli evrimlesmis bir kuyruksuz maymun (ape)- adam turunden gelistigine dair kanitlar vardir. Antropologlar, Homo'nun Australopithecus'un bir turunden evrimlestigi konusunda bir gorus birligi icindedirler. Homo sapiens'in evrimlesmesi 2 milyon yil ile 50 bin yil once gerceklesmistir, halen de surmektedir. Yani bilimin net verilerine gore, insan birdenbire yaratilarak bu dunyaya konmamistir, tamamen bu dunyadaki ortak atadan gelisen yasamin bir sonucu olarak evrimlesmis, kendisine benzeyen baska atalardan degisime, evrime ugrayarak bu hale gelmistir ve Homo sapiens kendi vucudunda evrimin tum asamalarina ait izleri, bilgileri ve gelisimleri tasimaktadir. Bilimin 21. Yuzyilin basinda soyledigi son soz budur…

    • #46783
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      yine güzel bir araştırma yazısı daha…
      Evrim İnancındaki Boşluklar Ara Fosil Çıkmazları -1-
      Prof.Dr. Arif SARSILMAZ

      Evrim teorisine ‘bilimsellik’ maskesi altında din gibi inandığı hâlde, evrimi tartışan bilim adamlarına ‘anti-bilimsel’ veya ‘gerici’ gibi yaftalar vuranlar, meseleye ideolojik yaklaşan medyanın da desteği ile meydana getirdikleri hava içinde, sanki herkes onlar gibi düşünüp inanmak mecburiyetindeymiş gibi, bütün okullarda evrimin tartışmasız olarak okutulmasını talep etmektedirler. 30 sene önce belki bu talepleri kabul görebilirdi. İlim mahfillerini bütünüyle elinde tutan, bir türlü evrimleşememiş ‘yaşayan fosillerin(!)’ dayatmaları karşısında söz söyleyecek çok az insan da akademik engeller sebebiyle, baskı ve tehditler karşısında susabiliyordu. Bugün ise işler tam tersine dönmüş durumda. Doktoralarını yurtdışındaki kaliteli üniversitelerde yapan birçok genç bilim adamı, üniversitelerde ilmî hakikatleri bu köhnemiş fikirlere karşı artık cesaretle söyleyebilmektedir.

      Başta ABD olmak üzere birçok ülkede evrime aykırı sesler gizlenemez bir duruma gelince, çeşitli vakıf ve müesseselerin bünyelerinde açılan araştırma kuruluşlarında birçok bilim adamı konu üzerinde serbestçe araştırmalar yapmış ve evrime aykırı buluşlarını hür bir şekilde ifade etmişlerdir. Ülkemiz üniversitelerindeki temel temayül de bu gelişmelere paralellik arz etmiştir.

      Evrim, sadece ateist düşünce adına inatla savunulan bir faraziye olduğu hâlde, onu bir kanun gibi takdim edenlerin dayandıklarını iddia ettikleri bilim, her gün yeni deney ve keşiflerle bunun tam aksini söylemektedir. Evrime bir dinî inanç gibi sarılanlar ise, bu yıpranmış inançlarını savunmak için akla hayale gelmedik gülünç iddialarla ortaya çıkmaktadırlar.

      Evrimcilerin bu iddialarının ne kadar esassız ve gülünç olduklarını göstermek için, öncelikle (seri birkaç yazıyla) hayvan grupları arasında geçiş fosillerinin olup olamayacağı hususunu ele alabiliriz.

      ‘Geçiş fosili’ veya ‘ara fosil’ dendiğinde anlaşılması gereken şudur: Bulacağımız fosilin bazı karakterleri daha geride kaldığı iddia edilen eski ataya; bazı karakterlerinin de yeni evrimleştiği iddia edilen ve jeolojik yaş olarak daha genç olan gruba ait olmalıdır. Fakat hangi özelliklerinin eski ataya, hangi özelliklerin yeni evrimleşecek gruba ne nispette benzeyeceği hususunda evrimcilerin herhangi bir fikri yoktur. Gelişme merdiveninin kaçıncı basamağına ait bir fosil bulunmalıdır? Evrim çok yaygın bir hâdise olduğuna göre, bir canlı grubu nihaî şekline evrimleşmeden(!) önce, ya çok sayıda ara kademelerden geçmesi gerekecek; yahut kertenkele yumurtasından civciv çıkması gibi, hiç ara fosil meydana getirmeden çok süratli ve köklü bir değişiklik geçirmesi gerekecektir.

      Klâsik Darwinci anlayışla evrimin yavaş sürdüğünü ve çok sayıda ara canlının meydana geldiğini kabul ettiğimiz takdirde, bir canlı grubundan diğerine geçinceye kadar değişik derecelerde evrimleşmiş türlere ait çeşitli organların ilk basit hâllerinden, en gelişmiş güçlü hâllerine kadar seriler hâlinde organların fosil materyelle desteklenmesi gerekir. Bir balığın yüzgecinin yavaş yavaş ayak olduğunu veya bir kertenkelenin bacağının yavaş yavaş kanada dönüştüğünü gösteren seri fosillerin bulunması gerekir ki, bunlarda henüz gösterilmemiştir.

      Sadece bir ayak veya kanat için bu kadar çok geçiş fosillerine ihtiyaç varken, vücudun diğer organ ve sistemlerindeki değişiklikleri de hesaba kattığımızda, bulacağımız fosiller üzerinde birçok karakterin mozaik deseni şeklinde yerleşmiş olması gerekir. Evrimcilere göre bütün bu değişiklikler tabiî seleksiyon ve mutasyon neticesinde tesadüfen(!) ortaya çıkacağından, bulunacak herhangi bir geçiş fosili tam bir karakterler mozayiği olacaktır. Kuyruğu farklı bir gelişmişlik derecesinde, ön ayakları ayrı, arka ayakları ayrı, omurgası ayrı, kafatası ayrı gelişmişlik derecelerinde fosillerin bulunması gerekmektedir.

      Tesadüfî değişmeler üzerine kurulan bu evrimci mantığı yürüttüğümüz takdirde her zaman bizim istediğimiz değişikliklerin olmayacağı da aşikârdır. Birkaç tesadüfî mutasyon art arda gelerek bacağı kanat hâline dönüştürüyorken, tam aksi yönde ortaya çıkan bir mutasyon bütün yapılanı ters-yüz edebilecektir. Ayrıca bu değişikliklerin her bakımdan mükemmel çalıştırılan bir canlı sistem üzerinde ortaya çıktığını unutmayalım. Tesadüfen oluşan bir değişiklikle daha mükemmel hâle gelmiş bir organın ortaya çıkması mantıken muhaldir. Aksine, mükemmel bir sisteme yapılan rastgele müdahalelerin onu bozduğunu ve işe yaramaz hâle getirdiğini herkes bilmektedir.

      Yarım veya çeyrek gelişmiş bir uzuv, hayvanın evrimleşmesi yerine, fonksiyonlarını hakkıyla yerine getiremediğinden ölümüne sebep olacaktır. Yukarıda zikredilen bacağın kanada dönüşmesi misâli yerine, hâdiseye daha hayatî olan kalb, böbrek, akciğer gibi iç organlar zaviyesinden bakıldığında problem iyice içinden çıkılmaz hâle gelecektir. Bu hususu izah için değişik hayvan grupları arasında geçiş olup olamayacağına ait bazı örnekler üzerinde fikir yürütebiliriz.

      Kara hayatından su hayatına geçiş mümkün mü?
      Kara hayatının kendine has şartları, tatlı su ve deniz hayatının ise çok daha farklı şartları vardır. Karada vücut su kaybetme ve kuruma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu yüzden karada yaşayan hayvanların ya derileri su kaybına mâni olucu kuru ve sert keratin tabaka ile korunur veya hayvanlar kurumamak için, kara kurbağaları gibi, su kenarlarında nemli taş altlarında, oyuk ve kovuklarda gizlenmelidir. Kara hayvanları yerçekimine karşı hareket edebilmek için daha güçlü bacaklara sahip olmalıdır. Su hayatında, kuruma tehlikesi yoktur; fakat hayvanlar, vücutlarına tuz girmesi (deniz balıklarında) veya aşırı tuz kaybetme (tatlısu balıklarında) tehlikesine mârûzdurlar. Ayrıca suda yaşayan canlıların yüzme için gerekli hidrodinamik vücut ve yüzgeç şekillerinin de karadaki hayvanların bacak şekillerinden farklı olmaları gerekir. Halbuki sadece dış morfoloji açısından baktığımızda bile, deriye ait bezlerden, yüzgeç ve bacaklardaki farklı kaslanmalara kadar, iki farklı ortama ait özelliklerin her birinin, o ortamda yaşayan hayvanın bütün şartlarının dikkate alınarak yaratıldığını görüyoruz.
      denizyildiz.jpg
      En küçük bir organa ait dokular bile DNA üzerindeki genetik kodla belirlenmiştir. Meydana gelebilecek bütün değişikliklerin önce bilgi plânında hayvanın ya zigotunda (döllenmiş yumurtasında), yahut sperm ve yumurtasında ayrı ayrı ortaya çıkması gerekir. Meselâ sadece vücut içi su ve tuz dengesi için bile, böbrek nefronlarının, karadakinden tam farklı bir yapıya kavuşabilmesi için, hayvanın bütün yapısından haberdâr olunmasını gerektiren çok geniş bir bilgi birikimi ve bu bilgiyi uygulayabilecek bir kudret gerekir. Bugünkü fizyoloji bilgimizle ancak anlayabildiğimiz bir özelliğin bütün genetik sistemi bozmadan ve diğer özelliklerle uyum içinde dönüşebilmesi için, evrimcilerin tek dayanağı tesadüfî mutasyonlardır. Sadece böbreklerin değişmesi için gerekli kaç tane isabetli ve kontrollü mutasyon gerekeceğini ise, hesaplamaktan aciziz. Çünkü böbreklerde oluşabilecek tesadüfî bir mutasyon böbreğin normal işleyişini bozarak, canlının hayatını tehlikeye sokar veya en hafifinden hiçbir işe yaramaz.
      balinek.jpg
      Halbuki sadece böbrek tüpçüklerinin değişmesi yeterli de değildir. Karadan suya geçişte gerekli olan solunum yollarının ve akciğerlerin yapısı, kalbin başta solunum organları ve beyin olmak üzere ilgili bütün organlara uygun damarlanma özellikleri, kasların herbirinin uygun kemiklerdeki, en verimli olacak noktalara bağlanmaları gibi pek çok hassas hesapları gerektiren değişikliklerin de aynı anda gerçekleşmesi gerekmektedir. Zîrâ bir sisteme tesir edecek ve onu bir seviyeden başka bir seviyeye geçirecek bütün değişiklikler aynı anda olmazsa, sistem işleyeşini sürdüremez. Bu durumda DNA üzerinde aynı anda gerçekleşmesi gereken yüzlerce isabetli mutasyondan söz edilmesi gerekir.

      Bütün bunlardan sonra karadan suya geçtiği iddia edilen balinanın karada yaşarken niçin canı denize geçmek istemiş, bunu da anlamak çok zordur. Çünkü zaten karada yaşıyorken bütün organlarının ve vücut şeklinin karaya uygun olması gerekirdi ve gerçekten bugün karada yaşayan hayvanlara dikkatle baktığımızda hiçbirinde eksik veya fazla bir organ görmüyoruz. Her hayvan sahip kılındığı organlarıyla, içinde yaratıldığı ortama en uygun tarzda yaşıyor. Şâyet herhangi bir mutasyonla bir organında değişiklik olsa, zavallı hayvan zaten ölecektir. Muhal farz, diyelim ki fil gibi bir kara hayvanında denizde yaşamaya uygun biçimde tesadüfen yüzgeçler gelişti. Bu yüzgeçler o hayvan için bir avantaj değil, tam aksine dezavantaj olacak ve daha yavru hâlindeyken, kaçamadığı için avcı hayvanlara yem olacaktır.

      Bu kadar zahmete girip, kırk dereden su getirerek, evrimi ispatlamaya çalışanların ne kadar çürük ve esassız deliller peşinde koştuklarını birkaç misâl ile anlatmaya çalıştık. Bunun yerine kudreti ve ilmi sonsuz bir Rabbi Rahîm’in binlerce isminin tecellisi olarak kusursuz bir yaratılışı kabul etmek ne kadar kolay değil mi?

      Evrim İnancındaki Boşluklar Ara Fosil Çıkmazları -2-

      Karada yaşayan bir memeli hayvanın yavrusu başı önde doğar ve bu yavru bir müddet sonra da annesini emmeye başlar. Denizde yaşayan balina ve yunus gibi memelilerin yavruları ise, karada yaşayanların tam tersi bir şekilde dünyaya gelir. Bu yavruların önce kuyrukları ve vücutlarının arka kısmı, en son başları dışarı çıkar. Eğer bu yavrular karada yaşayan memelilerde olduğu gibi başları önde doğsaydı, henüz hiç nefes almamış yavru, su içinde nefes alamayacağından boğulacaktı. Karada annesini emen bir yavru ile, denizde emen bir yavrunun karşılaşacağı güçlükler farklıdır. Denizde annesini emmeye çalışan bir memeli hayvanın ağzına su dolmaması ve nefessiz kalıp ölmemesi için, burnunda özel kapakların gelişmesi, ağzının bir vantuz gibi yapışması gerekir. Karada yürümek için yapılmış ayakların su içinde yüzgeç hâline dönüşmesi için, kemiklerinde ve kaslarında ortaya çıkması gereken tesadüfî değişikliklerin nasıl yönlendirileceği hususunu zavallı hayvana yüklersek, çok büyük haksızlık etmiş olmaz mıyız? Şâyet bu kadar çok tesadüfî mutasyonun bir anda olabileceğini kabul ederseniz, kertenkele yumurtasından kuş çıkmasını veya ineğin fok balığı doğurduğunu kabul etmişsiniz demektir. Bu durumun çok fazla muhal olduğunu gören evrimciler, ister istemez bu geçişin kademeli olduğunu düşünmek zorunda kalmaktadırlar. Fakat bu durumda da her kademedeki geçiş canlısının hayatını sürdürebilmesi için eksik veya fazla organla değil, tam gerekli organlarla dünyaya gelmesi gerekir ki, bu canlıya da geçiş formu denemez. Bu durumda sistem içinde iki farklı modelin birbiriyle intibak ettirilmesi gibi çok güç bir problem ortaya çıkar. Ayrıca bir hedefe doğru yönlendirilmiş değişikliklerin başlangıçtan itibaren küllî bir irade ve şuurla yürütülmesi gerekir ki, böyle bir anlayışı evrimciler zaten kabul etmemektedir.

      Evrim İnancındaki Boşluklar Ara Fosil Çıkmazları -2-
      Bugün yaşayan ve isim verilerek taksonomik sistematiğe dâhil edilen hayvan türü sayısı yaklaşık iki milyon, bulunması muhtemel tür sayısı da on milyon kabul edilirse, çok basit bir mantıkla, bu kadar türün tek hücreli bir canlıdan zaman içinde tesadüfî mutasyonlar ve tabiî seleksiyonla “türerken” milyonlarca geçiş formu bırakması gerektiği ortaya çıkar.

      Meselâ, birbirine kısmen yakın sistematik gruplarda bulunduğu kabul edilen iki türü ele alalım; memelilerin böcekçiller takımından (insectivora) köstebek ile, yırtıcılar takımından (carnivora) kedi arasında bir geçişi veya ikisi için ortak bir atayı tahayyül edelim. Sadece iskelet ve kas sistemi açısından bile yüz kadar fark sayılabilir. Diş yapıları, sindirim boruları ve duyu organlarındaki hususiyetlere kadar bütün farklılıklar düşünüldüğünde, her türün kendine has karakter sayısının binleri bulduğu görülür. Bu rakam ilk anda mübalağalı görünebilir. Kabaca bakıldığında, her iki hayvanın da iki gözü, iki kulağı, dört bacağı, omurgaları, beyni, midesi, bağırsağı vs olduğundan, “iki türün birbirinden pek farkı yok.” diye de düşünülebilir. Halbuki bir hayvan sistematikçisinin gözüyle bakıldığında, yani teferruata inildiğinde, farklılıklar bir anda yüzlere, binlere çıkar. Köstebek ile kedinin ayakları veya dişleri karşılaştırıldığında, birinin toprağı kazmak için kürek, diğerinin av yakalamak için pençe şeklinde hususi yapılarının olduğu görülür. Buna bağlı olarak kemik ve kas yapıları ve bunların fonksiyonları farklılık arz eder. Keza ağızlarındaki diş serileri de çok farklı olup, yırtıcılara has olan “canin” dişler (köpek dişi) köstebekte yoktur. Sürekli karanlık ortamda yaşayan köstebeğin görme duyusu, kedininkiyle aynı ışık şartlarında aynı kapasite ve işleyişe sahip değildir. Her bir tür, bulunduğu ortama, beslenme tarzına ve bunların gerektirdiği davranışlara uygun organ ve sistemlerle techiz edilmiştir. Bütün farklılıklar aynı anda birlikte var ise, o türün fertleri en uygun yaşama imkânına sahip demektir ki, tabiata bakıldığında her bir türün halihazırdaki durumu bunu göstermektedir (kendisine “ara form” dedirtecek bir “yarı evrim” aşamasında ve rahat yaşayamayan hiçbir tür görülmemektedir). Neticede, her bir farklı organ yapısının ait olduğu organizmayla “olmazsa olmaz” cinsinden bir sistemik bütünlük arz ettiği, her bir türün de ekosistemiyle tam bir uyum gösterdiği göz önüne alındığında, bunun hususi bir tercih, dolayısıyla özel bir yaratılış mânâsına geldiği açıkça ortaya çıkar.

      36.jpg

      Evrim teorisinin kabulüne göre bunlar ortak bir atadan geldiyse, ayrıldıkları noktadan itibaren birbirlerinden “tedricen” farklılaştıklarını gösteren onlarca geçiş fosilinin mevcut olması, bunların da birçok karakter bakımından her iki türe ait özellikleri bir arada bulundurması gerekirdi. Zaman içinde bu ara fosillerin sahip olduğu özellikler giderek birbirinden farklılaşacak ve sonraki (daha genç) fosillerde tamamen farklı iki tür olan kedi ile köstebek birbirlerinden ayrı gruplar şeklinde ortaya çıkacaktı. Fakat bu senaryoya rağmen, tabiatta böyle bir duruma rastlanmıyor. Kedi ile köstebek türleri ile bunların hayalî ortak ataları arasında geçiş formları olarak nitelendirilebilecek fosiller bir buçuk asırdan beri devam edegelen hırslı ve şuurlu aramalara rağmen bulunamıyor.
      37.jpg
      Yukarıdaki örnek, yaşayan bütün türler için düşünüldüğünde, milyonlarca ara formun paleontoloji koleksiyonlarını doldurması beklenirdi. Bu koleksiyonlar yine dolu, ama yaşayan hayvanların (deniz yıldızı, balık vs.) veya nesli tükenmiş hayvanların (dinozorlar gibi) taşlaşmış kalıntılarından başka bir şey olmayan bu fosiller arasında, geçiş özelliği gösteren ara fosilleri göremiyoruz. Memelilerden uçan bir tür olan yarasa ile koşan bir tür olan geyiği, yüzen bir deniz memelisi olan yunusu, ağaca tırmanan bir tür olan “tembel hayvan”ı, toprağı kazan bir yer sincabını kağıt üzerindeki şemalarda, geriye doğru kesikli çizgilerle giderek aynı atada birleştirmek kolay olsa da, tabiatta bu çizimlerin birebir karşılığını ve ortak atalar arasında olması gereken yüzlerce geçiş formunu göstermek mümkün olamamaktadır.

      Yukarıda, aynı sınıfa (memeliler) dâhil olan, dolayısıyla, solunum, dolaşım, boşaltım ve üreme gibi birçok sisteminin temel fonksiyonu benzerlik gösteren iki hayvanı örnek verdik. Balık ile kurbağa, kurbağa ile kertenkele veya kertenkele ile kuş gibi, her biri kendi ekosistemi içinde yukarıdaki hayatî fonksiyonlara en ideal şekilde sahip olan gruplar arasındaki, daha köklü geçişleri tahayyül ettiğimizde, bu konuda konuşurken âzamî dikkat gösterilmesi gerektiği anlaşılır.

      Dünyadaki bilinen fosil türlerinin % 20’sinin örneklerini barındıran Chicago’daki Field Museum’un müdürü David Raup’a göre, bilgiler Darwin’in iddia ettiği gibi, bir türü diğerine bağlayan sayısız ara formun yer aldığı, yavaş yavaş, adım adım bir evrim olduğu düşüncesini hiçbir şekilde desteklemiyor: “Çoğu kişi fosillerin Darwinci yorumları desteklediğini zanneder…. Darwin’den bu yana 120 yıl geçti ve fosillerle ilgili bilgilerimiz fevkalâde genişledi… Ama gariptir ki, bugün evrimle ilgili bir değişimi destekleyen örnekler Darwin’in zamanından daha azdır.”1 Fosilli tabakalarda geçiş veya ata formların tamamen yokluğu birçok paleontoloji otoritesi tarafından bunların en çarpıcı özelliklerinden birisi olarak kabul edilmektedir. British Museum’un bir yayınında da, ele alınan fosillerden hiçbirinin bir diğerinin atası olmadığı belirtilmektedir.

      Fosilli tabakaların genel karakteri, G.G. Simpson tarafından sunulan bir makalede etraflı şekilde özetlenmektedir: “Aralıkların en çarpıcı özelliklerinden biri yeni tiplerin büyük kısmının âni zuhurudur. Tortul kaya tabakalarında fosiller oldukça karmaşık formlarda ortaya çıkmışlardır. Denizanaları, yumuşakçalar, süngerler, eklembacaklı kabuklular ve diğer omurgasızların tamamı Paleozoik dönemde hep birlikte bulunmuşlardır; işte problem bu noktada başlamaktadır. Saha araştırması yapan uzmanlar hayatın bu kadarcık bir komplekslik seviyesine bile evrimle gelebilmesinin en azından bir milyar yıl alacağını tahmin etmektedirler. Dolayısıyla paleozoik öncesi kaya oluşumlarında da yaygın şekilde fosil ataların bulunması gerekir. Fakat durum böyle değildir.”2 Bu itiraflar da geçiş konumundaki ara fosillerin bulunmadığını açıkça göstermektedir.

      Modern yaş tayin metotlarına göre, çökelmeleri yaklaşık 540 milyon yıl önce başlayıp 490 milyon yıl önce sona eren Kambriyen tabakalarının başlangıcı, ilk trilobit fosillerinin bulunduğu tabaka seviyesi kabul edilir. (Trilobitler yaklaşık 550 ilâ 440 milyon yıl öncesi arasında yaşadıkları zannedilen ve bugünkü tesbih böceklerine benzeyen ilk eklem bacaklı hayvanlardır).

      Eğer Darwin haklı olmuş olsaydı, Kambriyenin en alt tabakalarındaki kompleks yapılı yaratıkların ortaya çıkması için, ondan önce basit haberci yaratıkların yer aldığı ve giderek karmaşık yapılı canlılara doğru dönüşüp çeşitlendiği uzun bir evrim periyodunun geçmesi gerekecekti. Darwin, teorisine yöneltilen bu en ciddi tenkidi asla delillerle yalanlayamamıştır. Bunun yerine, fosil kayıtların noksanlığı karşısında söylenip durmuş ve yeryüzünün her tarafında ilk trilobitli tabakaların hemen altında eksik bir tabakalar serisi olduğuna inanmıştır.

      Bugün Prekambriyen/Kambriyen sınırının yaşı 543 milyon yıl, en eski trilobit fosillerininki ise 522 milyon yıl olarak hesaplanmaktadır. Dolayısıyla 543 milyon yıl ile 522 milyon yıl arasındaki 21 milyon yıllık dönem bütün dünya üzerinde boş ve fosilsiz görülmektedir. Gezegenimiz bugün kabul edilen (ve doğruluğu hâlâ tartışılan) yaşına göre ilk 3,5 milyar yılında hayvan hayatı henüz yaratılmamıştı. Yaklaşık ilk dört milyar yıla dâir ise, açık bir fosil kaydı bulunmamaktadır. Fakat, yaklaşık 550 milyon yıl önce, okyanuslarda oldukça hacimli ve çok çeşitli iri hayvanların yaratıldığı tahmin edilmektedir. Bu, âni denebilecek kadar süratli olan yaratılış mu’cizesi, hâlen çözülmesi en zor biyolojik hâdiselerden biri olarak Kambriyen patlaması olarak isimlendirilmektedir. Çok kısa bir zaman aralığında eklem bacaklılar, yumuşakçalar, deniz yıldızları ve bazı iskeletli hayvanların, fosil kayıtlarına ilk giren canlılar olduğu ve yeryüzünün çok sayıda omurgasız deniz hayvanına sahip bir gezegen konumuna getirildiği anlaşılmaktadır.

      Darwin’in teorisi eğer doğruysa, ilk fosiller bir trilobitten daha basit olmalıydı. Fakat, dünyanın diğer birçok yerinde ilk fosiller, fosilsiz tabaka serisinin en üstünde bulunan trilobitlerdir. Bu durum, kompleks yapılı hayvanların yeryüzünde evrim öncüleri olmaksızın yaratıldıklarını göstermektedir. Büyük omurgasız şubelerinin büyük bölümünün basit (gibi) görünen temsilcileri, yaklaşık altı yüz milyon yıl önce, Kambriyen döneminin kısa bir aralığını temsil eden tabakalarda bulunuyorlardı. Kambriyenden önceki yüz milyonlarca yıl zarfında çökelen ve büyük şubeler arasındaki eksik halkaları ihtiva edebilecek olan tabakalar ise neredeyse hiçbir hayvan fosili bulundurmuyordu. Eğer bir zamanlar geçiş tipleri mevcut idiyse, bunların fosilleri Prekambriyen öncesine ait tabakalarda bulunmalıydı.

      Darwin’in savunması ne kadar geçerlidir?
      Darwin’in döneminde fosilli tabakaların sadece çok küçük bir kısmı incelenmişti ve meslekten paleontologların sayısı henüz çok azdı. Yeryüzünün birçok bölgesine gidilmemişti; Asya, Avustralya ve Afrika’nın uçsuz bucaksız bölgeleri bâkirdi. Darwin kendi döneminde fosilli tabakaların ancak çok küçük bir kısmının incelenmiş olduğu konusunda ısrar ediyor, geçiş halkalarının bulunmayışının evrim ile telif edilemeyeceğini ileri süren muhaliflerini göğüslemeye çalışıyor, birçok eksik halkanın yer altında gömülü olduğunu ve keşfedilmeyi beklediğini belirtiyordu. Gerçekten, yeryüzünün keşfedilmemiş kısımlarında canlı eksik halkalar bulma ihtimali mevcut idiyse de, esas ümit fosillere bağlanmış durumdaydı. Fosilli tabakalarda eksik halka arayışı daima devam etti. Paleontoloji faaliyeti öyle bir noktaya geldi ki, bu disiplindeki çalışmaların muhtemelen çok büyük kısmı 1860’tan bu yana gerçekleştirildi. Bugün sınıflandırılmış yüzbinlerce fosil türünün sadece çok küçük bir kısmı Darwin tarafından biliniyordu. Bugün ise bütün kıtalardaki hayvanların geçmişteki fosillerinin hemen hemen tamamına yakını bulunmuştur. Fakat o günden bu yana keşfedilen bütün fosiller geçiş veya ata türlere ait olmayıp, ya bugün yaşayanlara benzer, yahut o gün için yeni yaratılmış türlere veya hiçbir yakınlık münasebeti arz etmeyen, tamamen farklı sistematik kategorilerdeki türlere aittir.

      Bitki ara fosilleri var mı?
      Bu durum bitkiler için de geçerlidir. Bütün büyük grupların ilk temsilcileri, çok farklı hususiyetlere sahip bitkiler şeklinde yaratılmış olarak tortul tabakalarda âniden ortaya çıkmaktadır. Bunlardan biri, jeologların Kretase olarak adlandırdıkları (yaklaşık 130 milyon yıl ile 65 milyon öncesi arasındaki) döneme ait olan kapalı tohumlulardır (Angiospermler). Kambriyen kayaçlarında hayvan gruplarının âni ortaya çıkışı gibi, kapalı tohumluların birden görünmesi de Darwin’in zamanından beri bütün izah çabalarına direnen bir durumdur. Kapalı tohumlular, günümüze kadar değişme geçirmeksizin varlıklarını devam ettiren farklı sınıflar şeklinde yaratılmış, ilk ortaya çıkışlarını takiben kısa bir zaman aralığında yeryüzü bitki örtüsü yenilenmiştir. Bu âni ortaya çıkış Darwin’i endişelendiriyordu. Hooker’a yazdığı bir mektupta, “Bitkiler âleminin tarihinde hiçbir şey, yüksek yapılı bitkilerin âni şekilde gelişmesinden daha olağanüstü değildir.” diyordu.

      Balıklarla amfibiler ortak atadan gelebilir mi?
      Balıkların menşei ve atalarının hangi hayvan olduğu konusu, “Yaratılış”ı kabullenmek istemeyen evrimciler açısından esrarını hâlâ devam ettirmektedir. Mevcut fosillere göre yaklaşık dört yüz milyon yıl önce, bilinen balık gruplarının büyük bir kısmı kısa bir zaman zarfında ortaya çıkmış görünüyorlar. İlk zuhurlarında bunlar da önceki canlı gruplarından farklı ve izole durumdadırlar. Paleontolojinin tanıttığı hiçbir balık grubu, bir diğerinin atası olarak sınıflandırılamamaktadır; bunların hepsi aynı değerde olup, asla ata veya torun değildir. Âlemlerin Rabbi ilim, hikmet, irade ve kudretinin sınırsızlığını, sonsuz denebilecek sayı ve çeşitte mahlûkları (aynı zamanda birer san’at eseri hüviyetiyle) yaratarak göstermektedir.

      Fosilli tabakalarda geçiş formlarının olmayışı, kendine ait hususiyetlere sahip olan (fakat farazî atasında bunlar bulunmayan) bir grubun durumunda da açıkça kendini göstermektedir. Meselâ evrime göre balıktan amfibilere (hem suda hem karada yaşayabilen kurbağalar gibi organizmalar) geçişi ele alalım. İkisi arasındaki yapı ve fonksiyon farklılıkları o kadar fazladır ki, yavaş bir değişmenin oluşması milyonlarca yıl alacak ve tabii bu arada, balıklarla amfibiler arasında bağ kuracak sayısız ara formun ortaya çıkması gerekecektir. Fakat, bunlar hiçbir yerde bulunamamaktadır.

      Üç yüz elli milyon yıl önce, temsilcileri bugüne ulaşmayan çok sayıda eski amfibiyen grubu elli milyon yıla yayılan bir periyotta varlık sahnesine çıkmıştır, ve ilk amfibi, karada rahatlıkla hareket edebilecek normal tetrapod (dört ayaklı) tipte ön ve arka ayaklara sahiptir; yani kara hayatına tam olarak hazırdır, bir geçiş formunu temsil etmemektedir; bunu fosillerden anlıyoruz. Yine her grup ilk göründüğü andan itibaren farklı ve izole durumdadır ve hiçbir grup bir diğerinin atası olarak değerlendirilememektedir.

      Balıklarla amfibilerin anatomik yapısı arasında geçiş formlarıyla birleştirilemeyecek kadar temel bir farklılık vardır: Yaşayan veya fosil hâldeki bütün balıkların kalça kemerleri küçüktür ve kas içine gömülüdür. Kalça kemerleri ile omurga arasında herhangi bir eklem bulunmamaktadır. Çünkü balıklarda kalça kemerlerinin vücudun ağırlığını taşımasına ihtiyaç yoktur. Diğer taraftan, yaşayan veya fosil hâldeki dört ayaklı amfibilerde ise kalça kemerleri çok geniştir, omurgaya sıkıca bağlanmıştır; işte bir hayvanın yürümek için sahip olması gereken anatomik yapı budur. Arada hiçbir geçiş formu da bulunmamaktadır.

      Crossopterygii (lobyüzgeçliler) balıkların yüzgeçleri ile nesli tükenmiş olduğu için, yarı balık-yarı sürüngen olduğu iddia edilen Ichtyostega’ların ayakları arasında da bu soruyu tekrar tekrar sorduracak kadar büyük bir anatomik farklılık vardır: Bir öncekinden sonrakine geçiş için olması gereken milyonlarca ara form nerededir? Geçiş formları yoktur. İlk amfibiyen, karada rahat hareket edebilecek normal dört ayaklı tipte ön ve arka ayaklara sahip olarak yaratılmıştır.

      Omurgasızlardan omurgalılara geçiş mümkün mü?
      En büyük problemlerden birisi de omurgasız hayvanlardan, omurgalı hayvanlara geçişin izah edilemeyişidir. Zîrâ omurgasızlar ile omurgalı hayvanlar birbirlerinden tamamen farklı vücut plânına ve organlara sahiptirler. Bu farklılık o kadar büyüktür ki, asla tedrici olarak gelişen ara formlarla aradaki uçurumun kapatılması imkânı yoktur. Omurgasız hayvanların büyük bir kısmı (arthropodlar, echinodermatlar, mollusca’nın bir kısmı) kitin veya kalsiyum karbonattan vücudu kabuk gibi saran bir dış iskelete sahip, bir kısmı da (annelidler, coelenteratlar ve birçok küçük filumlar) iskeletsiz yumuşak hayvanlardır. Omurgalılar ise kemik veya kıkırdaktan iç iskelete sahiptir. Bu iskelet yapıları sebebiyle kaslar, omurgasızlardaki dış iskeleti içten sararken, omurgalılarda kaslar içteki iskeleti dıştan saracak şekilde bir plânla yaratılmışlardır. Dolayısıyla omurgasız bir hayvanın, omurgalıya dönüşmesi hayvanın içinin dışarı döndürülmesi gibi ters bir işlemi gerektirir.

      Ayrıca omurgalılardaki merkezî sinir sistemi ile omurgasızlardaki ip merdiveni ve diffüz sinir sistemleri arasında tedrici bir geçiş hayal edilemez. Omurgasızların kendi şubeleri arasındaki göz tipleri arasında bile herhangi bir geçiş fosili yoktur. Solucanlardaki fotoreseptörler ve böceklerdeki petek gözler ile ahtapottaki kamera tarzındaki göz arasında nasıl bir tedrici geçiş olabilir ki? Benzer şekilde bütün sistemler için her biri birer makale mevzuu olabilecek çok büyük değişiklikler gerektiren farklılıklar vardır. Omurgasızlarda açık dolaşım, omurgalılarda kapalı dolaşım; omurgasızlarda boşaltım için tüp şeklindeki nephridial organlar, omurgalılarda böbrekler; omurgasızlarda tek tabakalı vücut örtüsü, omurgalılarda iki tabakalı deri; omurgasızlarda solunum için trake ve genişlemiş vücut yüzeylerinin teşkil ettiği ektodermal solungaçlar, omurgalılarda ise torba şeklinde akciğerler ve endodermal orjinli solungaçlar gibi birbirinden çok farklı organlar, omurgasızlar ile omurgalılar arasında tesadüfî mutasyonlarla gelişen organlara sahip geçiş fosillerini imkânsız kılmaktadır. Zaten pratikte de böyle fosiller bulunamamıştır.

      __________________

      Dipnotlar
      1. RAUP, D. (1979): Conflicts between Darwin and Paleontology, Field Musum of Natural History Bulletin, V. 50. No. 1. 1979, pp. 22-29.
      2. SIMPSON, G.G. (1961): The Major Features of Evolution. Columbia University Press, New York, pp.359-360.

    • #46784
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      İmkânsızı iddia eden evrimciler

      Evrime inananlar: “Madem hayvanlarda ve insanlarda aynı genler var, öyleyse insan hayvanlardan evrimleşerek gelişmiştir(!)” iddiasındadır. Bu, şuna benzer: Teknolojiden ve bilgisayardan habersiz bir insan, modern bir şehre geliyor ve çeşitli dijital âletler görüyor: saat, hesap makinesi, bilgisayar, cep telefonu… Bunları incelediğinde hepsinin benzer ve aynı özellikleri taşıdığını, 0(sıfır) – 1(bir) prensibiyle iş gördüğünü ve merkezi bir işlemci birimine sahip olduğunu fark ediyor. Öyleyse diyor: “Bu hesap makinesi bu saatten, bu bilgisayar da bu hesap makinesinden evrimleşmiştir.” Bütün bu işleri plânlayan ve inşa edenlerin bilgilerini ve gayretlerini yok sayarak: “Bu âletlerin hepsi çeşitli tesadüfler sonucunda birbirlerinden evrimleşmiştir.” diyor.
      Bu hususta evrimcilerin açıklayamadığı diğer bir husus da, entropi kanunudur. Bu prensibe göre dışarıdan düzenli enerji almayan kompleks sistemler, bozulmaya doğru gider. Hiçbir zaman için basit bir sistem, kendi kendine kompleks bir sistemi doğurmaz. Ama evrimcilere göre basit sistemler, kompleks ve mükemmel sistemler doğurmaktadır.

      Çıldırtan ihtimal hesapları

      Evrimcilerin diğer bir çıkmazı da, yeni bir genin tesadüfen meydana gelmesinin ihtimal dahilinde olmamasıdır. Bildiğimiz gibi en küçük genler 100 civarında nükleotidden yapılmışken, binlerce nükleotidden yapılmış genler de vardır. En basitinden 100 nükleotidden oluşan bir geni düşündüğümüzde, 100 nükleotid için 4100 değişik sıralanma ihtimali vardır. Bunlardan sadece bizim aradığımız nitelikte bir genin ortaya çıkması için, 2×499 kadar deneme yapmak gerekir (60 basamaklı bir sayı). Bu kadar ihtimali denemek isteseniz ve her saniyede bir deneme yapsanız, bırakın dünyanın 5 milyar yıl yaşını, kâinatın 15 milyar yıllık yaşı bile yetmez. Arka arkaya milyarlarca kâinat yaşı kadar bir süre gerekiyor. 1.000 nükleotidden oluşan bir geni elde etmek için de, ortalama olarak 2×4999 tane denemeye ihtiyaç vardır (600 basamaklı bir sayı). Bunun için l0580 kâinat yaşı kadar süre gerekiyor. Ayrıca bu denemeyi yapacak ve mantıklı sonucu bulduğu zaman onu imha etmeden kullanacak ve ondan gelecek nesillere aktaracak bir mekanizmaya da ihtiyaç vardır. Sadece 100 nükleotidden oluşan en ufak bir genin bile bir araya gelmesi bu kadar imkânsız ise, nasıl olur da 30-40 bin gen tesadüfen ortaya çıkar ve sanki ne yapacaklarını biliyorlarmış gibi bir araya gelerek uyumlu bir sistem oluştururlar?

    • #46785
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      Evrim Sahtekarlığında Son Gelişme

      Evrimci bir antropoloji profesörünün bazı önemli fosillerin yaşı hakkında otuz yıldan beri sahte bilgiler verdiği ortaya çıktı. Bu gelişme karşısında görevinden istifa etmek zorunda kalan profesörün yalanlarının, şu anda antropoloji ders kitaplarında bir “gerçek” olarak anlatıldığı ve bunların düzeltilmesi için köklü değişikliklere gidilmesi gerektiği yetkililer tarafından ifade edildi.

      Araştırma komisyonunun bulgularına göre, Almanya'daki Frankfurt Üniversitesi'nde görevli profesör Reiner Protsch von Zieten, Avrupa'da ele geçirilmiş olan bir dizi insan fosilinin yaşlarını sistemli olarak çarpıtıp binlerce yıl daha fazla gösterdi. Evrimci profesörle ilgili skandalın boyutları bununla sınırlı değil. Almanya'nın saygın medya kuruluşu Deutsche Welle'nin konuyla ilgili haberine göre, profesör kendisine ait olmayan kafataslarını satarak haksız kazanç sağlamak ve diğer bilim adamlarının çalışmalarını kendi çalışmasıymış gibi kopyalamakla da suçlanıyor. İngiltere'nin The Guardian gazetesi, yukarıdakilere ek olarak, Protsch'un sahte fosiller ürettiğini, ayrıca Fransa’da ele geçirilen bir fosilin ortaya çıkarıldığı ülkeyi İsviçre olarak çarpıttığını yazdı. 1

      Üniversitenin konuyla ilgili açıklamasında, “Komisyon, Prof. Protsch’un bilimsel gerçekleri geçtiğimiz otuz sene boyunca çarpıttığı sonucuna varmıştır”, ifadesine yer verildi.

      Skandalın Ortaya Çıkışı

      Protsch’un tarihlendirme sahtekarlığı, Frankfurt Üniversitesi bünyesinde bulundurulan şempanze kafataslarının tümünü satmaya çalıştığının ortaya çıkmasıyla başlayan bir süreçte ispatlandı. Üniversite yönetimi, 280 adet şempanze kafatasını Amerikalı bir alıcıya 70.000 dolar karşılığında pazarlamaya çalıştığı anlaşılan Protsch'u, geçen senenin Nisan ayında görevinden uzaklaştırdı. Hem Protsch hem de Üniversite yönetimi kafatasları üzerinde hak iddia ediyor ve konu yargıya intikal etmiş durumda.

      Protsch'un antropoloji çevrelerini şok eden aldatmacalarının duyulması asıl olarak Alman Der Spiegel dergisinin 16 Ağustos 2004 tarihli sayısında yayınlanan bir makaleyle gerçekleşti. 2 Yazıda, 1973 yılından beri Frankfurt Üniversitesi karbon tarihlendirme laboratuvarının başında bulunan bilim adamının, yüzlerce fosilin yaşını ölçtüğü ve bazı önemli örneklerin yaşlarını kasıtlı olarak çarpıtarak yaptığı sahtekarlıklar anlatıldı.

      Fosillerin tarihlendirilmesi konusunda bir uzman olarak tanınan bilim adamı üzerindeki şüpheler, geçtiğimiz sene diğer iki arkeoloğun Almanya’da ele geçirilmiş ve tarih öncesine ait olan fosil kalıntılar üzerindeki incelemesiyle başladı. Greifswald Üniversitesi'nden Thomas Terberger, fosillerin yaşının doğru olup olmadığını modern tarihlendirme teknikleriyle ölçmek istedi. Avrupa'da ele geçirilen ve Protsch'un, Taş Devrine ait olduğunu iddia ettiği fosil örnekleri bu amaçla ünlü Oxford Üniversitesi'ne test için gönderildi. Üniversitenin radyokarbon tarihlendirme birimince elde edilen sonuçlar, bilim adamlarının ifadesiyle bir “facia”yı ortaya çıkardı.

      Buna göre Protsch'un, yaşını 21.300 yılla tarihlendirdiği kadın iskeletinin sadece 3.300 yıl yaşında olduğu anlaşıldı. Bir diğer skandal tarihlendirme, Almanya'daki Paderborn-Sande yakınlarında ele geçirilen fosil kafatasıyla ilgiliydi. Protsch'un 27.400 yıl olarak tarihlendirdiği fosil gerçekte sadece 250 yıl kadar önce (M.S 1750 yılında) ölmüş yaşlı bir adama aitti. Ayrıca Hahnhöfersand Adamı olarak bilinen fosilleşmiş kafatası parçası da Protsch’un iddia ettiği gibi 36.000 yıllık değil sadece 7.500 yıllıktı.

      Terberger, Neuwied'deki Erken Taş Devri Araştırma Merkezi'nde görevli İngiliz arkeolog Martin Street ile birlikte bilimsel bir makale kaleme aldı 3. Bilim adamları bu makalede, fosillerin Protsch’un iddia ettiğinden çok daha genç olduklarını yazdılar. Konuyu araştıran Üniversite Komisyonu birkaç gün önce raporunu yayınladı ve Protsch'un “bilimsel gerçekleri geçtiğimiz otuz sene boyunca çarpıttığına” karar verdi. Komisyon başkanı Ulrich Brandt’ın bildirdiğine göre Protsch, yapılan görüşme tekliflerini reddetmiş, komisyon üyeleriyle yüzleşmekten kaçınmıştı.

      Aldatılan Bilim Dünyası

      Evrimci profesörün sahte tarihlendirmelerinin antropoloji alanında kabul görmüş bazı temel düşünceler üzerinde doğrudan etkili oluşu, bilim dünyasındaki aldatmacanın tahribatını da artırır nitelikte. Protsch bu gerçek dışı verilerle, bilim dünyasını Avrupa’daki insan popülasyonlarının yayılımı hakkında derin yanılgılara sürükledi. Evrimci profesörün otuz yıl gibi uzun bir süre boyunca sistemli olarak yaptığı sahtekarlıklar yüzünden, Neandertal insanının Avrupa’daki yayılımı ve tarih öncesi Almanyası hakkındaki gerçekdışı yorumlar, antropoloji kitaplarına “bilimsel gerçek”ler olarak girdi.

      Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’nde görevli bir antropolog olan Chris Stringer, sahtekarlığın ortaya çıkarılması karşısında şu yorumu yaptı:

      “Neandertallerin Kuzey Avrupa’da yaşadığını gösterdiği düşünülen en önemli kanıt, artık devrilmiş durumda. Tarih öncesini yeniden yazmamız gerekiyor.” 4

      Terberger ise Protsch’un sahtekarlığının antropolojiye zararını şu sözlerle ifade etti:

      “Antropolojinin, 40.000 ila 10.000 yıl öncesinin insanını algılayış şeklini tamamen değiştirmesi gerekiyor.” 5

      Protsch’un, yaşını çarpıttığı fosillerden biri hakkında oluşturduğu yanlış anlama, fosilin evrimcilerce “kayıp halka” propagandasında kullanılmasında da etkili oldu.

      Yine Bir ‘Evrimci’ Sahtekarlığı

      Protsch’un sahte verilerle tarihlendirdiği fosillerden biri, sözde bir “kayıp halka” olarak resmedildi. Yukarıda: bu fosili sergileyen müzenin, hayali bir resimle süslenmiş olan afiş ilanı.

      Evrimci profesörün sahte bir tarih atadığı fosiller arasında Hahnhöfersand Adamı da bulunuyordu. Bu fosil, Neandertal İnsanı’nın günümüz insanı olan Homo sapiens ile eşleşip eşleşmediği konusundaki tartışmada kilit bir rol oynuyordu. Günümüz insanından ancak ırksal farklılıklarla ayrılan Neandertal Adamı günümüzden yaklaşık olarak 30.000 yıl kadar önce ortadan kalkmıştı. Neandertaller o dönemde Avrupa’nın ev sahibi konumundaydılar, Homo sapiens ise sonradan gelmişti.

      Acaba Homo sapiens, Neandertal ırkıyla mücadeleye girmiş ve onları ortadan kaldırmış mıydı; yoksa bu ikisi eşleşip birleşmiş miydi?

      Bu soruya cevap arayanlardan, birleşim tezini savunan bazı araştırmacılar, Hahnhöfersand Adamı fosilinde her ikisinin anatomik yapısından izler gördüklerini belirterek bunu tezlerine dayanak gösteriyorlardı. Bu araştırmacılara göre fosil, Neandertaller ve Homo sapiens’in eşleşip çocuk sahibi olduğunu gösteriyordu.

      Ancak fosili dayanak gösterenler, Protsch’un fosile verdiği gerçek dışı tarihi bilinçsizce baz alıyorlardı. Protsch’un Hahnhöfersand Adamı’na atadığı sahte yaş, 36.000 yıldı. Neandertaller 30.000 yıl önce ortadan kalktığı için Protsch’un verdiği tarih, fosilin birleşim senaryosu lehinde kullanılmasına elverişli bir durum ortaya çıkarıyordu.

      Protsch, bu tarihlendirmeyle fosilin önemini bir anda artırdı ve bunun modern insanla Neandertal insanı arasında hayati önemde bir “kayıp halka”ya ait olduğunu iddia etti . 6

      Neandertal ve Homo sapiens hakkındaki tartışma devam etmekteyken bu fosil, Alman toplumu nezdinde ayrı bir önem de kazanıyordu. Çünkü Almanya’nın kuzeyinde ele geçirilen fosil, bölgede ele geçmiş en yaşlı fosildi ve “En eski Alman” unvanıyla isimlendirilmişti.

      Protsch’un sahte tarih ve göz boyayıcı “kayıp halka” nitelemesi, “En eski Alman’a” hiç sahip olmadığı hayali özellikler yüklemiş oldu. Bunun sonucunda da fosili Alman toplumuna tanıtma faaliyetlerine de evrim propagandası unsuru eklenmiş oluyordu. Alman toplumu, atalarının sözde evrimsel bir sürecin ürünü, bir kayıp halka olduğu propagandasına maruz kaldı.

      Bir evrim propagandası olarak sürdürülen bu tanıtımda ön plana çıkan bir kuruluş, Hamburg’da kurulu olan Helms Müzesi oldu. Fosili halka tanıtmak için bir sergi düzenleyen müze yetkilileri, tanıtım afişini kesinlikle bilimsel olmayan bir bakış açısıyla hazırladılar. Hahnhöfersand Adamı’nın kemikleri; dudak, burun, deri rengi ve bakışlar gibi detaylar hakkında hiçbir şey bulgu vermediği halde, düzmece bir rekonstrüksiyon resimle, bu kemikleri maymunsu karakterlerle donattılar. Müzenin yanda görülen afiş ilanı böyle ortaya çıktı.[*]

      Fosili görmek için müzeye akın eden on binlerce ziyaretçiye, insanın evrimle ortaya çıkmış bir canlı olduğu masalı ve Almanların sözde evrimsel tarihinde Hahnhöfersand Adamı’nın bir “kayıp halka”yı temsil ettiği anlatıldı. Oysa ziyaretçilerin baktıkları kemik, gerçekte evrim teorisi için değil, evrimcilerin sahtekarlığı için bir kanıttı. Potsch’un sahte delillere dayalı tarihlendirme ve yorumu, Hahnhöfersand Adamı’na bir kayıp halka unvanı yakıştırılmasına yol açmış, müze yetkilileri de fosili körükörüne inandıkları evrim efsanesine göre resmetmişlerdi.

      Oysa ortada büyük bir aldatmaca söz konusuydu. Oxford’daki son testler, evrimcilerin maymun adam görüntüsünde tanıttıkları fosilin aslında sadece 7.500 yıllık olduğunu gösterince gerçekler ortaya çıktı. Hahnhöfersand Adamı, Sümer ve Eski Mısır gibi uygarlıklardan sadece iki bin yıl kadar önce yaşamış sıradan bir insandı ve afişteki hayali maymun adam görüntüsüyle hiçbir ilgisi bulunmuyordu. Kesinlikle Neandertal ve Homo sapiens arasında bir “kayıp halka”nın temsilcisi değildi. Protsch, bu iddia ile çalışma arkadaşlarını ve toplumu aldatmıştı.

      Arkeolog Thomas Terberger, sahtekarlık ortaya çıktığında şu yorumu yaptı:

      “Prof. Protsch’un çalışmaları, H. sapiens ile Neandertallerin birlikte yaşadığını ve hatta belki de çocuk sahibi olduklarını gösterir gibiydi. Ancak şu anda bunun bir saçmalıktan ibaret olduğu anlaşılıyor”. 7

      Evrimciler, “yepyeni” denebilecek bir insan fosilinden bir maymun adam “üretmişler” ve adı açıkça sahtekarlık olan bu yöntemi topluma “bilim” olarak lanse etmişlerdi.

      Kollektif Bir Evrim Aldatmacası

      Aslında evrimci profesörün yaptığı sahtekarlıklar bilinmiyor değildi. Sahtekarlık göz göre göre gerçekleştirildi. Skandalda, bilimsel araştırmayla ilgili bazı genel ilke ve uygulamalar ihmal edildi ve sahtekarlığa açıkça göz yumulmuş oldu.

      Protsch, daha önce hiçbir bilimsel güvenilirliği bulunmadığını son derece açık bir şekilde ortaya koymuştu. Stern dergisinin konuyla ilgili haberine göre, 2000 yılında görülen bir davada, mahkeme heyeti Alman antropoloğu yasa dışı yollardan ikinci bir doktora derecesi elde etmeye teşebbüs ettiği için suçlu bulmuş ve para cezasına çarptırmıştı. 8

      Yine Stern haberine göre Oxford Üniversitesi’nce 2000 yılında yapılan daha önceki bazı testlerde tarihlendirmelerin yanlışlığı ortaya çıkmıştı ve Paderborn-Sande olarak isimlendirilen kafatası fosilinin sadece birkaç yüz yıl yaşında olduğu uzun süredir biliniyordu. Hatta Üniversite yönetimi, profesör iş için ilk kabul edildiğinde uzmanlarca uyarılmış ve profesörün iş için yetersiz olduğu, o dönemde yönetime bildirilmişti . 9

      Tüm bunlar Frankfurt Üniversitesi idarecilerinin gözleri önünde oluyor ama onlar hiçbir müdahalede bulunmuyorlardı. Sahtekarlıklar ancak medyaya yansıdıktan sonra, rektör Rudolf Steinberg “Üniversite yönetiminin profesörün yanlış davranışları hakkında kanıtların mevcut olmasına karşın, on yıllardır bunu ihmal ettiklerini” kabul etti . 10

      Sahtekarlığı planlı ve sistemli bir şekilde yürüten isim olan kişi Protsch oldu ancak hem üniversite yönetimi sahtekarlığın delillerini göz ardı etti, hem de çalışma arkadaşları, birtakım bilimsel standartları gereği gibi yerine getirmediler.

      Bilim adamları arasında genel bir ilke olarak, bir disiplinin bütünlüğü için (örneğin antropoloji), o disiplinin belli bir alandaki (örneğin tarihlendirme) analizlerini tek bir ele bırakmamak gibi kritik bir tedbir vardır. Bilim adamları birbirlerinin vardıkları çalışmaları farklı deneylerde tekrar etmek, aynı sonuçlara ulaşabildiklerini görmek isterler. Bu ilke ne kadar etkili bir şekilde hayata geçirilirse, o analizler, ve dolayısıyla o disiplinin ortaya koyduğu bilgiler de, o kadar güvenilir olur.

      Ancak Protsch’un tarihlendirmesi on yıllar boyunca kontrol edilmedi, sahtekarlığın delilleri açıkça gözardı edildi ve Hahnhöfersand Adamı’nın yaşı üzerindeki yorumuyla ortaya attığı gerçek dışı evrimci iddia, müzede on binlerce kişiye bilimsel gerçek olarak anlatıldı. Böylece ortaya, müze yetkilileri, üniversite yönetimi ve Potsch’un çalışma arkadaşlarının dahil olduğu “kollektif bir evrim aldatmacası” çıkmış oldu.

      Potsch’un öncülüğündeki bu kollektif evrim aldatmacasının bir sahtekarlığa dayalı olması bir “ilk” değildir. Aksine, aldatmaca, evrimciler için “yaşayan bir gelenek”tir.

      Geçmişteki Bazı Evrimci Sahtekarlıkları

      Evrim teorisinin tarihi boyunca çeşitli evrim sahtekarlıkları düzenlenmiş, evrimciler adına skandallar yaşanmıştır. Bunların başta gelenleri şunlardır:

      Piltdown Adamı Sahtekarlığı: 1912 yılında amatör bir paleontolog olan Charles Dawson, İngiltere’nin Sussex eyaletindeki Piltdown kasabası yakınlarında bir maymun adam fosili bulduğu iddiasıyla ortaya çıktı. Bir kafatasından meydana gelen ve çene kısmında maymunsu, kafatasında insansı özellikler gösteren bu fosil, Darwin’in teorisinin kanıtı olarak karşılandı ve British Museum’da (şimdiki adıyla Doğa Tarihi Müzesi) 40 yıl boyunca sergilendi. Ancak yeni bir tarihlendirme yöntemini fosile uygulamak isteyen bilim adamlarınca yapılan bir dizi testin 1953 yılında ilan edilen sonuçları, bunun bir sahtekarlık ürünü olduğunu ortaya çıkardı. Kafatası gerçekte 500 yıl yaşında bir insana, çene kemiği de yeni ölmüş bir orangutana aitti! Kemikler de çelik bıçaklarla yontulup iptidai bir yöntemle birbirlerine monte edilmişti. Yani bu sözde kanıt, halkı evrim teorisinin doğru olduğuna inandırmak için özel olarak oluşturulmuştu.

      Nebraska Adamı skandalı: 1922 yılında ABD’nin Nebraska eyaleti sınırları içinde bulunan “tek bir diş”, evrimci bilim adamlarınca insanın maymunsu canlılardan evrimleştiği iddiasının ispatı olarak sahiplenildi. Hesperopithecus haroldcooki şeklinde “bilimsel” bir isimle süslenen fosilin rekonstrüksiyon resimlerinde hayali maymun adam tüm bedeni ve hatta ailesi ile resmedildi. Evrimcilerin sınırsız hayalgücü bir kez daha bilimsel kanıt yerine geçirilmek isteniyordu.

      Oysa iskeletin diğer parçalarının bulunduğu 1927 yılında ortaya çıkan gerçek tamamen farklıydı: Bu diş, bir maymun ya da insana değil; soyu tükenmiş bir Amerikan domuzuna aitti! Nebraska Adamı, evrimcilerin sahtekarlık ve skandal zincirine yeni bir halka olarak eklendi.

      Ernst Haeckel’in sahte çizimleri: Darwin’in çağdaşı olan Alman biyolog Ernst Haeckel, 19. yüzyılın sonlarına doğru, canlıların embriyolojik gelişmelerinde izlenen aşamaların, yaşamın sözde evrimsel tarihini tekrarladığı iddiasını ortaya attı. Haeckel’in iddiasına göre, insan embriyosu, ana rahminde geliştiği süreçte, sırasıyla balık, sürüngen ve insan özellikleri gösteren aşamalardan geçiyordu. Bu iddiasını çeşitli canlıların embriyo gelişimlerini gösterdiği ve çizimi bizzat kendisine ait olan şemalarla desteklemeye çalıştı. Oysa dönemin bilgileri ışığında dahi bu iddianın geçersizliği açıktı. Üstelik Haeckel, şemaları kendi iddiasına uymaları için kasıtlı olarak çarpıtmıştı.

      Evrimciler bu sahtekarlığı deşifre edip, ölü bir iddia olarak gömecekleri yerde, bilimsel bir gerçekmiş gibi kabullendiler. Üstelik Haeckel’in sahte çizimlerini aynen ders kitaplarında çoğaltıp tam yüzyılı aşkın süre bunu üniversitelerde bir gerçek olarak anlattılar. İdeolojik olarak hareket eden evrimciler, Haeckel’in bireysel sahtekarlığının ortaya çıkarmak yerine onu, bilim dışı bir tutumla sahiplenip kitlesel bir sahtekarlığa dönüştürdüler.

      Öyle ki, sahtekarlığın gerçek anlamda deşifre edilmesi ancak 1990’lı yılların ikinci yarısında mümkün oldu. Londra'daki St. George's Hospital Medical School'dan embriyolog Michael Richardson, ve arkadaşları Haeckel'in çizdiği türdeki ve yaştaki canlıların embriyolarını yeniden inceleyerek ve fotoğraflayarak kendi karşılaştırmalarını yaptılar. Anatomy and Embryology dergisinde yayınlanan çalışmada, sahtekarlığın detayları gün ışığına çıkarıldı. Haeckel, sadece organlar eklemek ya da çıkarmakla kalmamış, aynı zamanda farklı türleri birbirlerine benzer gösterebilmek için embriyoların büyüklükleri ile oynamış, hatta bazen gerçek boyutlarından on kat farklı göstermişti. Dahası Haeckel farklılıkları gizleyebilmek için, türleri isimlendirmekten kaçınmış ve tek bir türü sanki bütün bir hayvan grubunun temsilcisi gibi göstermişti. Richardson ve ekibinin ifadesiyle, Haeckel'in çizimleri “biyolojideki en büyük sahtekarlıklardan biri haline gelmişti”. 11

      Evrimciler ancak bu gelişmeden sonra sahte çizimleri sistemli olarak kullandıklarının yanlışlığını dile getirir oldular. Harvard profesörü evrimci paleontology Stephen Jay Gould, 2000 yılında yayınladığı bir makalede şunları söyledi:

      “Sanırım bu çizimlerin, modern ders kitaplarının çoğunda olmasa bile önemli kısmında sürekli kullanımına yol açan düşüncesiz dolaşımın, bir yüzyıl boyunca sürmüş olması karşısında hem hayrete kapılma hem de utanma hakkına sahibiz.” 12

      Haeckel’in sahte çizimleri ders kitaplarından hala tam anlamıyla temizlenmiş değildir ve bu süreç devam etmektedir.

      Archeoraptor skandalı: National Geographic dergisi, 1999 yılında yayınladığı bir makalede, Çin’de ele geçirilen ve Archaeoraptor olarak isimlendirilen bir fosili, kuşların dinozorlardan evrimleştiği iddiasının kesin kanıtı olarak dünyaya duyurdu. Göz boyayıcı rekonstrüksiyon resimlerde tüylerle kaplanmış dinozorlar havaya sıçramış şekilde tasvir ediliyorlar, sözde kanatlanıp uçmaya başladıkları hayali evrimsel aşamada resmediliyorlardı. Ancak National Geographic’in büyük bir sansasyon eşliğinde duyurduğu bu fosilin, Darwinizm’e verdiği destekle tanınan dergi adına büyük bir utanç sertifikasına dönüşmesi uzun sürmedi. Gerçekte fosil, National Geographic’in iddia ettiği şekilde kuş ve dinozor özellikleri ortaya koyan bir fosile ait değildi. Fosil açık bir sahtekarlık ürünüydü. Birden fazla fosil, bir ara form görünümü verecek şekilde özel olarak bir araya getirilmiş, birbirine tutkallanarak bir evrim kanıtı gibi kullanılmıştı! Evrimciler orangutan ve insan kemiklerinin birbirine monte edilerek kanıt olarak sunulduğu Piltdown olayından ders çıkarmamış, bu defa dinozor ve kuş fosillerinin birbirine monte edilmesiyle üretilen sahte bir fosili evrim kanıtı olarak sahiplenmişlerdi.

      Sonuç: Doğru olan davranış, yalanı başka yalanlarla ayakta tutmak değil, doğruyu itiraf etmektir.

      Bilim adamları evrim teorisini ayakta tutma çabalarına devam ettikleri sürece yeni evrim sahtekarlığı hadiselerinin yaşanması kaçınılmazdır. Çünkü paleontoloji, mikrobiyoloji, moleküler biyoloji, biyokimya ve genetik gibi alanlarda on yıllar boyu biriken kanıtlar, evrim teorisini kesin olarak çürütmüş, teorinin bir efsaneden ibaret olduğunu kanıtlamıştır. Yaşamın tesadüfen evrimleşmesinin matematiksel olarak imkansız olduğu, fosil kayıtlarında ara formlardan eser bulunmadığı ve Darwinizm’in tesadüfler ve mutasyon gibi hayali mekanizmalarının hiçbir evrimleştirici gücü bulunmadığı çok güçlü ve net bir şekilde ortaya konmuştur. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Hayatın Gerçek Kökeni, Vural Yayıncılık, İstanbul, 2000)

      Modern bilim, doğadaki tasarımın, sonsuz bilgi, güç ve akıl sahibi bir Yaratıcı’nın eseri olduğunu kanıtlamıştır. Kısacası bilim, canlıları Yüce Allah’ın yarattığı gerçeğini doğrulamıştır. Evrimciler bu durumdan ötürü tam bir çaresizlik yaşamaktadırlar.

      Nitekim evrim sahtekarlıklarını hazırlayan faktörlerin başında, bilimsel bulguların evrim teorisini reddediyor oluşu yatmaktadır. Bilim, evrimcilere teorileri lehinde kanıt vermediği için, çaresiz kalan evrimciler bu kanıtları bilim dışı yollardan “üretmeye” çalışmaktadırlar. Bu yüzden tarihin en büyük bilim sahtekarlığı olan evrim teorisini, başka sahtekarlıklarla ayakta tutmaya çalışmaktadırlar.

      Gerçeklere karşı mücadele etmenin, üstelik bu mücadelede aldatmaca ve diğer bilim dışı yöntemlere sarılmanın ise sonuç vermeyecek boş bir çaba olduğu açıktır.


      [*] “Ben bir Hamburgluyum” yazılı olan bu afiş, tamamen ön yargı ve hayalgücüyle üretilmiş, bilim dışı bir afiştir. Evrime inanmış bir kimse, biraz hayalgücü ve sahte deliller kullanarak ortaya kolaylıkla bunun gibi hayali bir maymun adam çıkarabilir. Neandertal fosilleri, evrim teorisine hiçbir kanıt sağlamadıkları halde bu gibi ön yargılı uygulamalara sık sık maruz kalmış, toplum bunlarla, Neandertal’in ilkel bir maymun adam olduğuna inandırılmaya çalışılmıştır. Harvard Üniversitesi'nden Earnst A. Hooten evrimcilerin bu hayali çizimlerinin bilimsel güvenilirliği olmadığını şöyle açıklamıştır:

      “Yumuşak kısımların tekrar inşası çok riskli bir girişimdir. Dudaklar, gözler, kulaklar ve burun gibi organların altlarındaki kemikle hiçbir bağlantıları yoktur. Örneğin bir Neandertal kafatasını aynı yorumla bir maymuna veya bir filozofa benzetebilirsiniz. Eski insanların kalıntılarına dayanarak yapılan canlandırmalar hemen hiçbir bilimsel değere sahip değillerdir ve toplumu yönlendirmek amacıyla kullanılır… Bu sebeple rekonstrüksiyonlara fazla güvenilmemelidir.” (Earnst A. Hooten, Up From the Ape, New York, McMillan, 1931, s.332)

      1- Luke Harding, “History of modern man unravels as German scholar is exposed as fraud”, The Guardian, 19 Şubat 2005
      2- Matthıas Schulz, “Die Regeln Mache İch”, Der Spiegel, 16 Ağustos 2004
      3- “On Campus”, Science, Vol 305, Issue 5688, 1237 , 27 Ağustos 2004, sf. 1237
      4- Tony Paterson, “Neanderthal Man 'never walked in northern Europe”, http://www.Telegraph.co.uk, 22 Ağustos 2004
      5- Luke Harding, ibid
      6- Luke Harding, ibid
      7- Luke Harding, ibid
      8- “Schmu bei Steinzeit-Schädeln”, http://www.stern.de, 17 Ağustos 2004,
      9- Professor Resigns Over Misconduct Scandal, Deutsche Welle, 18 Şubat 2005,
      http://www.dw-world.de/dw/article/0,…493421,00.html
      10- Professor Resigns Over Misconduct Scandal, Deutsche Welle, 18 Şubat 2005,
      11- Bkz. Elizabeth Pennisi, “Haeckel's Embryos: Fraud Rediscovered”, Science, 5 Eylül 1997
      12- Stephen Jay Gould, “Abscheulich! – Atrocious! – the precursor to the theory of natural selection”, Natural History, Mart 2000, sf. 45

    • #46786
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      Türkler evrime inanmıyor

      Evrim araştırmasında, Türkiye’nin evrim teorisine en az inanan ülke olduğu ortaya çıktı. Uluslararası bilim dergisi Science, 2005 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve 32 Avrupa ülkesinde yaptığı evrim araştırmasının sonuçlarını yayınladı.

      Bu ülkelerde yaptığı araştırmada, “İnsan, hayvanların daha erken zaman türlerinden gelişmiştir” tezine “doğru, yanlış” ya da “emin değilim” yanıtlarından birini vermeleri istedi.

      Araştırmaya katılanlar arasında, evrime en az inanların Türkler olduğu ortaya çıktı. Dergi, 2001 yılında aynı soruyu Japonya’da da sormuştu.

      Araştırmaya katılan Türkler’in yarıdan fazlası evrime inanmadıklarını söyledi. Türkiye’nin ardından evrime en az inanan ülke Amerika oldu.
      Science dergisine göre evrime en çok inanan ülke ise İzlanda oldu. İzlanda’yı Danimarka, İsveç ve Fransa izledi.

      kaynak

    • #46787
      ERTEKİN
      Katılımcı

      Evrim teorisine makas!

      Yeni öğretim yılı için hazırlanan fen bilgisi ders kitabından, Darwin'in evrim kuramına ilişkin en önemli paragrafların çıkarıldığı kaydedildi

      ÖNAY YILMAZ İstanbul

      ODTÜ Öğretim Elemanları Derneği Yönetim Kurulu üyeleri, 2005 – 2006 eğitim-öğretim yılı için hazırlanan ilköğretim 8. sınıf fen bilgisi ders kitabından, evrim kuramına ilişkin en önemli paragrafların çıkarıldığını bildirdi.
      1996'da Tansu Çiller hükümeti dönemindeki kitapta, “evrim teorisinin ispatlanamadığı, tartışılmakta olduğu ve bakteriler üzerindeki deneylerin bu görüşü çürüttüğü” gibi ifadelere yer verilirken, 2000'de Bülent Ecevit hükümeti zamanında ders kitabında yapılan değişiklikle teori, objektif ölçülerde anlatıldı. Ayrıca 1996'da hazırlanan kitapta bulunan evrim teorisine karşıt ifadeler de çıkarılmıştı. Ancak 2004'te ders kitabına eklenen paragrafta, Türk – İslam bilginlerinin görüşlerine yer verildi. Kitaba “türdeki değişimlerin sınırlı olduğu, bir türün başka bir türe dönüşemeyeceği ve ayrı ayrı yaratıldıkları” gibi ifadeler girdi. Son değişiklikle “Darwin'in evrim teorisinin özetiyle bu türdeki çalışmaların devam ettiği” yönündeki ifadeler çıkarıldı.

      'Bilimsel sahtekârlık'
      ODTÜ Öğretim Üyesi Prof. Dr. Aykut Kence, evrim teorisinin Tanrı'yı inkâr etmek anlamına gelmediğini, ancak bunun yaratılış teorisini savunanlarca, bu şekilde empoze edildiğini söyledi. Evrim düşmanlığının 1985'te başladığını vurgulayan Kence, şöyle konuştu:
      “2004 ve 2005 ders kitabında evrim düşüncesine sahip İslam bilginleri İbni Haldun, İbni Miskeveyh sanki evrime karşıymış gibi gösterilerek bilimsel sahtecilik yapılıyor.”

      Milliyet gazetesi

    • #46788
      ERTEKİN
      Katılımcı

      TÜBİTAK'a eleştiri bombardımanı

      Bilim adamlarının 'evrim teorisi'ne yeterince yer vermediği için eleştirdiği TÜBİTAK'ın Bilim ve Teknik dergisi, bir yandan da yaratılış teorisi konusunda 3 maymunu oynamakla suçlanıyor

      Önay Yılmaz
      MİLLİYET YAŞAM
      TÜBİTAK'ın aylık “Bilim ve Teknik” dergisi, özellikle “evrim teorisi” konusunda kimseye yaranamıyor.
      Aralarında tanınmış bilim adamlarının da bulunduğu bir grup, bilimsel amacından saptığını öne sürerek dergiyi eleştirirken, bir başka grup da, evrim teorisinin karşıtı olan yaratılış teorisine yer vermediği gerekçesiyle dergiye ve yayınlarına tepki gösteriyor.

      'TÜBİTAK savaş açsın'
      Sağ kesimin haber dergilerinden Aksiyon'un 1 Ağustos 2005 tarihli sayısında, tek bir bilim adamının görüşlerine dayanılarak verilen, “TÜBİTAK Yaratılış Konusunda Üç Maymunu Oynuyor” başlıklı makalede, TÜBİTAK'ın yayın politikası eleştiriliyor.
      Makalede, “TÜBİTAK'ın yayımladığı dergi – kitap gibi süreli ve genel yayınlarında yoğun biçimde 'evrim' teorisi işlenirken, 'kainatı Allah'ın yarattığı' fikri üzerine kurulan bilimsel çalışmalara neredeyse yer verilmiyor” deniliyor.
      Alternatif bilim dergilerinden “Bilimsel ve Düşünce”nin evrim yazarları ile Prof. Dr. Celal Şengör gibi bilim adamları da TÜBİTAK'ın yayın organlarının bilimsellikten uzaklaştığını iddia ediyorlar.
      Şengör bir yazısında, “TÜBİTAK'ta nazar projelerinin yapıldığı yazılıyor, dergisinde hayvanlar alemindeki sözüm ona harem selamlıklar kaleme alınıyor” diyor.
      Cumhuriyet Bilim Teknik Yayın Danışmanı Orhan Bursalı da, bu tartışmayı “TÜBİTAK Sarmal İçinde” başlığıyla sütünlarına taşıdı. “Fethullahçıların yazısında büyük bir pervasızlıkla bilim adına yalanlar ileri sürülmekte” diyen Bursalı, “TÜBİTAK evrim kuramına savaş açsın!” diye yazdı.

      'Teoloji alanımız değil'
      TÜBİTAK Bilim ve Teknik Genel Yayın Yönetmeni Raşit Gürdilek, kimsenin yönlendirmesi ve etkisi altında olmadıklarını belirterek, “Bizim her sayımızda evrim kuramını anlatan bir yazıya rastlamak mümkün. Biz pozitif bilimlerle meşguluz. Teoloji bizim alanımız değil” dedi.
      Gürdilek, “Doğada Haremlik Selamlık” adlı makaleyle ilgili de, “O yazı Darwinizm'in bayraktarlığını yapan bir bilimsel dergiden alıntıdır” diye konuştu.

      AKP iktidara geldi, evrim gözden düştü

      Bu arada, Bilim ve Teknik dergisinin AKP hükümetinin iktidara geldiği 2001 Kasım'ından itibaren yayımladığı makalelerin başlığında, “evrim” kelimesine rastlanmadı. Dergi, bu tarihten önceki sayılarında konuyu kapak yaparak, sayfalarca işlemişti. Derginin son sayısındaki, “Evrimde Yolun Sonu mu?” başlıklı makale de evrimci grubun bir hayli tepkisini çekecek gibi görünüyor.

    • #46789
      ERTEKİN
      Katılımcı

      Evrim Kuramı
      Vikipedi, özgür ansiklopedi

      Biyolojide evrim, canlı türlerinin nesilden nesile değişime uğrayarak ilk halinden farklı özellikler kazanmasıdır. Evrim, bir canlı popülasyonunun genetik kompozisyonunun zamanla değişmesi anlamına gelir.

      Evrimin mekanizmasınının anlaşılmasında ve açıklanmasında bugün geçerli olan bilimsel sentez, Charles Darwin tarafından 1859'da ortaya atılmış olan evrim kuramı üstüne kuruludur. Evrim kuramına göre canlılığın devamı ve çeşitliliği doğal seçilimle sağlanır. Doğal seçilimin üç temel bileşeni bulunur]: Genetik karakterlerin devamını sağlayan kalıtım farklı karakterlerin popülasyondaki zenginliğini sağlayan çeşitlilik ve bu çeşitli karakterlerden doğadaki koşullara en uygun olanının hayatta kalmasını sağlayan seçilim.
      1930'lar ve sonrasında daha önce Gregor Mendel tarafından ortaya konmuş olan kalıtım kuramı, moleküler biyoloji'nin kalıtımın moleküler temellerine dair sağladığı bilgi ve Darwin'in kuramının sentezlenmesiyle evrim kuramı modern halini aldı. Güncel bakış açısıyla evrim, bir gen havuzu içinde bir nesilden diğerine belli bir karakterin oluşmasında etkili olan allellerden birinin sıklığının değişmesi olarak tanımlanabilir. Doğal seçilim, genetik özelliklerin üremeye katkısı, ve popülasyon yapısı bu değişime etki eden faktörlerdir.

      Evrim kuramı, insanlığın kökenine ilişkin sonuçları nedeniyle ortaya atıldığından bu yana sosyal ve politik platformda en çok tartışılan bilimsel teoridir. Bunun sonucunda, kuramın bilimsel algılanışı ile popüler algılanışı oldukça farklı olagelmiştir Evrim kuramına popüler düzeyde karşı çıkan ve onun yerine yeryüzündeki canlılığın kökeni ve çeşitliliğini doğaüstü bir yaratıcıya bağlayan akımlara genel olarak yaradılışçılık adı verilir. Evrim kuramı, popüler düzeyde tartışıldığında algılandığı gibi bir inanç değildir. Evrim kuramı bir bilimsel [teoridir], dolayısıyla doğruluğu bilimsel çevrelerce kabul edilmekle birlikte üzerinde hâla araştırmalar yapılmaktadır. Evirm kuramının ilk ifade edilişi olan türlerin kökeni isimli darwin'in çalışmasıyla bugünkü evrim kuramı arasında çok büyük farklar vardır. Bu, kuramın bir inanç değil de bilimsel bir araştırma olduğunu kanıtlar. Aslında kuram üzerinde çalışan bilim insanları, varolan popüler tartışmadan çok uzaktır. Bilim, insanlığın cevabını bulamadığı soruları, deneyler ve somut gerçeklikler üzerinden araştırmak zorundadır. Çalışma prensibi de, sorulara mantıklı cevap veren bir hipotez kurup bu hipotezin araştırılmasıdır. İnsanlığın cevap aradığı sorular, felsefe ve dinin de konusu olmuştur. Felsefe düşünce ile, din ise inanç ile bu soruların cevaplarını vermeye çalışmıştır. Önemli olan bunların birbirine karıştırılmamasıdır.
      Tarihçe

      Mitolojik insan tarihinde de rastlanıldığı gibi bir fenomenin ortaya çıkışında bileşenlerin değişime uğramaları ile ilgili süreç tanımının felsefi açıdan “evrim” kelimesi ile belirginleşmesi çok eskiye dayanır. Herhangi bir “sağlam ve doğru” biyolojik altyapısı olmasa da, Aristoteles'ten Konfüçyüs'e kadar birçok önemli isim evrim kavramı konusunda yazmıştır. Ayrıca, evrim konusunda İbn'i Haldun ve İbn-i Sina farklı teoriler sunmuşlardır. 19. yüzyılda Lamarck, kazanılan karakterlerin kalıtımına dair bir hipotez öne sürmüş, fakat yaptığı deneyler bu hipotezin yanlış olduğunu göstermiştir. Ayni yüzyılda Charles Darwin, Galapagos Adanları'ndaki gözlemlerine dayanarak, evrimin mekanizmasını doğal seçilim'le açıklamıştır. Bugünkü modern evrimsel sentez Darwin'in bu teorisi üzerine kuruludur.

      Doğal Seçilim

      1831-1836 yılları arasını, Darwin, işi gereği, dünyanın farklı bölgelerine seyahat ederek geçirmiştir. Bu yıllarda aklında bir tür evrim kuramı şekillenmeye başlamıştır. Farklı bölgelerde geçen 3 yıl sonunda, evrim teorisine en çok katkıda bulunacak yer olan Galapagos Adalarına varmıştır. Darwin bu adalardaki doğal yaşamı ve canlıları, Güney Amerika'dakiler (anakara) ile kıyaslamış ve o dönem için şaşırtıcı bazı bağlantıları keşfetmiştir. Burada geçirdiği dönem sonunda “başarılı nesillerin sonunda, değişimler yüzünden, yeni bir türün yavaşça hali hazırdaki bir türden gelişerek oluştuğu” kanısına vardı. Doğal seleksiyon adını verdiği bir işlem sonucunda bu değişimlerin ortaya çıktığına inanıyordu:

      Darwin'in bu teorisi 3 ana temel üzerine oturmuştur:

      Bir canlı popülasyonunda çeşitli karakteristikler mevcuttur ve bu değişken karakteristikler popülasyondaki bireyler tarafından yeni doğanlara aktarılır.
      Canlılar ölenlerin yerine geçecek sayıdan daha fazla yavrularlar.
      Ortalamada popülasyon rakamları genelde sabit kalır, hiçbir popülasyon sonsuza kadar büyüme göstermez.
      Bu temellere göre Darwin, her popülasyonda birçok bireyin hayatta kalamadığı, kurtulamadığı veya üreyemediğini belirtmiştir. “Varolma mücadelesi”nde sınırlı birçok kaynak için ve mevcut riskler (yırtıcı hayvanlar vb) yüzünden popülasyonun her bireyi bir diğeriyle yarışmaktadır. Bu varolma mücadelesinde, ortama en iyi adapte olabilmiş bireyler seçici bir avantaja sahip olmaktadır ve daha çok yaşamakta ve daha çok üreyebilmektedir.

      TÜRLERİN KÖKENİ
      20 yıldan daha fazla bir süre, Darwin düşünceleri için delil topladı. 1858'e kadar fikirlerini yayımlamaktan kaçındı. Fakat 1858'de, Alfred Russel Wallace, Darwin'e Darwin'in düşüncelerine çok benzer bir evrim teorisi fikrini mektupla yollayınca, Darwin düşüncelerini kamuya sunmak istedi. Daha sonra Darwin ve Wallace evrim teorisi ve doğal seleksiyon üzerine beraberce bir tez yazıp yayımladılar. Yine de, özellikle 1859'da yayımladığı ünlü kitabı “On The Origin of Species by Means of Natural Selection or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life” sayesinde Darwin'in adı Wallace'dan çok daha fazla duyuldu. Darwin'in bu kitabı daha sonra biyoloji tarihinin en etkili ve önemli kitaplarından olmuştur.

    • #46790
      ERTEKİN
      Katılımcı

      http://forum.turkstudent.net/viewtopic.php?t=37828

      Kayıt: 26.07.2004
      Mesaj: 3324
      Nerden: beykoz

       (Yazı benim, bir kopyası tepecik.blogspot.com'da, bir kopyası private sözlükte)
      segopeko

      Evrim konusunu bu derece tartışmalı ve cazibeli yapan, ve bu teorinin bu derece gelişmesine (kanıt bazlı gelişmesine değil; tartışmasal anlamda gelişmesine ve eski türlerin bulunmasına yönelik ara gazın rekabet ortamı dolayısıyla artmasına… teorinin yan etkileri paleontolojinin ve din felsefesinin gelişmesidir.) neden olan büyük neden malumunuzdur; bir yaratıcının var olup olmadığı… Bilimsel metod, aşağı yukarı 200 yıldır, kendine yöntem olarak seçtiği `pozitivizm` nedeniyle her türlü metafiziği “somutsuzluk” nedeniyle araştırmaya bile girişmeden reddeder. İnsanlık tarihi kadar eski olan inanç kültürünü ve buna bağlı olan tüm metafizik argümanları ve tarihsel olayları kanıt yokluğu nedeniyle incelemez, ancak araştırılması gerekmektedir. Bugün, evrim denen tartışmalı teori, `pozitif bilim` düşüncesinin kaçınılmaz olarak akacağı yöndür. Bu teorinin gerçekliğine inanmayan biri olarak, çoğu yaratılışcının aksine, pozitif bilimin bu tutumunu anlayabiliyorum; çünkü bu bilimlerin ana ilkesinde incelenebilen şeyin “somut olma/soyut olmama” gerekliliği var, dolayısıyla bu ideolojideki pozitif bilim camiası “bizi Allah yarattı” deme lüksüne, allah’a inansa bile sahip olamazdı. İş, işte bu noktada beliriyor; evrim, pozitif bilimin kaçınılmaz hipotezi olacaktı; `darwin`, bu yöntem felsefesi dolayısıyla bir zamanda çıkması gereken/kaçınılmaz bir adamdı (pozitivizmin, metafiziğe bu derece keskin bir tavır koymasının ardında kopkoyu bir skolastik, ve hristiyanlığı somutlaştırma çabası dolayısıyla ortaya çıkan mantıksızlık yatar ki bu apayrı bir konudur; batının anladığı din ile doğunun din anlayışı arasında dağlar kadar fark vardır).

      Pozitivist bilim bu yöntemin en iyi yöntem olduğunda iddia ededursun, `teizm` bazlı din konusu, ortaya bilimsel anlamda test edilebilecek bir veri sunmaz (olası tepkileri tahmin edebiliyorum merak etmeyin ileride değineceğim). `Din` nedir diye baktığımızda, ortaya farklı tanımlar çıkıyor. Bu farklı tanımların hepsi pozitivist felsefeli sosyal bilimler kaynaklı.Psikolojinin, sosyolojinin, antropolojinin, felsefenin hep kendine göre din anlayışları var ve bunlar birbirlerinden oldukça farklı tanımlar. “bu farklılaşma dinin hala iyi algılanamadığının bir göstergesidir” yazmışım din konusuna.Temelde birleştikleri bir nokta var; hiç biri din tanımına, bizzat dinin kendine önerdiği tanım gözüyle bakmıyor; test edilsel-pozitivist bir yaklaşımla bakıyor. Halbuki din, kendisini “insanın bir imtihanı” !enbiya 35! olarak görür (bu imtihan dünyevi anlamdadır, sanmayın ki ölünce imtihan bittiği için din de biter, buradaki söylem insanın sadece dünyevi mahiyetine atıfta bulunur). İmtihan süresince de din kendi varlığından, yani tanrı varlığından işaretler sunar ki bu da insanın bir hayatı boyunca görebileceği her şey, kainatın içine giren maddi manevi her konudur. bu konuda `hume` “evrendeki gaye ve düzen en dikkatsiz ve en geri zekalı bir insanın dahi her yerde dikkatini çekecek açıklıktadır… bütün ilimler bizi farkına varmadan ilk yaratıcının varlığını kabule götürmektedir” der. (size din kültürü hocalığı yapmak niyetinde değilim, ancak evrim denen olayın da dinle çok yakından alakası olan bir şey olduğunu hepimiz biliyoruz; eleştiri büyük anlamda dine yapılıyor çünkü. Açıkça söylenmese de tüm kanıt olduğu söylenen bulgular, din düşüncesinin çürütülmesi yönünde bir hava içerisinde veriliyor. Benim burada yaptığım da, aslında dinin ne olduğunu açıklamak. Din ne ile çürür ne ile çürümez, onu açıklamak). Etrafa bakıp sürekli düşünmeyi öğütleyen din !islam dini ! tüm bu oluşumların bir yaratıcısının olduğunu söyler, ve bu noktada onun emir ve yasaklarına uymayı öğütler. Bu süreçte yaratıcı kendi işini ortaya koymuş, bu unsurlar üzerine düşünüp, yaratıcı varlığını onaylamayı da insanın özgün rızasına bırakmıştır. Yaratıcı, kendi varlığını somut bir şekilde insanlara göstermez; çünkü o zaman imtihanın (dinin) bir anlamı kalmayacaktır. Tüm bunlardan sonra, “yaratılış”, ve “tesadüfen oluşuş” gibi ikisi de somut anlamda kanıtlanmaya çok uzak “`İNANÇ`” sistemlerini isteyen kabul eder, isteyen etmez (bilim daha gelişmeden evvel de “tesadüfen oluşuş” (materyalizm) insanlar arasında var olan bir inançtı; /bkz demokritos/. Bilim ile, bu tesadüfen oluşuş inananları, bu inançlarına bilimsel dayanak bulma olasılığına kavuştular. `Comte`’un 3 haldeki tavrını burada takınırsak; “insanlar tarihi bir süreçle zaten bu önyargı(!) ile bu günlere geldiler. Ortada bilimsel evrim yokken de, materyalizm inancı vardı” Böyle bir şey söylemenin ne kadar saçma olduğu ve her bireyin kararlarını tarihle değil, kendiyle verdiğini biliyoruz. O halde aynı yanlış tavırla `rasyonel` yaratılışcıları da “tarihten gelen bir alışkanlık” olarak görmemeli. )

      En katışıksız dogmatist bir yaratılışçının “madem öyle maymunlar neden insan değil” deyimi ne derece bir salaklıksa (bu söylemin üzerine giderek orgazm olan çok materyalist var), bir pozitivist evrimcinin de “madem öyle tanrı neden kendini göstermiyor” demesi de o derece salaklıktır. Çünkü ne evrim tüm primatların insan olabileceğini iddia eden bir sistemdir, ne de din hayatta tanrı’nın kendisini somut olarak ispatlayacağını söyler; imtihan bitmeden cevaplar gösterilmez. Bu “din” tanımının içinde olan ana kıstastır…

      Yukarıda din, bilimsel anlamda test edilebilecek bir şey sunmaz demiştim. Bu, dinin bilim üstü söyledikleri ile alakalıydı. Aslında kutsal kitaplarda, bilim ile araştırılabilecek ve bilim ile kesişen birkaç yer vardır; yaratılış,tufan, ve nuh’un gemisi gibi. İşte bu noktada materyalist inanç, ilahi inançları çürütmek maksadıyla (sorgulamak da diyebiliriz) bu kesişim yerlerine sımsıkı saldırır. Buradan evrim doğmuştur. Hemen şunu da söylemek gerek; bahsi geçen konular Musevilik-hristiyanlık-islam ve birkaç hint dini ile alakalıdır. Öz itibarıyla salt teizm’i ilgilendirmez. Çünkü teizm başka bir inançtır; yaratıcı varlığını kabul eder, ancak peygamber ve ilk insan olaylarına girmez. Bu nedenle Evrim teizme dokunamaz, ve dolayısıyla ateizmi haklı çıkaramaz.

      Kısaca materyalizm denilen “tesadüfen-mekanik oluşma” durumu, bilim ile bu iddiasını ispatlama hevesine düşmüş ve evrim olayını ispatlama derdine girmiştir. Bunun için her şeyin doğal tesadüflerle oluştuğunu öne sürer; ve genel resme bakmaz; materyalist inanç, kendine göre en kolay bulduğu noktadan kendi sisteminin doğru olduğunu öne sürer; madde’nin nereden geldiğini sorgulamaz ( `big bang` ’a değinmez), hatta hayatın başlangıcıyla bile uğraşmaz (prebiyotik evrim dedikleri kısır teori bu konuda çok önemli olmasına rağmen, memelilerin evrimi kadar gündeme getirilmez.). Çoğunlukla yapılan şey fosil kayıtlarını inceleyip, birbirine benzer ara türleri göstermektir. Bunda da en çok memelilerin evrimi konusuna değinirler. Halbuki hiçbir ara tür, net bir kanıt değildir. Matematik bilenler bilir; 2 tam sayı arasına sonsuz sayı girer. Dolayısıyla bir türden farklı bir türe geçiş için gösterilen ara formlar evrimsel anlamda bir şey ifade etmez. Tüm bulunan ara form dedikleri bu canlılar, nesli tükenmiş canlılar da olabilir. Bu da en az ara tür deyimi kadar rasyonel ve mantıklı bir açıklamadır. Bunu destekleyici türde “din” kavramı da söz söyler; kutsal kitap `kuran`’da yaratılanların birbirlerine benzediği, ve benzetilebileceği yazılıdır ;

      “Asmalı ve asmasız bahçeleri, hurmaları ve tadları farklı ekinleri, birbirine benzeyen ve birbirinden farklı zeytinleri ve narları yaratan O'dur.” Enam 141

      “Gökleri ve yeri yaratan, onların bir benzerini yaratmağa kadir değil mi? Elbette (öyledir); O, yaratandır, bilendir.” Yasin 81

      Zaten içinde aşkın ve yetkin bir varlığın; bir tanrı’nın varolduğu dinde, birbirine benzer yaratıkların olması o kadar zor bir şey değildir. Başta da dediğimiz gibi, bunların kendi başına bir tür olması konusu çok olağan ve gayet doğal bir durumdur.

      Evrime bir olasılık olarak bakmak gerekir; kesin bir gerçeklik olarak değil. Tüm evrimlerin ortak bir noktası var; rastgele mutasyonlar sonucu yaşayabilir modifiye olmuş yeni canlılar meydana gelecek, bu yeni canlılardan yaşamaya avantajlı olanları `doğal seçilim`e uğrayacak, ve ileride bu canlı da evrim geçirecek, böylelikle tüm bugünkü canlılar (hayvanlar,bitkiler) oluşmuş olacak.Bu bir teoridir, ve mekanik olasılık dahilindedir, yapılan edilen de işte “bu olasılığın olma ihtimalini insanlara göstermek” çerçevesinden öte gitmez. Bu yüzden bilimsel anlamda “evrim olamaz” demek yanlış olur; şöyle demek gerekir; evet, evrim bir olasılıktır ve olasılığı çok düşük olsa da rasyoneldir. Ancak, aynı derecede yaratılış konusu da rasyoneldir ve ortada dogmatik bir tavır yoktur; ben düşüncemi bu şekilde açıklayabiliyorsam, uzun muhakemeler sonucu bu sonuca erişmişsem, bu benim `dogmatik` olduğumu değil, `rasyonel` olduğumu gösterir. Aynı muhakeme yoluyla evrim de savunulabilir ve bu da rasyonel bir tutum olur. İdeolojik (dogmatik) bir tutum olmaz. Tüm bunlara ilaveten; din evrimle de çürümez; çünkü genel bir çerçevesi yok bu konunun. Genel bir kapsayıcılığı olmadığı gibi, öne sürülen kısımlarda bile çok büyük çelişkiler vardır buraya ileride değineceğim. Kapsayıcılık konusunda, dinin varolmadığını söylemek için, memelilerin evrimini değil, topyekun alem evrimini, bitki-hayvan ayrımını, cinsiyet fenomenini (kadının vajinası ve erkeğin penis’inin oluşum tesadüfü), rna zincirinin kendiliğinden oluşmasını, bunların yanında tür içindeki o türe özgü sistemleri (balina örneğindeki `melon` vb..), ve bunlardan da öte “madde”yi, yani o evrimin içerisinde meydana geldiği “doğa”nın kendi kendine nasıl varolduğunu açıklamak ve bunların hepsini bir kesinlik çerçevesine oturtmak gerekir ki, din çürüsün. Yani evrim doğrulanmış olsa bile, varlık sırrı çözülmüş olmayacaktır zira evrimciler, temelde 'yaratılmış bir evren'in sunduğu verileri kullanarak kestirmelerde bulunuyor. “modern balinalar bir zamanlar kara memelileri olan karnivorlardı” demekle din çürümez, çürümediği gibi evrim de ispatlanmaz…

      Bu aşamada 2 unsur da yani ilahiyat ve materyalizmde birbirine hoşgörüyle yaklaşmasını bilmelidir. Çünkü şu anda bu iki unsur da –her ne kadar materyalizm kabul etmek istemese de- inanç aşamasındadır. (ilahiyat’ın da kendi içinde somut metafizik verileri vardır; bilmeyen “`büyü`” ve “`dua`” olayını incelesin.) Materyalizm’in de kendine özgü dogmaları olduğunun verileri, halk tabanına yayılmak istenen ve kısmen de başarılı olan bu akımın, evrim gibi sofistike bir konu hakkında iki sayfa makale okumamış insanlarca bile sıklıkla savunulması, ve bu savunmaya karşı dinin çürütüldüğünün sanılmasıdır. Evrimi kullanan ideolojik/politik kurumlara (sosyalizm ve getirdiği komunizm) tâbi olanlar bu grup içerisine en çok girenlerdendir. Çünkü bu sistemlerde evrim, “alternatifi olmayan kuram” olarak insanlara öğretilir, ve metafizik adına tek kelime edilmesini (pozitivizmin mutlak gerçek olduğundan haraketle) yasaklar. Halbuki yaratıcı varlığı, din kavramı içerisinde, bilim üzeri bir konudur.  

    • #46791
      ERTEKİN
      Katılımcı

      Sevgili kardeşim Erkan Şinel'e derin sevgi ve saygılarımla

      [sakla]http://korsankitap.esmartweb.com/charles_darwin_evrim_teorisi__darvin_evrimi.html[/sakla]

    • #46792
      saksu
      Ziyaretçi

      http://www.amazon.com/Third-Chimpanzee-Evolution-Future-Animal/dp/0060845503/sr=8-5/qid=1160068932/ref=pd_bbs_5/002-5223096-6608801?ie=UTF8&s=books
      The Third Chimpanzee: The Evolution and Future of the Human Animal (P.S.) (Paperback)
      Üçüncü Şempanze: İnsan Hayvanın Evrimi ve Geleceği  :)

      Bu kitabı 2-3 sene önce okumuştum. Evrim çok kısa geçilmiş, ama diğer biyoloji vb. konularında  ilginç bilgiler var. Kitap hala Türkçeye çevrilmiş değil bildiğim kadarıyla.

    • #46793
      erkan şinel
      Katılımcı

      Mümtaz şahsiyet ERTEKİN KARAKAYA ağabeyime sevgi ve saygılarımla;

             Evrim konusunda yazılan yazıların tamamına yakınını okudum ve anladığım kadarıyla prof.cemal Yıldırım’ın aşağıda yaptığı tanım olayın tamamını özetlemektedir sanırım.

                 “Evrime bir olasılık olarak bakmak gerekir; kesin bir gerçeklik olarak değil. Tüm evrimlerin ortak bir noktası var; rastgele mutasyonlar sonucu yaşayabilir modifiye olmuş yeni canlılar meydana gelecek, bu yeni canlılardan yaşamaya avantajlı olanları `doğal seçilim`e uğrayacak, ve ileride bu canlı da evrim geçirecek, böylelikle tüm bugünkü canlılar (hayvanlar,bitkiler) oluşmuş olacak.Bu bir teoridir, ve mekanik olasılık dahilindedir, yapılan edilen de işte “bu olasılığın olma ihtimalini insanlara göstermek” çerçevesinden öte gitmez. Bu yüzden bilimsel anlamda “evrim olamaz” demek yanlış olur; şöyle demek gerekir; evet, evrim bir olasılıktır ve olasılığı çok düşük olsa da rasyoneldir. Ancak, aynı derecede yaratılış konusu da rasyoneldir ve ortada dogmatik bir tavır yoktur; ben düşüncemi bu şekilde açıklayabiliyorsam, uzun muhakemeler sonucu bu sonuca erişmişsem, bu benim `dogmatik` olduğumu değil, `rasyonel` olduğumu gösterir. Aynı muhakeme yoluyla evrim de savunulabilir ve bu da rasyonel bir tutum olur. İdeolojik (dogmatik) bir tutum olmaz. Tüm bunlara ilaveten; din evrimle de çürümez; çünkü genel bir çerçevesi yok bu konunun.”

      Kitapta ilgimi çeken diğer bilgiler;

      Soru 31: Evrim raslantı varyasyonlarla açıklanabilir mi?
      [Kuşkusuz evrim kuramının bugün bile çeşitli noktalarda yetersizliği gösterilebilir. Bilindiği gibi, “canlı” dediğimiz organizma değişik işlevli organlarıyla koordine edilmiş bir bütündür. Bir parçasında oluşan bir aksaklık organizmanın tümünün işleyişini etkiler. Örneğin, görme işlevine ilişkin yapılaşmayı alalım. Görmek için çok sayıda düzeneğin işbirliğine ihtiyaç vardır: göz ve gözün iç düzeneklerinin yanı sıra beyindeki özel merkezlerle göz arasındaki bağıntılardan söz edilebilir. Bu karmaşık yapılaşma nasıl oluşmuştur?
      Biyologlara göre evrim sürecinde, gözün oluşumunda ilk adım kimi ilkel canlılarda deri üzerinde ışığa duyarlı küçük bir bölümün belirmesiyle atılmıştır. Ancak doğal seleksiyonda bu kadarcık  bir oluşumun kendi başına canlıya sağladığı avantaj ne olabilir? Öyle bir oluşumla birlikte beyinde görsel merkez ile ona bağlı sinir ağının da kurulması gerekir. Oldukça karmaşık olan bu birbirine bağlı düzenekler kurulmadıkça “görme” dediğimiz olayın ortaya çıkması beklenemez. Darwin varyasyonların rasgele ortaya çıktığı inanandaydı. Öyle olsaydı, görmenin gerektirdiği o kadar çok sayıda varyasyonun organizmanın değişik yerlerinde aynı zamanda oluşup uyum kurması gizemli bir bilmeceye dönüşmez miydi? Bu güçlüğü Darwinciler iki yoldan açıklamayı denemişlerdir: İlkin organizmadaki bir değişikliğin herhangi bir noktada sınırlı kalmadığı, organizmanın tümünü etkilediği savına başvurulmaktadır. Darwin “korelasyon ilkesi” dediği bu savı kimi örneklerle desteklemeye çalışmıştır. Örneklerden biri mavi gözlü beyaz kedilerin sağır, tüysüz köpeklerin dişlerinin zayıf oluşudur. Ne var ki, kimi eleştiricilerin de belirttiği gibi, bu tür olaylar korelasyon ilkesini değil, olsa olsa birlikte giden değişiklikleri örneklemektedir. Tüyler ile dişlerin gelişimi aynı koşullara bağlıdır; birini aksatan nedenler diğerini de etkiler. Oysa görme için birbirini tamamlayıcı bir dizi değişikliklere ye bunların tam bir uyum ve eşgüdüm içinde çalışmasına ihtiyaç vardır. Bu nedenle görmenin oluşmasını gelişigüzel varyasyonlardan yola çıkan doğal seleksiyonla açıklama yerine, belki de Darwincilerin kolayca içlerine sindiremeyecekleri içten gelen yönlendirici bir ihtiyaç ya da eğilime bağlamak daha yerinde olur. Böylece değişik düzeylerdeki organizmaların (örneğin, omurgalılar ile mollusc'ların) görme düzeneklerindeki raslantı sayılamayacak yakın benzerliği de açıklama olanağı doğmaktadır*. Sıradan bir mollusc olan Pecten'in gözünde bizimkinde olduğu gibi retina, kornea ve selüloz dokulu lens vardır. Şimdi evrim düzeyleri bu denli farklı iki türde bir dizi raslantıyı gerektiren bu yapılaşmayı salt doğal seleksiyonla nasıl açıklayabiliriz?
      Bu soruyu soranlardan biri de Yaratıcı Evrim adlı kitabında Darwinciliğin mekanik anlayışına karşı çıkan filozof Henri Bergson'dur:
      Nasıl olur da sonsuz denecek kadar çok birtakım küçük varyasyonlar, eğer bu varyasyonlar salt raslantı ise, evrimin birbirinden bağımsız iki kolu üzerinde aynı planı izlesin? Evet, nasıl olur da tek tek alındığında hiçbir işe yaramayan birtakım varyasyonlar iki kolda da doğal seleksiyonla aynı sıra veya düzende korunarak biriktirilmiş olsun?
      Darwincilerin bu soruya doyurucu yanıt verip vermedikleri tartışılabilir]

      Soru 32: Doğal süreçleri tümüyle erejkstz saymak yerinde midir?
      Göz gibi görecel olarak yeni ve karmaşık bir organın oluşmasına ilişkin açıklama güçlüğünü çözme yolunda Darwincilerin başvurduğu ikinci yola gelince, bu bir varsayıma dayanmaktadır. Şöyle ki, göz gibi bir organın bir bölümünün gelişmesine ilişkin genler oluşsa da, diğer bölüm veya bölümlerin gelişmesi için gerekli genler oluşuncaya dek, etkinlik kazanmaz, üstü-örtük (latent) kalır; yeni organ ancak gerekli genlerin tümünün oluşup birlikte etkinlik kazanmasıyla ortaya çıkar.
      Bilimde bir kuramı kurtarmaya yönelik bu türden özel açıklamalara ara sıra başvurulduğunu biliyoruz. Ancak ad hoc denen bu gibi açıklamalar çoğu kez kuşku konusudur, ortada ele alınması gereken bir sorun ya da güçlüğün var olduğunu gösterir.
      Darwinciliğin yetersiz göründüğü başka noktalar da vardır. Varyasyon ya da mutasyon raslantıya bağlı beklenmedik olgularsa, herhangi bir amaç ya da düzene yönelik olduğu söylenemez elbet. Oysa hayvanların evrim tarihi gözden geçirildiğinde, evrimin belli bir “plan” çerçevesinde ilerlediği düşüncesine kişinin kapılmaması kolay değildir. Evrimin kimi durumlarda yön değiştirdiği söz konusu olsa bile genellikle aynı yönde ilerlediği söylenebilir. Doğal seleksiyon ve rastlantıya bağlı varyasyonlarla genelde düzenli ve amaçlı görünen bir süreci açıklamak pek çok kimse için inandırıcı olmaktan uzaktır. .Hatta bunlar arasında kimi Darwinciler de olmalı ki, evrim konusunda amaç ya da eğilim türünden sözcüklere duyulan gereksinmeyi “ortogenesis” denen yeni bir hipotezle karşılama yoluna gidilmiştir. Bu hipotez yeterince benimsenmemiş olmasına karşın evrimcileri oldukça rahatlatıcı niteliktedir. Ortogenesis, her canlının protoplazmasında evrim sürecini belli bir yöne doğrultan kalıtsal ve bağımsız bir eğilimi var saymaktadır. Varsanan bu eğilime organizmanın bir tür alınyazısı diye bakılabilir. Kimi biyologlar (örneğin, Fairfield Osborn) atların atalarından kalma fosil dizisinin, ortogenesis hipotezine gitmeksizin, açıklamasına olanak görmüyorlar. Öte yandan başka biyologlar, bu arada özellikle yeni-Danvmcüer, o tür öznel bir eğilimi gizemsel bularak ortogenesis'i bilim dışı bir açıklama saymaktadırlar. Onlara göre, ortogenesis hipotezi, Bergson'un “elan vital” dediği gizemli gücü başka bir terimle dile getirmekten ileri geçen bir düşünce değildir.
      Darwinciler doğal seleksiyona, türleri küçük varyasyonları kullanarak oluşturan bir düzenek, değişikliğe yol açan mekanik bir güç gözüyle bakarlar. Başka bir deyişle doğal seleksiyon Darwincilere göre evrim sürecini yönlendirmez, ona belli bir yön çizmez.
      Ayıklama düzeneği olarak çalışan doğal seleksiyon yeni türlere yol açabileceği gibi durumu koruma yönünde de çalışabilir. Bunun bir örneğini İngiliz serçesine ilişkin bir olayda bulmaktayız. Bilindiği üzere, İngiliz serçesi çevreye uyum sağlamada son derece becerikli bir kuştur. Dünyanın birçok bölgesinde, bu arada özellikle Amerika'da, çok yaygın olarak görülür. Amerika'nın bilinen büyük fırtınalarından birinde serçelerden bir bölümünün yerlerde süründüğü görülür. Toplanarak bakıma alınan bu serçeler üzerinde yapılan incelemelerde, bunların, aynı bölgede fırtınaya yenik düşmeyen serçelerden kimi farklar taşıdığı saptanır. Fırtınaya yenik düşen serçelerin çoğunluk standart ölçüye göre kanatlarının ya daha uzun ya da daha kısa olduğu görülür. Burada gördüğümüz doğal seleksiyonun ortalama tipi koruma, aşırılığı ayıklama yönünde işlediğidir.

      Not: bu tür olaylara bir bilim adamı kimliği ile yaklaşamayacağım için şahşi yorumlar ve vurgulanan başlıklar  sadece algılama düzeyi ve ilgim yönünde olacaktır.

    • #46794
      ERTEKİN
      Katılımcı

      Soru 19: Ünlü “Oxford Tartışması” nasıl geçti?

      Darwin kuramı üzerinde bilim adamları arasında başlayan tartışma çok geçmeden genişler, halk kesimlerine inen kırıcı çekişmeye dönüşür. Bilim dünyasında çoğunluk açık ve doyurucu bulunan doğal seleksiyon düşüncesine bağnaz çevrelerin tepkisi gecikmez. 1860'ta yer alan ve “Oxford Toplantısı” diye ün kazanan ilginç çekişme aradan yüz yılı aşkın bir zaman geçmesine karşın unutulmamıştır. Taraflar çatışmaya hazırlıklı gelmişlerdi. Kilise yüzyılların deneyim ve bilenmiş argümanlarıyla ortaya çıkıyordu. Hedefi Darwin'ciliği vurmak, kutsal kitabın yanılmazlığı dogmasını kurtarmaktı. Düelloyu, etkili konuşma gücüyle tanınan Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce üstlenmişti. Olayın öyküsünü Huxley'in Yaşamı ve Mektupları adlı biyografiden dinleyelim:

      Daha toplantı salonunun kapıları açılmadan Oxford, Piskoposun Darwin'i ezeceği söylentisiyle çalkanmıştı. Wilberforce'u tartışmaya, Darwin'e kişisel kin besleyen Profesör Owen hazırlamıştı. Karşısında Darwin'in “çoban köpeği” diye bilinen T.H. Huxley vardı. Aslında Huxley'in niyeti dinleyici olarak kalmak, tartışmaya katılmamaktı. Tartışmanın çok geçmeden demagojiye dönüşüp soysuzlaşacağı endişesini taşıyordu. Öyle bir kalabalıkta akıl değil, duygular ağır basacak, dolayısıyla bilimsel bir tartışmaya olanak olmayacaktı. Hatta arkadaşlarının ısrarı olmasa, toplantıya katılmayı bile istemiyordu. Toplantıya gelenler öylesine kalabalıktı ki, Oxford Müzesinde aynlan salon yetersiz görülerek Kütüphanenin Batı Odası diye bilinen daha geniş bir salona geçilir. Konuşmacılar daha gelmeden salon tıka basa dolmuş, nefes alınacak yer kalmamıştı. Salonun batı kesiminde pencerelere kadar doluşan bayanlar yer almış, bir yandan yelpazeleriyle serinlerken bir yandan da el kol işaretleriyle piskoposu coşkuyla selamlıyorlardı. Piskoposun hazır kuvveti kilise takımı da salonun tam ortasında yer almıştı. Salonun kuzey kesimine ise, öğrenciler yığılmıştı; azınlıkta olmakla birlikte onlar da Darwin için seslerini yükseltmeye hazırdılar.

      Wilberforce konuşmak için yerinden doğrulmaya başlayınca salonda gerginlik artar, tüm gözler ona çevrilir. Piskopos yarım saat boyunca parlak ama içeriksiz bir retorik örneği sergiler; dinleyicileri düşünmeye değil duygulanmaya iten, gerçekleri çarpıtan bir dil kullanır. Ağır başlı bir din adamı görünümünde, evrim düşüncesinin anlamsızlığını vurgular; türlerin başlangıçtaki yaratılış biçimleriyle kaldığı, Tanrısal düzenin değişmeyeceği temasını işler. Dinsel törenlerde her zaman ustaca başvurduğu yöntemle konuşmasının etkisini yükseltmek, karşı tarafa ölüm darbesini vurmak için Huxley'e döner, alaycı bir gülümsemeyle şu soruyu yöneltmekten kendini alamaz: “Şimdi öğrenmek istiyorum, sizin maymunla akrabalığınız anne tarafından mı, yoksa baba tarafından mı?” Konuşmak niyetinde olmayan Huxley artık sessiz kalamazdı, Piskoposa ağzının payını vermek fırsatı doğmuştu. Yavaşça yerinden doğrulur, sakin, kararlı bir ifadeyle, “Maymunla şu ya da bu yoldan akraba olmayı düşürücü bulmuyorum. Beni asıl utandıran şey, söz söyleme ustalığıyla gerçeği saptıran biriyle şu anda karşı karşıya kalmış olmamdır.”

      Huxley'in bu kısa yanıtı salonun havasını bir anda değiştirir. İtiş kakış ve bağrışmalar arasında hanımlardan biri bayılır. Öğrencilerin ısrarlı isteği üzerine dönemin tanınmış botanik bilgini Hooker kürsüye çağrılır. Hooker konuşmasında Piskopos'un bilimsel verileri hiçe saydığını, bilmediği bir konuda uzmanlık tasladığını, Türlerin Kökeni'ni okumadığı halde kulaktan dolma sözlerle karaladığını belirtir. Piskopos kendini savunamaz duruma düşmüştür; kurtuluşu çevresiyle birlikte toplantıyı hemen terketmekte bulur.

      Bu olay aynı dili kullanmayan din ile bilimin bir araya gelip tartışamayacağını göstermekle düşünce tarihinde önemli bir yer tutar.

    • #46795
      ERTEKİN
      Katılımcı

        Link verdiğim prof cemal yıldırım ın yazısından fikrimi doğrulayan veya kuvvetlendiren bazı bölümler almamamın ve sadece link vermemin nedeni baştan sona okuduğum bu yazının her iki tarafın düşüncesine de yer vermiş objektif ve daha genel bir yazı olması nedeniyle,parçalara bölündüğünde konu bütünlüğünden sapacak olmasıdır
      sevgili Erkan'ın alıntı yaptığı bölümün devamını  vermeden konunun bütünlüğünden sapacağını düşündüğüm için aşağıdaki bölümü de ben paylaşmak istiyorum.

            Bilimsel bir kuramın olgusal verilerle ispatlanamayacağına daha önce değinmiştik. Darwin'in evrim kuramını ispatlamadığı suçlaması bu nedenle havada kalan boş bir saldırıdır.

      Evrim, yavaş yürüyen uzun süreli bir süreçtir. Bazı araştırmacılar, yeni bir türün ortaya çıkması için ortalama yüzbin kuşağı kapsayan bir süreye ihtiyaç olduğu görüşündedirler.*Drosofila (meyve sineği) çok çabuk ürediği için biyologların klasik inceleme konusudur. Ama çok hızlı üreyen bu sineğin bile yüzbin kuşağı üçbin yıllık bir süre demektir. Drosofila üzerindeki deneyler ikiyüz yıl önce değil, üçbin yıl önce başlamış olsaydı evrim kuramını doğrulayan ya da yanlışlayan bir sonucu ancak günümüzde alabilirdik.

      Kimi eleştiricilere göre, evrimi salt doğal seleksiyona bağlamak, daktilo makinesinin başına oturtulan bir kedi veya güvercinin tuşlara vuruşlarıyla bir milyon yıl içinde Shakespeare'in Hamlet'ini ya da Goethe'nin Faust'unu yazabileceklerini beklemekle birdir. En basit bir canlıyı bile yakından incelediğimizde onun oluşumunda ince bir “zekâ”nm rolünü görmezlikten gelemeyiz. Bu usta el ya da zekâ yaşamın kendisinde saklı bir güç müdür, yoksa teolojide sözü edilen Tanrı mıdır, tartışılabilir. {Ama evrimi salt kör kuvvetlerin “mutlu” bir sonucu olarak görmek bu biyologlara göre çok zordur. Tanınmış biyolog J.B.S. Haldane aşağıdaki paragrafta pek çok meslektaşının paylaştığı bu görüşü yansıtmaktadır:

      Seçkin biyologlardan hiçbiri ne evrim olayına ne de doğal seleksiyon ilkesine kuşkulu gözle bakar. Ancak şans varyasyonlarına dayanan doğal seleksiyonun kendi başına evrimi tümüyle açıkladığı düşüncesine katılmakta tereddüdümüz vardır. Doğal seleksiyon evrimi tümüyle açıklıyorsa bu dünyayı anlama yolunda büyük bir adımdır. Ama doğal seleksiyon evrimi açıklamada, gravitasyonun kimyasal affiniteyi açıklamasından daha başarılı değilse, o zaman, biyologların işi sandıklarından çok daha güçtür.**

      Darwin'in evrim kuramı bugün geçerliğini koruyorsa, bunun başlıca nedeni yerine geçecek daha doyurucu, alternatif bir kuramın yokluğundandır. Yetersiz de olsa Darwin kuramını daha güçlü bilimsel bir kuram ortaya çıkıncaya dek korumak zorundayız

    • #46796
      erkan şinel
      Katılımcı

      Darwin'in evrim kuramı bugün geçerliğini koruyorsa, bunun başlıca nedeni yerine geçecek daha doyurucu, alternatif bir kuramın yokluğundandır. Yetersiz de olsa Darwin kuramını daha güçlü bilimsel bir kuram ortaya çıkıncaya dek korumak zorundayız

    • #46797
      ERTEKİN
      Katılımcı

      İngiliz The Sun gazetesinin yer verdiği habere göre, bilim adamları, 3 bin yılında insanoğlunun boyunun ortalama 1.98 olacağını, renginin koyulaşacağını, vücudunun atletik ve tüysüz olacağını, ayrıca daha sağlıklı olup ortalama 120 yıl yaşayacağını düşünüyor. İngiliz evrim teorisyeni Dr. Oliver Curry, 10 bin yıl sonra bu değişimlerin farklı bir yön izleyeceğini, insanların boylarının kısalacağını, kafataslarının vücutlarına göre daha büyük olacağını da öngörüyor. Curry'ye göre, 102 bin yılında ise, ırklar ikiye ayrılacak ve iki farklı şekilde evrilecek. İnsan ırkının iyi genleri almış bölümü uzun boylu ve güzel olurken, diğer kısmı çelimsiz, kısa boylu ve sağlıksız olup kaybolacak. Gazete, 102 bin yılındaki bu durumu, J.J.R. Tolkien'in yazdığı Yüzüklerin Efendisi serisindeki 'elf'ler ve 'cüce'lere benzetti.

    • #46798
      lubimaya
      Anahtar yönetici

      Darwin'in evrim kuramı bugün geçerliğini koruyorsa, bunun başlıca nedeni yerine geçecek daha doyurucu, alternatif bir kuramın yokluğundandır. Yetersiz de olsa Darwin kuramını daha güçlü bilimsel bir kuram ortaya çıkıncaya dek korumak zorundayız

      Aslında ispatların en büyüğü karşımızda duruyor tabii görebilene…
      Kuran-ı Kerim dünyanın ilim kitabı olarak görülmesi ve onun içindeki içeriklerden faydalanılması gerekir.Sanırım ben bu evrim olasılığını kabul etmeyenlerdenim.Çünkü vicdanım izin vermiyor.
      onun sözlerine inanmamak onun kitabını red etmek bana akıllıca gelmedi pek…

    • #46799
      ERTEKİN
      Katılımcı

      FOSİLLER EVRiMi DESTEKLiYOR

      Insanin zaman icerisinde degismeden geldigini soyleyenler : Paleoantropoloji biliminin bulgularini aciklayamamakta 

      http://www.geocities.com/kibele2tr/fosil.html

      Evrim ağacı

40 yanıt dizini görüntüleniyor
  • Bu konuyu yanıtlamak için giriş yapmış olmalısınız.

Zaman Tüneli

Welcome Back!

Login to your account below

Create New Account!

Fill the forms below to register

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.