Oluşturulan forum yanıtları
-
YazarYazılar
-
-
5 Ağustos 2007: 10:02 #53178
inanç şinelKatılımcıYeni Osmanlıcılık ya da Büyük İsrail!
ABD Başkanı Bush’un “Büyük Ortadoğu Projesi” diye 2004 yılında Tayyip Erdoğan’a tebliği ettiği ve eş başkanlığını kabul ettirdiği proje, İngiltere tarafından 20. Yüzyıl’ın başında hazırlanmış, ancak Çanakkale’de Atatürk’ün dehasına çarparak 100 yıla yakın bir süre rafta beklemişti.
Bu modele göre, Balkanlar, Kafkaslar, Orta Doğu ve Orta Asya diye dört adet federasyon kurulacak, bunlar “Ilımlı bir halife” şemsiyesinde birleştirilerek bir konfederasyonla yönetilecekti. Büyük Orta Doğu, “Büyük İsrail” demektir!
***
Tevrat’taki Büyük İsrail’in içinde bugünkü İsrail, Lübnan, Ürdün, Suriye’nin Fırat’ın altında kalan bölümü, Irak’ın Fırat’a kadar olan bölümü ve Suudi Arabistan’ın kuzey kısımları bulunuyor. İsrail, Tevrat’taki bu hedefi genişleterek Türkiye’nin Fırat’ına kadar uzatıyor ve Kuzey Irak’ta Fırat’ın doğusunda yer alan Türkmen-Kürt bölgesini de hayal ettiği ülkenin toprakları arasında sayıyor. Barzani ve Talabani de örgütlendikleri günden beri İsrail’in askeri eğitim ve mali yardımlarından bu hayal uğruna faydalandı.
Büyük İsrail projesinin gerçekleşebilmesi için önce Türkiye’nin yönetim yapısının değiştirilmesi gerekiyor. Atatürk’e bu sebeple saldırıyorlar.
Bununla birlikte, Türk kamuoyunun önüne İslamcı, Turancı veya Osmanlıcı perspektifler getirmeleri de lâzım ki Türk halkından destek bulunabilsin ve Ortadoğu Birleşik Devletleri Projesi uygulanabilsin.
Büyük Orta Doğu, yani Büyük İsrail projesini, Özal döneminde Türkiye’nin büyümesi gibi göstererek, uygulamaya çalıştılar. “Federasyonu tartışalım” lafının altında yatan Türk-Kürt federasyonu idi. Böylece “Büyük Kürdistan” , yani “Orta İsrail” kurulmuş olacaktı!
***
Aslında bu plan, 1996 yılında Bernard Lewis’in İstanbul’da verdiği “Orta Doğu’nun çok yönlü kimliği üzerine” konferansından önce, 1991 yılında yine İstanbul’da, Sosyalist Enternasyonal toplantısında dönemin İsrail Dışişleri Bakanı, şimdiki Cumhurbaşkanı Şimon Perez tarafından da kısmen açıklanmıştı. Perez, o zaman, 21’inci yüzyılın su savaşları ile başlayabileceğini söylemiş ve çözüm olarak da “Orta Doğu Güvenlik ve İşbirliği Konferansı” toplanmasını, hatta Türkiye’nin önderliğinde bir “Orta Doğu Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı” kurulmasını önermişti…
Bu öneriyi, daha sonra MHP’nin 2002 seçim bildirgesinde İsrail’in de dahil edildiği “Doğu Akdeniz Birliği” olarak gördüğüm zaman, kimin hangi makama ne amaç için yerleştirildiği sorusunu sormaya başladım ister istemez!
***
03 Mart 2004 günü Ankara’da Ticaret Odası’nda Atatürkçü Düşünce Derneği’nin düzenlediği ve kuvvet komutanlarının eşleriyle birlikte katıldığı olağanüstü bir toplantıda Prof. Dr. Anıl Çeçen, ABD Başkanı Bush’un Endonezya’da söylediği “Hıristiyan alemi ile bir meselemiz olduğunda Vatikan ile görüşüp hallediyoruz, Ama İslam aleminin böyle bir otoritesi yok, mesele ortada kalıyor” tarzındaki sözlerini hatırlatmıştı. .
Tayyip Erdoğan’ın 2004 yılı başında ABD’de “Son Osmanlı” Osman Ertuğrul ile görüşmesi ve TBMM Başkanı Bülent Arınç’ın Neslişah Sultan ile birlikte sergi açması da önemli işaretlerdi.
Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığını niçin bu kadar istiyorlar anlaşılmıyor mu?
arslan bulut, yeniçağ
-
30 Temmuz 2007: 13:36 #53171
inanç şinelKatılımcıMerhaba arkadaslar , secımler bıttı , ülkemız için hayırlısı olsun diyorum , milletimiz gerceklerin ne derece vahim oldugunu hala kavrayamadı tahmınımce , zira % 46 lık bir oy baska bır seyle izah edilemez.
Ozan kardesımınde dediği gibi bu ülkeyi karsılıksız sevenler var oldugu sürece bu ülkeyi böldürtmemek sattırmamak adına mücadelemıze her zaman ve her ortamda devam edecegız.
Aşağıdaki yazıları sizinle paylaşmak istedim ,
Devletin mumu, yalancının mumu…
Hazreti Ömer halife. Bir gece makamında Ashabtan biri ziyaretine gelir.
Selam verir.
Selamı alınmamıştır.
Oturur.
Ömer işiyle meşgul.
Sahabe bekler. Hz. Ömer çalışır.
Selam alınmamış, yüzüne bile bakılmamıştır.
İş biter. Hz. Ömer mumu söndürür.
Bir başka mumu yakar.
O anda selamını alır. Konuşmaya başlar.Sahabe sorar:
-Ya Ömer, niçin hemen selamımı almadın ve niçin bir mumu söndürüp diğer mumu yaktın ve ondan sonra benle konuşmaya başladın?Hazreti Ömer :
-Evvelki mum devletin hazinesinden alınmıştı. O yanarken özel işlerimle meşgul olsaydım Allah indinde mes’ul olurdum. Seninle devlet işi konuşmayacağımız için kendi cebimden almış olduğum mumu yaktım, ondan sonra seninle meşgul olmaya başladım.Kıssa böyle…
Mercedes’e sahte plaka takanlarla, Hazreti Ömer’i yan yana koyun adalette…
‘Verdimse ben verdim’ diyenlerle de yan yana koyun bakalım…
Koltuğa yapışıp gitmeyenlerle de yan yana koyun…
Kantara çıkarın demiyorum…
İki fotoğrafı yan yana koyun…
Meclise terör örgütü mensuplarını sokanları da bir yanlarına koyun…
Bakın bakalım…
Arada fark var mı…Şunu fark ettim bir yandan da geçen gün…
Hırsız büyük olunca saygı duyuyor, küçük olunca kepaze ediyoruz.Anketlerde başka partiye, sandıkta başka partiye oy veriyoruz.
Sokaklarda şikayet ediyor, ikili görüşmelerde kınadığımız organizasyonların içine girebilmek için kanal arıyoruz.Pek çoğumuzun şikayeti, çıkar çarkına, saadet zincirine dahil olmamaktan kaynaklanıyor…
Simitçiye soruyorlar, televizyonda hangi programları izliyorsun diye…Yalan otomatiğe bağlanmış, tüm simitçiler belgesel ve tartışma programı izliyor…
Biz, bizden başka bir şeyi oynuyoruz….Peki ey Türk milleti, sana soruyorum…
Niye kandırdın beni?Ben, sen varolan düzenden rahatsızsın diye yazdım, söyledim, bağırdım…
Şehit cenazelerini ruhun kaldırmıyor sandım…Çöpten çürük domates toplamaktan rahatsız olduğunu düşündüm…
Ey Türk milleti, sen, politikacılarla beraber beni de kandırdın…Oysa ki senin huzursuz olduğunu sanıyordum, yanılmışım…
Oysa ki senin Hazreti Ömer adaleti aradığını sanmıştım, aldanmışım…Sen sahte plakalı Mercedes adaleti, Türk sularında Amerikan tersanesi istiyormuşsun…
İstiyormuşssun da bana söylemeye utanmışsın…Oldu mu şimdi, bak…
Her iki kişiden biri bunları isterken ben bundan sonra sana ne diyeyim…
Ben bundan sonra şehitten, yolsuzluktan ve onursuzluktan nasıl bahsedeyim…
Sen kendi tercihini yaptın, şimdi sıra bende…
Ben yine devletin mumuna saygı gösterenin peşindeyim, sen de yalancının mumuna…
Böyle geçsin hayat, mahşerde görüşürüz…
-
22 Haziran 2007: 13:36 #47860
inanç şinelKatılımcıMazot 1 yetele olacak!
Cem Uzan söyledi…
İktidar şakşakçıları alay etti.
Güldüler…
Olur mu hiç öyle şey filan…
Ya şimdi?
Deniz Baykal da söylüyor…
Devlet Bahçeli de söylüyor…
Mehmet Ağar da söylüyor…
“Mazot 1 yetele olacak!”Kaldı mı sırıtan?
Hâlâ diyebilirsiniz ki…
“Hepsi iyi hoş da, vergi almadan, mazot verilir mi?”
Bence de verilmez.Ama verilene veriliyor…
Bal gibi.
Mesela, armatörlere veriliyor.Gemi sahibi olan dar gelirli arkadaşlar, bu iktidar sayesinde gemisini yürütürken, vergi mergi ödemiyor mazota…
Uçak filosu sahibi olan açlık sınırındaki arkadaşlar da, öyle…
Onların mazotu, malum:
Jet yakıtı… Gariban işi.
O yüzden vergi falan istenmiyor uçaklarını uçuranlardan.E denize yok.
Havaya yok.
Tarlaya niye var, bu vergi?N'apsın yani çiftçi, adaletli kalkınmadan faydalanmak için?
Şileple mi sürsün tarlasını?
Boeing'le mi atsın tohumunu?Ekerken, mazot.
Sürerken, mazot.
Sularken, mazot.
Toplarken, mazot.
Taşırken, mazot.
Hayattır mazot Anadolu'da…
Hayattır.
Su ile aynı.
Üstelik…
Nedir, ÖTV denilen hadise?
Özel Tüketim Vergisi…
Özel tüketim midir buğday?
Kolye yapıp, gerdanımıza mı takıyoruz birader?
Parmağına tek taş pancar veya kulağına fındık takanı gördünüz mü siz?
Bunun neresi özel tüketim?Mazot 1 yetele olacak…
Çünkü, yetti gari!Ha peki, oluşacak vergi kaybını nereden telafi edebilirsin?
Yılda 41 milyar dolar faizi, elaleme şak diye öderken nereden telafi ediyorsan, oradan…
Canım kardeşim.yılmaz özdil
-
5 Haziran 2007: 15:05 #52647
inanç şinelKatılımcıTürkiye sizinle gurur duyuyor!
“Ne malum PKK'nın yaptığı?”
Yeni moda bu.Bombacı kız diyor ki…
“Öcalan'ı zehirlediniz, ben de intikam için hepinizi öldürmeye geldim.”
Bunlar diyor ki…
“Ne malum PKK'nın yaptığı?”Saralım makarayı biraz geri…
Manyağın biri cinayet işliyor…
“Milliyetçiler yaptı.”
“Ulusalcıların işi.”
“Jandarma parmağı…”
“Türk olmaktan utanıyorum.”Astsubayın bagajında tabanca çıkıyor…
“Derin devlete suçüstü.”
“Çete.”
“İşte hain.”
“Ucu nereye giderse gitsin, kime uzanırsa uzansın, peşini bırakmayacağız.”
Hatırlayın…
Büyükanıt'ı yargılamaya kalktılar.Sonra…
Ankara'da bomba patladı…
“Ne malum PKK'nın yaptığı?”
“Teröristler yapsa, söyler.”
“Halkı vurmaz ki onlar…”
“Derin devlet olamaz mı?”
Allah sizi inandırsın, biri aynen şöyle dedi:
“Bu saldırılar CHP'nin suçu.”6 şehit…
“Mayın, İtalyan olamaz.”
“Evet, silahlar AB malı da… Bunda AB'nin ne suçu var? Ne bilsinler?”“Komplo.”
“İktidarı zor durumda bırakmak isteyen derin güçlerin marifeti olabilir…”
Ama en çok şunu beğendim:
“PKK'yı hedef gösteriyorlar!”Yani, bu lafım basın ahlâkına ne kadar uyar bilmem ama… Hakikaten suratına tükürülecek adamsınız be kardeşim.
yılmaz özdil, sabah
-
5 Haziran 2007: 14:54 #52890
inanç şinelKatılımcıSabırla mücadele koordinatörü…
24 Eylül, 1 şehit.
29 Eylül, 1 şehit.
13 Ekim, 2 şehit.
14 Ekim, 1 şehit.
16 Kasım, 2 şehit.
23 Kasım, 1 şehit.
5 Aralık, 3 şehit.
7 Aralık, 1 şehit.21 Aralık, Başbakan, New York'ta verdiği demeçte, “sabrımızın sınırı var” dedi.
27 Aralık, 1 şehit.
16 Ocak, 1 şehit.
7 Şubat, 1 şehit.
9 Mart, 3 şehit.
23 Mart, 3 şehit.
7 Nisan, 6 şehit.
8 Nisan, 4 şehit.
9 Nisan, 1 şehit.
16 Nisan, 1 şehit.
21 Nisan, 1 şehit.
23 Nisan, 2 şehit.
25 Nisan, 1 şehit.
26 Nisan, 1 şehit.
27 Nisan, 2 şehit.
3 Mayıs, 2 şehit.
5 Mayıs, 2 şehit.
12 Mayıs, İzmir Bornova…
1 vatandaşımız ölü, 4 yaralı.
15 Mayıs, 2 şehit.
18 Mayıs, 1 şehit.
22 Mayıs, Ankara Ulus…
6 vatandaşımız ölü, 121 yaralı.
24 Mayıs, 8 şehit.
26 Mayıs, 1 şehit.
29 Mayıs, 1 şehit.30 Mayıs, Başbakan, NTV'ye verdiği demeçte, “Sabrımız taştı, taşıyor, bunların hepsi söylenir tabii. Zaten sabrın taşmaması diye bir şey yok ki… Her şehidin gelmesi, sabrın boyutunu adeta test ediyor” dedi.
1 Haziran, Bingöl…
5 vatandaşımız ölü, 6 yaralı.
4 Haziran, 7 şehit.sabah, yılmaz özdil ,
-
5 Haziran 2007: 14:52 #52889
inanç şinelKatılımcıİkizleri terör ayırdı
Tunceli'nin Pülümür ilçesinde şehit olan Erdem Erkaçtı ile yine Tunceli'de asker olan tek yumurta ikizi kardeşi Erden Erkaçtı'yı birbirlerinden vatan borcu askerlik de ayıramadı fakat ölüm ayırdı.
Üç aylık asker olan ikizlerin askerlik şubelerine müracaatları sırasında kendilerine, 'Bir aileden iki kişi aynı zamanda askere gitmeyebilir. Biriniz vatani görevini bitirdikten sonra diğeriniz vatani görevini yapabilir. Böyle bir hakkınız var.' dendiği ancak Erdem ve Erden'in, “Birlikte askere gidip, birlikte teskere alacağız.” diyerek bunu istemedikleri öğrenildi.
Aynı anda askere giden tek yumurta ikizlerinin tesadüf eseri yine usta birliği kuralarının da Tunceli'ye çıktığı ve kısa süre aynı karokolda bulunduktan sonra görev yerlerinin değiştiği belirtildi. Teröristlerin baskını sırasında Erden Erkaçtı'nın kardeşiyle aynı karakolda olmadığı ifade edildi.
Tunceli'nin Pülümür ilçesinde, karakolun günlük ihtiyaçlarını karşılayan aracı kaçırıp, Kocatepe Karakolu'na saldıran teröristler, attıkları el bombalarıyla 8 askeri şehit etti.
7 şehitten ikisinin İzmirli olduğu belirlendi. İzmirli iki şehidin evlerine acı haber çabuk ulaştı. Şehit erlerden İlhan Sağlam'ın Kemalpaşa, Erdem Erkaçtı'nın Bayındır ilçesindeki evlerine ateş düştü. Manisa Kırkağaç'da acemiliği tamamladıktan sonra 20 gün önce gittikleri Tunceli'de vatani görevlerini yapan oğullarından Erdem Erkaçtı'nın şehit olduğu haberini alan baba Turgut Erkaçtı, fenalaşarak Bayındır Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı. Anne Nazan Erkaçtı ise aldıkları haberle adeta yıkıldı.
Şehidin kardeşi Erden'in ise Tunceli'de başka birlikte askerlik yaptığı öğrenildi. Anne Nazan Erkaçtı, “Sabah aradım, “Uyuyor” dediler. Son kez bile sesini duyamadım. Ben onları ellerimle besledim, büyüttüm. Birbirlerinden hiç ayrılmazlardı. Onlar benim canlarımdı. Tek tesellim bir evladımın sağ kurtulması. Artık bu terör belası bitsin. Başka annelerin de ocağına ateş düşmesin.” diyerek duygularını dile getirdi.
VATANDAŞLAR SOKAKLARA DÖKÜLDÜ, TERÖRE LANET YAĞDIRDI
Öte yandan, oto tamirciliği yapan Erdem Erkaçtı'nın şehit haberini alan vatandaşlar, ellerinde bayraklarla sokağa dökülüp, teröre lanet yağdırdı.
Vatandaşlar, “Ya Allah Bismillah Allahü ekber”, “Kahrolsun PKK”, “Şehitler ölmez vatan bölünmez”, “Dişe diş kana kan intikam intikam” şeklinde slogan atarak Bayındır sokaklarında dolaştı. Erkaçtı'nın cenazesinin, memleketi Bayındır'da toprağa verileceği bildirildi.
“ONLAR BİR TANE VURUR, BİZ 10 TANE GÖNDERİRİZ”
Bu arada Tunceli'nin Pülümür ilçesinde teröristlerin Kocatepe Karakolu'na saldırısı sonucu şehit olan İlhan Sağlam'ın İzmir'in Kemalpaşa ilçesinde yaşayan ailesi acı haberle yıkıldı.
Er İlhan Sağlam'ın şehit olduğu haberinin evine ulaşmasının ardından,
yakınları sinir krizleri geçirdi. Anne Kısmet Sağlam, bir gece önce
rüyasında köpeklerin güvercinlere saldırdığını belirterek,
''güvercinleri kurtarmak için eline aldığını, köpeklere taş attığını,
ancak taş attıkça köpeklerin daha çok saldırdığını, güvercinleri
kurtaramadığını'' söyledi.Abla Mahperi Sağlam ise ''İlhan'ı ak güvercin olarak gönderdik, kara
güvercin olarak geldi. Onlar bir tane vurur, biz 10 tane göndeririz''
dedi.Şehit askerin ağabeyi Şahin Sağlam (35), kardeşinin asker fotoğrafını
göstererek, en son bir akşam önce telefonda konuştuklarını, kendisine
göreve gideceğini söylediğini kaydetti.Ağabey Şahin, kardeşinin bir elektrikçide çalıştığını, askerlik dönüşü
kendi işini kurmayı düşündüğünü belirtti.Kemalpaşa Belediye Başkanı Yakup Karaca ve Kemalpaşa Garnizon Komutanı Binbaşı Yahya Kazık da şehit askerin evine gelerek, ailenin acısına ortak oldu.Aileye çocuklarının şehit olduğu haberi verilirken, bir sağlık ekibi de evde hazır bulunduruldu.
MEKTUBU GELMEDEN ŞEHİT OLDUĞU HABERİ GELDİ
Tunceli'nin Pülümür ilçesinde teröristlerin Kocatepe Karakolu'na saldırısı sonucu şehit olan Jandarma Er Eraslan Güngör'ün (21), bir gece önce telefonla görüştüğü eşine, mektup gönderdiğini söylediği öğrenildi.
Olayın duyulmasının ardından Eraslan Güngör'ün Amasya Merkez Keçili
köyündeki ailesi büyük bir acı yaşarken, başta yakınları ve askeri
yetkililer olmak üzere şehit erin evine gelen çok sayıda kişi taziye
ziyaretinde bulundu.Şehit erin annesi Yadigar ve sara hastası baba Rıza Güngör olayın şokunu yaşıyor. Henüz 7 aylık evliyken vatani görevi için ayrı kaldığı eşi
Yeter Güngör ise sık sık baygınlık geçiriyor, 2'si kız 5 kardeşin en
büyüğü olan şehit er Güngör'ün kardeşleri de gözyaşı döküyor. Aile
fertlerini, yakınları teskin etmeye çalışıyor.Anne Yadigar Güngör, ''Vatan sağ olsun'' derken, acılı eş Yeter Güngör
ise teröre ve terörist örgütüne lanet yağdırıyor.Bu arada, terhisine yaklaşık 2,5 ay kaldığı bildirilen Eraslan Güngör'ün
şehit olmadan bir gece önce telefonla görüştüğü eşine bir mektup
gönderdiğini söylediği, ancak mektubun ailenin eline henüz ulaşmadığı
öğrenildi.AİLESİ VE NİŞANLISI DÜĞÜN HAZIRLIĞI YAPIYORDU
Tunceli'de terör örgütü PKK'nın hain saldırısı sonucu şehit düşen Kayserili Eyüp Yabangülü'nün ailesi ve nişanlısının ağustos ayına düğün hazırlığı yaptığı belirtildi. Tunceli'nin Pülümür ilçesinde teröristlerin Kocatepe Karakolu'na saldırısı sonucu şehit olan Eyüp Yabangülü'nün Kayseri'nin Sarıoğlan ilçesi Alamettin beldesinde yaşayan ailesi acı haberle yıkıldı.
Er Eyüp Yabangülü'nün şehit olduğu haberinin evine ulaşmasının ardından, yakınları sinir krizleri geçirdi.
Şehit erin nişanlısı Ayşe Pekar'ın, acı haber üzerine fenalık geçirerek bayıldığı öğrenildi. Pekar'ı beldede hazır bulunan 112 Acil Servis ekipleri sakinleştirdiği belirtildi. İnşaat işçisi olan baba Zeki Yabangülü ise olayın gerçekleştiği saatlerde çalıştığı için oğlunun şehit olduğu haberini 10 saat sonra öğrendi. Anne Hatice Yabangülü de acı haber ile hüzünlenerek ağıtlar yakmaya başladı.
Alametten Belediye Başkanı Nafiz Ceran, 1986/2 dönem olarak askere alınan şehit er Eyüp Yabangülü'nün ağustos ayı başında tezkere alacağını söyledi.
Şehit erin askerlik öncesi nişanlandığını belirten Ceran, Eyüp Yabangülü'nün tezkeresini almasının ardından düğün yapacağını ifade etti.
Ceran şöyle devam etti: “Şehit asker Eyüp Yabangülü bizim çok değerli bir evladımızdı. Ailesi beldemizin sayılan insanları. Askere gitmeden önce nişanlanmıştı. Ailesi ve nişanlısı onun dönüşünde düğün hazırlık yapıyordu. Babası düğün hazırlığı için inşaatlarda çalışıyordu. Gerçekten acı haber bizi ve tüm beldemizi üzüntüye boğdu. Hükümetimizin ve yetkili mercilerimizin gerekenleri yapmasını bekliyoruz. Askerimize ve devletimize karşı yapılan saldırılar had safhaya çıktı. Artık gereğinin yapılmasını bekliyoruz. Canımız yandı.”
AJANSLAR
Yayın tarihi: 5 Haziran 2007, Salı
Web adresi: http://www.sabah.com.tr/2007/06/05//haber,5750F09FCC8C4EEF9A6972FFA43A1D1B.html
Tüm hakları saklıdır.
Copyright © 2003-2007, MERKEZ GAZETE DERGİ BASIM YAYINCILIK SANAYİ VE TİCARET A.Ş.Bu haber için yapılan yorumlar: 9 adet
Tüm yorumları okumak için tıklayınız. Siz de yorum yapın
tuncay mutlu05.06.2007 14:28:53bu terör belasına daha kaç vatan evladını şehit vereceğiz o askerlerin neler yaşadığını çok iyi anlıyorum bende pülümür komandoda askerlik yatım bu tür olaylar benimde başıma geldi şehitlerimize allahtan rahmet acılı ailelerine sabır diliyorum ŞEHİTLER ÖLMEZ VATAN BÖLÜNMEZ
can küçük05.06.2007 14:24:37yeter artık yetki benim diyen başbakan nerde siyaset yapmamak istiyorum ama lütfen oylarınızı vatan millet hayrına verin !!!!!
-
28 Nisan 2007: 09:34 #52547
inanç şinelKatılımcıbence tam tersi arkadaslar ; yapılacak her yürüyüş , yapılacak her demokratik tepki işin ciddiyetine katkı saglar ve halkın kararlılıgını ortaya koyma adına herkesin dikkatini çeker.
Yarın Çağlayan da buluşmak dileğiyle ;
Ağlayan olma Çağlayan ol…
Saydılar…
Kaç oy çıktı?
361.
Kaç kişi var diyorlar?
368.
İki iki daha beş gibi bi şey.
Neyse… Ankara'da olan biteni yazan çok olur bugün… Hep aynı mevzu, sıkılırız… Gelin ben size, Adana'da yaşanan bir başka sayım olayını anlatayım.
Gene dün.
Hacı Ahmet Özeltürkay Camisi'nin imamı, kapının önüne kumbara benzeri bir kutu koydu
Neden?
Cuma namazına gelen hayırsever vatandaşlarımız camiye bağışta bulunsunlar diye…
Bulundular.
Hayır dua aldılar.
Namaz bitti.
Kutuyu açtılar.
Saydılar…
Ve, rezalet ortaya çıktı.
Bir tane 100 liralık banknot…
Bir tane de 50 liralık…
Sahteydi.
Evet, sahte.Özde değil…
Sözde bağış yani…Ama rezalet, sadece bu değil.
Devamı var…
Çünkü, bir sahtekâr 100 liralık sahte banknotu verip, “10 lira bağışta bulunmak istiyorum” demiş ve 90 lirayı alıp, gitmişti…
Bir sahtekâr da, 50 liralık sahte banknotu verip, “5 lira bağışta bulunmak istiyorum” demiş ve 45 lirayı alıp, gitmişti.
Böylece, 150 lira bağış topladığını zanneden cami, 135 lira içeri girmişti… Hem de, üstüne hayır dua ederek!Vaziyetimiz budur ahali.
Eskiden camiye gelen vatandaşlarımızı binbir yalanla dolandırıyorlardı… Şimdi, direkt camiyi dolandırıyorlar.Bu gidiş, iyi gidiş değil.
“Dur” demek gerekiyor.
Mutlaka.Sen de “dur” demek istiyorsan… Elini taşın altına koy.
Ağlayan olma…
Çağlayan ol.
Yarın, saat 13.00…
İstanbul Çağlayan Meydanı.
Bayrağını al, gel kardeşim…
Bayrağını al, gel.
Saya saya bitiremesinler.yılmaz özdil
-
18 Nisan 2007: 20:43 #52542
inanç şinelKatılımcıÖyle büyüdük ki aklınız durur…
“Uyusun da büyüsün” ekonomisinin son verileri açıklandı… Tarafsız medya, vatandaşın doğru bilgi alması için, bu verilerin olumlu ve olumsuz taraflarını “objektif ölçülerle” yansıttı sayfalarına.
Manzara şu…İHRACAT DOLUDİZGİN GİDİYOR, MART'TA TARİHİ BİR REKOR DAHA KIRDIK
ithalat da rekor kırdı.İŞTE İSTİKRAR BEREKETİ TÜRKİYE EKONOMİSİ 5 YILDA 2'YE KATLANDI
borcumuz da 2'ye katlandı.BÜYÜME TAVANA VURDU EKONOMİMİZİ 400 MİLYAR DOLARLIK DEVLER LİGİNE ÇIKARMAYI BAŞARDIK
iç tüketim dibe vurdu, satışlar yüzde 40 azaldı.GELİR DAĞILIMI DÜZELDİ FAKİRLİK AZALDI ZENGİNLER KAYBETTİ
japonya'da 24, bizde 26 dolar milyarderi var; kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı yüzde 78 arttı.BU AY YÜKSEK ÇIKACAK DİYENLER YİNE YANILDI MART ENFLASYONUMUZ SADECE BİNDE 9 ÇIKTI
geçen ay 4 lira olan sivri biber, bu ay 6 lira.KİŞİ BAŞINA MİLLİ GELİR 300 DOLAR YÜKSELDİ 5.500 DOLARA DAYANDI
Rahmi Koç ile senin maaşı topluyorsun, sonra 2'ye bölüyorsun, çıkan rakam senin “kişi başına düşen milli gelir.”yılmaz özdil, Sabah gazetesi
-
18 Nisan 2007: 20:38 #52541
inanç şinelKatılımcıErtekin abi yazımı baştan aşağı cümle cümle cevaplamışsın kendi fikrine göre.
Saygı duyuyorum böyle düşünmene.Ben yazına cevap niteliğinde değil ortadan konuşmayı tercih ediyorum.
Sonuç olarak bazı gerçekler var onlara bakmak gerek.Hep kötü yanlarını görmek kolaydır.
Kendimizin hariç herşeyin kötü yanını rahatlıkla bulabiliriz.
Önemli nokta iyi yanları görebilmektir.
Aha bi gerçek…T.C. tarihinin en iyi rakamları.
Bu rakamlara kim gelse onuda savunurum.AKP ye nasip olmuş olmamış farketmez birileri artık bu ülke için bişeyler yapsın.
Kaynak
Yorumsuz…Keza AKP nin sürekli karşısında olan YÖK.
Bugüne kadar Türkiye için ne yapmıştır?Sadece kendi fikirlerinde insan yetiştirmeye çalışmaktan başka?
Üniverisite sorunu bugün gitgide büyüyen yara.
Bu YÖK le mi çözecez bu sorunu?Niye bunlar görülmedi daha öncedende şimdi sorun oluyor?
Rejim kaygısı varmış güya insanlar yürüyor.
Olabilir onlarda vardır bende yoktur.Buda çok normal.
Yabancı sermaye ülkede baya aktif (karşıyım sonuna kadar) peki bunlar rejim tehditi olan ülkede dururlar mı?Yürüyüşü dikkate almam gerekiyomuş benim öyle bi kaygım yokki rejim gidiyor die neden alayım?
Yürümelerini hoş görebilirim.Ama yarında başkaları yürürse sizde aynı şekilde kale almazsınız.
Bu ülkenin Askeri zaten gerekeni yapıyor.Merak etmemek gerekir.Atatürk'ün yolundan sapma olursa zaten onlar müdahale edecektir.Hee ben şuna hayır demiyorum.Ben bu hükümeti begenmiyorum politikasını bilmemnesini…Yürürüm.Ok yürü…
Ama sen bu ülkede rejim tehlikesi var dersende güler geçerim
Admin hoca bu ülkede ekonomi öyle gazete kagıtlarında anlatıldıgı gibi çok iyi çok güzel değil maalesef ,
T.C. tarihinin en iyi rakamları Atatürk devrinde Tam Bağımsız ekonomi politikaları ile yakalandı ; sıfır borçla 10 yılda yapılan büyük zirai ve sanayi devrim.Hersey sıfırdan yapıldı yani , ama su anki ekonomik durum cok farklı.Yazdıgın O rakamlara bir de inanabilsek yaşayabilsek o rakamları tam süper olacak ama nerdee
bu rakamlarla değil akp mhp de gelse ben Savunmam admin hocam zira sürdürülebilir olmayan ve sıcak paraya bağlı sanal büyüme bu memleketi FELAKETE götürecek en BÜYÜK BOMBADIR.Neden dersen üretemediğin sürece yabancı sermayeye mahkum olursun ve Ödeyemeyeceğin Borç yükünün altında ezilirsin.dün tüpraş, bugun telekom ,yarın milli piyango sata sata sata vatanın en güzide en mesire yerleri onları da sat sat sat ,sonra ?
Ne olacak sonra ? sonrası yok çünkü sonu da yok.AKP bu ülkede 2002 seçimlerinde İMF yi ülkeden kovmak ve işsizliği azaltmak vaadiyle oy istedi bu milletten ve böyle oy aldı ama iktidara gelince ne dediyse tam tersini yaptı.2002 de AKP yi iktidar yapan halk bunun için oy verdi bunlara.
Ayrıca yürüyüşü sadece rejim tehlikesi algılaması gibi dar bir çerçeveye oturtan da yanlı medya olmustur.Zira yürüyüşün en önemli özelliği TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE İÇİN ORTAK ARZUNUN VE BİLİNCİN varlıgıdır.
Yürüyüşte her yer Türk bayraklarıyla doluydu dikkat ederseniz,amaç esasen bu ülkenin temel degerlerine sahip çıkmaktır ama bunu satılmış medya anlatmadı tabii , bırakın anlatmayı HRANT DİNK'in cinayetini 8 saat canlı yayın yaparak veren tv kanalları ,1 milyon insanın ANKARANIN GÖBEGİNDE bu demokratik tepkisini biryerlerden tırstığı için canlı yayınlamadı,yayınlayamadı maalesef,bu Türk basının unutulamayacak bir ayıbıdır !!!!
Aslında AKP ve yaptıkları hakkında yazacak cok sey var ama sorun Zihniyette bitiyor,o yuzden bugun AKP, dun Derviş lavugunu bu ülkeye getiren DSP,Liberalleşmek adına ülkedeki Halk içinde gelir dağılımda makasların açılmasına sebep olan ve adaleti bitiren Özallı ANAP HEPSİ AYNI.
olay sudur ; AKP nin sonuc olarak diğerlerinin yaptıgını fazlasıyla yapması ama ben onlardan farklıyım ekonomi süper cart curt deyip ortada dolanmasııı ,, ne farklısı yahuuuu millet kan aglıyorrr kannn.
Neyse olayı cok dagıtmıyayım

Ertekin abi önerine katılıyorum ya fırsat varken satalım toptan kurtulalım yada sonuna kadar savunalım
-
2 Nisan 2007: 18:20 #52412
inanç şinelKatılımcıkonunun teknik boyutunu açıklamak için aktarıyorum ; (Olayın Bu Kadar Önemli Olmasının nedeni)
Seçimler ve dış politikadaki hararetli günler nedeniyle pek üzerinde durulmuyor ama Türk Silahlı Kuvvetleri modernizasyon ihaleleri ve projelerinde, büyük meblağlı ve çaplı atılımların yapıldığı bir süreçten geçiyoruz.
En yakın örnek ATAK helikopterinin hangi ülke tarafından gerçekleştirileceğine ilişkin prosedür belirlendi. Milli Tank Projesi de üzerinde hızla ilerlenen projeksiyonlardan biri. Diğerleri de sırada. Üstelik hepsi hem mali portreleri açısından hem de stratejik bağlamda ciddi önem taşıyorlar.
Kör silah!..
TSK’nın bu türden güçlü ve ileri teknoloji silahlarına ilişkin en büyük tartışma konusu ise yıllardır aynı. Çoğu zaman “gerçekten öyle mi” tartışmaları yapılsa dahi özellikle savaş uçakları üzerinden yapılan tartışma, bu jetlerin “düşmanını görüp görmediği” ile ilgili.
Gerçek şu ki, bu Türkiye’nin elindeki modern savaş uçakları gerçekten sert silahlar. Hava Kuvvetleri’nin dünya çapında kalitesini birçok kez ispatlamış savaş pilotlarıyla birleştiğinde, düşman için oldukça tatsız bir durum ortaya çıkarıyorlar.
Ama mesele şu ki “düşman kim” sorusunu bu silahlar yanıtlayamıyor! Yani savaş uçaklarında bulunan mission (görev) bilgisayarları karşılaştığı uçakların dost veya düşman olup olmadıklarını söyleyemiyor. Daha doğrusu bir başka ülkenin, ABD’nin tehdit değerlendirmelerine göre söylüyor.
ABD ile savaşsak kimi vuracağız?
NATO üyesi ülkelerin uçakları ile karşılaşan jetler bunları dost olarak tanımlıyor ve silah sistemleri kilitleniyor. Yani müdehale edemiyorsunuz. Şaka yollu söylemek gerekirse, “savaşan şahinler”, “savaşamayan güvercinler” oluyor.
Örneğin-olmaz ya-ABD, İngiltere veya Yunanistan uçakları ile herhangi bir nedenle savaşacak olsanız uçakların silah sistemleri problem çıkaracak durumda. Bu hal uzun zamandır Türkiye’yi rahatsız ediyor ve meselenin halli için defalarca ABD’ye girişimde bulunulmasına rağmen elde edilen bir sonuç yok.
Doğru olan elbette bu uçaklarda Türkiye’nin kendi belirlediği dost-düşman tanımlarının bulunması.
ASELSAN’ın çözdüğü kodlar!
Kısa süre içinde ardı sıra gelen mühendis intiharlarıyla gündemde yeralan ASELSAN bu sorunu şimdi aşmış bulunuyor. Yani ASELSAN milli bir yazılım gerçekleştirmiş ve hatta bunları tank ve helikopterlere uygulamış durumda. Ancak savaş uçaklarında problem sürüyor. Çünkü ABD, bu yazılımların uçaklara konulmasına izin vermiyor. Kendi programlarının kalmasında ısrarlı.
Esasen bu oldukça sıkıntılı bir durum. Sorunun teknik bir detay olmadığı çok açık. Politik ve askeri açılımları bulunuyor. Ama ne olursa olsun aşılması gerekiyor. Türkiye işin teknik engeleni aşmış durumda. Tek yapılması gereken milli yazılım programlarının görev bilgiyasarlarına entegre edilmesi.
Peki ASELSAN intiharlarının bu yazılımla bir ilgisi var mı? Bu konu açık bir milli güvenli sorununa dönüşmüş gibi. Konvansiyonel medyanın durumu da aynı. Hiçbir yerden ses çıkmıyor. Ses çıkmadıkça da bu intiharlar üzerindeki spekülasyonların sayısı hızla artıyor.
Bir yandan intihar edenlerin ailelerinden “öldürüldüler” sesleri yükselirken, öte yandan milli yazılım ile bu intiharlar arasında bir bağ olup olmadığı araştırılıyor. Doğal olarak intiharların ardında, bu yazılımın hayata geçirilmesinden rahatsızlık duyanların olabileceği de kulaktan kulağa yayılıyor.
NOT : Milli Tank projesi yerli sermaye olan (KOÇ grubunun) OTOKAR firmasına verildi.
-
31 Mart 2007: 09:10 #52409
inanç şinelKatılımcıKAOSUN NEDENİ GENİŞLETİLMİŞ ORTADOĞU PROJESİNİ HAYATA GEÇİREBİLMEKTİR.BU PROJEYİ HAYATA GEÇİRMEK EMPERYALİZM İÇİN ( ABD,AB ) HAYATİ ÖNEME SAHİP, DÜNYA ENERJİ KAYNAKLARINA HAKİM OLABİLMEK ADINA OLUSTURULACAK YENİ DÜZENDE TÜRKİYENİN KİLİT NOKTADA OLMASINDAN DOLAYI ELDE TUTULMASI BÜYÜK ÖNEM TAŞIYOR.BUNU DA ILIMLI İSLAM POLİTİKASIYLA (FETTULLAH GÜLEN VB CEMAATLERLE) YAPACAKLAR , HABERLERİ BİRAZ DİKKATLİ İZLERSENİZ GÖRÜRSÜNÜZ CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ ÇOKTAN SULANDIRILMAYA BAŞLANILMIŞ BU ÜLKEDE. HER FIRSATTA BU ÜLKENİN YILMAZ BEKÇİLERİNE BOK ATMA YARIŞINDA OLAN BU ZİHNİYET VE BUNLARIN YALAMASI SATILMIŞ MEDYADIR.YANI BASTIR PARAYI İSTEDIGIN GIBI ÖTSÜN SATILMIŞ MEDYA , DANISTAYDA ÖLDURULEN HAKIMLERI BİLE MİLLİYETÇİLERE ULUSALCILARA MALEDIP ÖLDURDU DEMEYE KALKISTILAR AMA İNANDIRAMADILAR BU MILLETI ÇUNKU INANDIRICILIKLARINI GERCEKCILIKLERINI KAYBETTILER.
YUKARIDA ANLATTIGIN 3 TÜRK MÜHENDİSİ ASELSAN DA F-16 SAVAS UCAKLARININ HABERLESME SİSTEMLERINI MODERNIZE EDECEK VE DIS MUDAHALELERE KARSI TURK UCAKLARINI KORUYACAK OLAN YEPYENI VE MUDAHALENIN IMKANSIZ OLDUGU BIR PROJEDE ÇALISIYORLARDI .AMA MALUM OLAYLAR SONUCU BIR BIR ORTADAN KALDIRDILAR ,AMAÇ HERZAMAN VE HER OLAYDA OLDUGU GİBİ TÜRKİYEYİ HER ACIDAN DISARIYA BAGIMLI KILMAKTIR VE BU UGURDA HER YOLA BASVURMAKTADIRLAR.
ZAMAN OLARAK ÇOK KRİTİK BIR DÖNEMDEYIZ.BİR YANDA BÜYÜK ORTADOĞU PROJESININ EŞ BAŞKANI BİR YANDA SATILAN YOK PAHASINA SATILAN ÜLKE KAYNAKLARI ARAZİLERİ BİR YANDA DA AÇ TÜRK HALKI !
BU DÜZEN BÖYLE NE KADAR DEVAM EDER BİLMİYORUM AMA ADALETİN OLMADIGI BİR YERDE HUZUR OLMAYACAGI DA KESİNDİR !
SAYGILARIMLA.
-
30 Mart 2007: 14:22 #47853
inanç şinelKatılımcıNormal Çankaya…
AKP'liler açıklamış…
“Olursa, böyle olacak…”
Yani?
“Başbakan, Cumhurbaşkanı olursa, ilk önce, normalleştirme projesi uygulayacak” mış.Mevcut durumun “anormal” olduğunun farkındalar demek ki.
Zaten, El Kadı'ya “kefil” olurken, adında Cumhuriyet olan bir partinin seçilmiş genel başkanına “çukur” demenin, normal bir tarafı yok.
“Kelle” lafı ortada dururken, bu ülkenin yurtsever insanlarına “kafatasçı” demek de, pek normal değil.Peki nedir normali?
Anayasa, madde 103…Cumhurbaşkanı sıfatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, Anayasa'ya, hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkılâplarına ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma, milletin huzur ve refahı, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma, Türkiye Cumhuriyeti'nin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma, büyük Türk milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.
Cumhurbaşkanı, bu yemini edecek.
“İlk önce…”
Bağımsızlığımızı koruyacak… Bölünmez bütünlüğümüzü koruyacak. Anayasa'ya bağlı kalacak. Atatürkçü olacak. Laik olacak. Şerefimizi yüceltecek. Tarafsız olacak.Tek kelimesini atlarsan, atladığın yerden değil, en baştan tekrar okumak zorundasın.
“İlk önce” yapılması gereken bu.
Yoksa, “vakti zamanı gelince normalleştiririz” falan demenin alemi yok.
Normali yazıyor Anayasa'da.yılmaz özdil
-
24 Mart 2007: 22:20 #47852
inanç şinelKatılımcıSayın, kelle…
Dedi mi?
Demedi mi?
Göbeğimiz bağlı olmadığına göre…
Karnımızdan konuşmayalım.CHP Lideri sayın Deniz Baykal'ın “isteyene ses kaydını vereyim, dinlesin” dediği, malum radyo konuşmasındaki kritik cümleler aynen şöyle…
Bir yerinde, “şimdi buradan ben sayın Öcalan'ın durumuna gelmek istiyorum” diyor…
Bir yerinde de, “sayın Öcalan düşüncelerinin değil, şu anda almış olduğu kellelerin hesabını veriyor” diyor.Ama ne deniyor?
“Demedi” deniyor.Bazı tarafsız (!) gazeteci arkadaşlar ise, duy da inanma diyemiyor, çok önemli değil, abartmayalım demeye getiriyor.
E soralım o halde…
Mesela Bush, ikiz kulelerden bahsederken, “sayın Bin Ladin” dese…
Üzerinde durmaz mı kimse?
Veya, bombayla metroda can veren kurbanlar için “kelle” dese Tony Blair…
Rencide olmaz mı İngiltere?Oralara gitmeye de gerek yok aslında.
Yaşadık örneğini…
Eski başbakanlardan Tansu Çiller, bir basın toplantısında, ağzından kaçırdı, “sayın Öcalan” deyiverdi… Ama daha cümlesini bitirmeden, devirdiği çamın farkına vardı ve anında “sehven söyledim, bizim ağzımıza yakışmaz tabii ki” dedi.
Düzeltti yani vaziyeti.
Düzelttiği için de “milletten özür dile” diyen olmadı… Savcılığa suç duyurusunda falan bulunulmadı.
Bu değil midir normali?Madem çok kibarız…
“Pardon” demek niye bu kadar zor?Yılmaz Özdil
-
24 Mart 2007: 22:16 #52407
inanç şinelKatılımcıve satılmış Türk Basınının ağlanacak halidir ;
Tespih…
Türkiye'nin en zengin insanı kim?
Satan.Evet, Türkiye'nin en zengin insanı, malını mülkünü yabancıya satan bir işadamı.
Halbuki, dünyanın hangi gelişmiş ülkesine giderseniz gidin, o ülkenin en zengin insanı, mutlaka “üreten” işadamıdır.
Bizde, satan.O yüzden, kamuya ait arazi elin Arap'ına satılınca bütün gazetelerimize mutluluk verici, müjde dolu kelimelerle manşet oldu…
“Türkiye kazandı…”
“Burma bilezik…”
“Şeyh bereketi…”
Neden mutluyuz? Sattık çünkü.Milletin malını mülkünü sattıkları zaman, seviniyor bu ülkenin basını… Hele yabancıya satıldıysa, ayakta alkışlıyor. Alkışlamayana da kızıyorlar… İlla sevineceksin.
Hatırlarsınız… Bizim şakşakçı gazeteciler, Türk Bankası'nı satın alan Yunan Bankası'nı gezmeye gitmişlerdi… Adamlar da, duvarlarındaki “Türk kafasını ezen Yunanlı” tablolarını göstermişti bunlara… Gık dememişlerdi… Ben de “aferin” demiştim.
Kızdılar… Ahlaksız falan dediler bana.
Meslekten atılmamı isteyen bile oldu.Şimdi aynı tayfanın yeni bir marifeti ortaya çıktı… Gene “tablo” ile alakalı.
Bizim Merkez Bankası'nın kasasında 800 adet tablo var. Kuruluş yıldönümü vesilesiyle bir sergi açıldı. Bu tablolar sergileniyor.
E gazeteciler gitmiş tabii.
Bakmışlar bakmışlar tablolara… Sonra da, Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz'a ne demişler biliyor musunuz?
“Bunları satsak, kaç dolar eder?”Basına bak!
Gezdir Topkapı'yı…
Kaşıkçı'ya müşteri getirsinler.Ama böyle bitmiyor hadise…
Gazeteciler pişmiş kelle gibi sırıtırken, Merkez Bankası Başkanı lafı ağızlarına sokmuş… Demiş ki:
“Sanatın değeri, parayla ölçülmez. Üstelik, bu tablolar çocuklarımıza kalacak. Babadan kalma tespihi sat, döner ye, olmaz! Çalış, kazan, öyle ye.”Tekrar yazayım…
“Sanatın değeri, parayla ölçülmez. Üstelik, bu tablolar çocuklarımıza kalacak. Babadan kalma tespihi sat, döner ye, olmaz! Çalış, kazan, öyle ye.”Kendisine teşekkür ediyorum.
Ve…
Gazete yöneticilerine bir önerim var. Merkez Bankası Başkanı'nın bu lafını alın, çerçeveletip, ekonomi servislerine asın!
Memleketin içine düştüğü “tablo” yu anlamıyorlar… Belki bu lafı göre göre, ne demek istediğini anlarlar.yılmaz özdil
-
24 Mart 2007: 22:14 #51725
inanç şinelKatılımcıTespih…
Türkiye'nin en zengin insanı kim?
Satan.Evet, Türkiye'nin en zengin insanı, malını mülkünü yabancıya satan bir işadamı.
Halbuki, dünyanın hangi gelişmiş ülkesine giderseniz gidin, o ülkenin en zengin insanı, mutlaka “üreten” işadamıdır.
Bizde, satan.O yüzden, kamuya ait arazi elin Arap'ına satılınca bütün gazetelerimize mutluluk verici, müjde dolu kelimelerle manşet oldu…
“Türkiye kazandı…”
“Burma bilezik…”
“Şeyh bereketi…”
Neden mutluyuz? Sattık çünkü.Milletin malını mülkünü sattıkları zaman, seviniyor bu ülkenin basını… Hele yabancıya satıldıysa, ayakta alkışlıyor. Alkışlamayana da kızıyorlar… İlla sevineceksin.
Hatırlarsınız… Bizim şakşakçı gazeteciler, Türk Bankası'nı satın alan Yunan Bankası'nı gezmeye gitmişlerdi… Adamlar da, duvarlarındaki “Türk kafasını ezen Yunanlı” tablolarını göstermişti bunlara… Gık dememişlerdi… Ben de “aferin” demiştim.
Kızdılar… Ahlaksız falan dediler bana.
Meslekten atılmamı isteyen bile oldu.Şimdi aynı tayfanın yeni bir marifeti ortaya çıktı… Gene “tablo” ile alakalı.
Bizim Merkez Bankası'nın kasasında 800 adet tablo var. Kuruluş yıldönümü vesilesiyle bir sergi açıldı. Bu tablolar sergileniyor.
E gazeteciler gitmiş tabii.
Bakmışlar bakmışlar tablolara… Sonra da, Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz'a ne demişler biliyor musunuz?
“Bunları satsak, kaç dolar eder?”Basına bak!
Gezdir Topkapı'yı…
Kaşıkçı'ya müşteri getirsinler.Ama böyle bitmiyor hadise…
Gazeteciler pişmiş kelle gibi sırıtırken, Merkez Bankası Başkanı lafı ağızlarına sokmuş… Demiş ki:
“Sanatın değeri, parayla ölçülmez. Üstelik, bu tablolar çocuklarımıza kalacak. Babadan kalma tespihi sat, döner ye, olmaz! Çalış, kazan, öyle ye.”Tekrar yazayım…
“Sanatın değeri, parayla ölçülmez. Üstelik, bu tablolar çocuklarımıza kalacak. Babadan kalma tespihi sat, döner ye, olmaz! Çalış, kazan, öyle ye.”Kendisine teşekkür ediyorum.
Ve…
Gazete yöneticilerine bir önerim var. Merkez Bankası Başkanı'nın bu lafını alın, çerçeveletip, ekonomi servislerine asın!
Memleketin içine düştüğü “tablo” yu anlamıyorlar… Belki bu lafı göre göre, ne demek istediğini anlarlar.yılmaz özdil
-
24 Mart 2007: 22:03 #52406
inanç şinelKatılımcıozan kardeşim anlattıklarına katılmakla birlikte bu ülkenin insanlarının nasıl bir satılmış basın yönlendirilmesiyle uyutulduğunu da hatırlatmak isterim.Aslında 4-4.5 senedir hepimizin söylediği ve milletimize anlatmaya çalıştığımız tehlikelere örnek olması açısında bundan tam 74 sene evvel Büyük Önderin Söylediklerine kulak vermekte yarar var ;
Bursa Nutku
Şubat 1933'te Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar irticacı camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk Bursa'ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırasında bir kişi Atatürk’e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: “Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü…” Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve aşağıdaki konuşmayı yapar:
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, “Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır” demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, “Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, “demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek”
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, “ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir.”
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!
Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933 -
18 Mart 2007: 17:19 #51724
inanç şinelKatılımcıMorgıç gıç ister…
Ayağımız mı sıkıyor, nedir…
ABD'de yüz senedir tıkır tıkır işleyen morgıç sistemi, Türkiye'de morgıç kanunu çıktıktan bir hafta sonra iflas etti!Özüne bakarsak…
Yen carry trade'i kapanıyor olabilir. Esas olarak problem, margin call'lardan kaynaklanıyor da olabilir. Ya da gelişmeler olsa olsa, hedge fonların aynı pozisyona daha iyi seviyeden dalmasına yardımcı olabilir… Veya, kredi spreadleri kademeli olarak yükselmeye devam ederse, FED faizleri beklenenden hızlı inebilir… Bunu gören hedge fonları, Yen'deki short pozisyonlarını hemen boşaltabilir de, diyebiliriz.Ama bunu böyle dersek…
Dişinden tırnağından arttırıp, asgari ücretiyle 2 oda 1 salon almayı hayal eden triko işçisi İbrahim'e pek faydası olmaz.Dolayısıyla finansal ukala dümbelekliğini bırakıp, Türkçe konuşalım…
“En saf alıcı teorisi” deniyor buna.Sene 1929…
Suikaste kurban giden ABD Başkanı Kennedy'nin babası Joseph Kennedy, Wall Street'in en büyük yatırımcılarından biriydi. Bir gün yürüyerek işe gidiyor… Ayakkabısını boyatmaya karar veriyor. Koyuyor ayağını, boyacı tezgahına… Bir yandan laflıyorlar. Boyacı diyor ki, “borsada acayip para var abi, son aylarda müthiş kazandırıyor…” Bunu duyan Kennedy, içinden diyor ki, “boyacı bile borsadan para kazanıldığını düşünüyorsa, bu iş bitmiş, başka alacak kimse kalmamıştır…” O gün, elinde hisse senedi olarak ne var, ne yok, satıyor… Bir hafta sonra, tarihe “kara perşembe” olarak geçen 1929 krizi patlıyor. Borsa'daki hisse senetleri, tuvalet kağıdı oluyor. Sıfırı tüketenler gökdelenlerden falan atlıyor… Kennedy ailesi ise, “en saf alıcı” yı farkettiği için, servetini koruyor.Sebepleri çok farklı tabii ki.
Ama biraz da eğlenelim dersek…
Amerikalılar şöyle düşünmüş olabilir:
“Gıçında donu olmayan Türkler bile, asgari ücretiyle ev sahibi olabileceğine inandırılıyorsa, bu iş bitmiş kardeşim…”Yılmaz ÖZDİL , Sabah Gazetesi
-
18 Mart 2007: 17:12 #52379
inanç şinelKatılımcıİşe başlayana kadar ; her yıl yaz aylarında 1 ay kadar kalırdım köyde, çocukluğumun tüm yaz ayları köyde yaylada geçti , açıkcası o zamanlar köy çok güzeldi doğa harika zaten ,insanlarda daha duruydu.
İş hayatına adım attıktan sonra ise köye gitmiyorum artık , sitemizin aracılıgıyla o güzellikleri tekrar tekrar yaşıyorum.
İyi ki Varsın Yesilyurt.org
-
10 Mart 2007: 19:06 #51723
inanç şinelKatılımcıEt, süt…
Türkiye'de bir işçi, bir kilo et alabilmek için ne kadar çalışmak zorunda?
2 saat 48 dakika.
Almanya'da?
27 dakika.Türkiye'de bir işçi, bir litre süt alabilmek için ne kadar çalışmak zorunda?
22 dakika.
Belçika'da?
2 dakika.Gazeteler, “işçi” sendikalarının araştırmalarına küçücük de olsa yer verdiği için, bu tür kıyaslamalı rezaletleri öğrenebiliyoruz… Ama aynı gazeteler, “köylü”nün feryadına kulak vermediği için, gözden kaçırılan rezaletler de var. Örneğin…
Bir litre sütü kaça satıyor köylü?
40 kuruşa.
Markette kaça satılıyor?
1 lira 69 kuruşa.Yüzde 400'den fazla… Kâra bak!
Pet şişede bir litre su kaça?
50 kuruşa.
Yani?
Yani köylü, sattığı bir litre sütün karşılığında bir litre su alamıyor… Köylünün sütü, sudan bile ucuz bu ülkede.Ete bakalım…
Dananın kilosunu kaça satıyor köylü?
7 liraya.
Biz kaça alıyoruz?
Kuşbaşı 20, bonfile 30.Yüzde 300, yüzde 400.
Bitmedi…
Kasaba gidip, ne diyorsunuz hep?
“Bana yağsız dana eti ver.”
Hepimiz, dana eti istiyoruz.
“Bana inek eti ver” diyen var mı?
Ben duymadım.Peki, kim yiyor bu inekleri?
Cevap maalesef şu…
Köylüden 1 yaşındaki dananın kilosunu 7 liraya alıyorlar… 10 yaşındaki, artık süt vermeyen ineğin kilosunu da 5 liraya alıyorlar.
Birleştir… Ortalaması, 6 lira.
Sonra da, hepsini birden “dana eti” diye kakalıyorlar.Böylece kâr, yüzde 500'e çıkıyor!
Hem canına okuyorlar köylünün, etini sütünü yok pahasına elinden alıyorlar…
Hem de, “bu köylü cahil, verimli üretim yapamıyor” diyerek, yurtdışından canlı hayvan ithal etmek istiyorlar…
Gübrede, tohumda yaptıkları gibi.Resmen bitiriliyor köylü.
Yok ediliyor.
Buğdaya, pancara, pamuğa gir…
Aynı.
Onun için hapislere düşüyor köylü… Onun için haciz yiyor. Onun için traktörünün borcunu ödeyemiyor. Onun için satıyor tarlasını, bahçesini.
Kendi kendine yeten 7 ülkeden biriydi burası… Şimdi artık köylüsü bile kendi kendine yetemiyor.Dikkatinizi çekerim…
Sürekli “köylü, köylü” diyorum… Belki siz “şehirli” olduğunuz için üstünüze alınmıyor olabilirsiniz.
Alınsanız iyi olur.
Çünkü köylü ne kadar küçülürse, sizin yediğiniz kazığın boyu da o kadar büyüyor.yılmaz özdil
-
10 Mart 2007: 19:05 #51722
inanç şinelKatılımcıBuğday…
Nevşehir'de 10 bin çiftçiye haciz geldi.
Kırıkkale'de 2 bin çiftçiye haciz geldi.
Erzurum'da 11 bin çiftçiye haciz geldi.
Kars'ta 3 bin çiftçiye haciz geldi.
Konya, Karaman, Aksaray ve Niğde'de 40 bin çiftçiye haciz geldi.
Balıkesir'de 3 bin çiftçiye haciz geldi.
Adana'da 8 bin çiftçiye haciz geldi.
Gelen gelene…Niye?
Sene 1990…
Buğdayın kilosu 55 kuruş.
Sene 2007…
Buğdayın kilosu 35 kuruş.
E haciz gelir tabii.Dün, 2 kilo buğday satıp, 1 litre mazot alabilen çiftçi… Bugün, 5.5 kilo buğday satıp, 1 litre mazot alamıyor.
Sadece mazot olsa, gene iyi.
Ekim, Kasım… Buğdayı ekerken, DAP gübresi atması lazım. Atabildi mi? Atamadı.
Çünkü pahalı.
Şubat… Ekinler 10 santim kadar oldu. Yabani otlar çıktı. Ot ilacı atması lazım. Atabildi mi? Atamadı. Atamaz. Pahalı.
Gelecek ay, Nisan, olmadı Mayıs… Nitrat gübresi atması lazım. Atabilecek mi? Atamayacak. Bir çuval nitrat, 24 lira. Düşün tarlayı.
Hasat geldi… Haziran, Temmuz.
Gereğini yapamadığı için 1 dekar tarladan, en fazla 200 kilo buğday alacak.
Gereğini yapabilseydi, 1 dekar tarladan, 1 ton buğday alacaktı.
Avrupalı alıyor.Diyelim ki, gereğini yaptı… Atılması gerekeni attı, 1 dekar tarladan, 1 ton buğday aldı.
O çiftçi ayvayı yedi!
Niye?
Gereğini yapıp, 1 ton buğday almak için, 450 lira masraf yapması gerekiyor.
Kaça satacak 1 ton buğdayı?
350 liraya.
Ton başına 100 lira içerde.E haciz gelir tabii.
Peki ne yapılabilir?
Mesela…
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, Ankara'da Polatlı'da, pilot bölge seçti.
Çiftçiye, 700 bin lira destek verdi…
Verim, 64 milyon lira arttı.1 koydu… 90 aldı.
O halde…
İçinde cevabı olan soru şudur:
Oy deposu varoşa, şakır şakır bedava bulgur dağıtmasını bilenler…
Buğday deposu Anadolu'ya üç kuruş fazla vermeye neden kıyamıyor?Endişeleniyorum…
Çünkü hasat zamanı seçim var.
Bu gidişle… Köylüden alıp, varoşta dağıtacak bulgur bulamayacaklar!yılmaz özdil
-
10 Mart 2007: 18:53 #47851
inanç şinelKatılımcıTakkeli şarapçı… Viskici takunyalı…
Bir basın karnesi çıktı ortaya…
Hangi gazeteciler asker karşıtı?
Hangi gazeteciler asker yandaşı?
24 saat geçmeden…
Bir basın karnesi daha çıktı ortaya.
Hangi gazeteler AKP karşıtı?
Hangi gazeteler AKP yandaşı?“Neden” böyle bir tasnif yaptıklarını anlıyorum… Ama “neye göre” böyle bir tasnif yaptıklarını anlamak, hakikaten güç.
Çünkü…Hem 12 Eylülcü, hem Özalcı, hem Demirelci, hem Çillerci, hem Erbakancı, hem Yılmazcı, hem 28 Şubatçı, hem Erdoğancı olan gazeteciler var.
Bunlar hangi kategoriye giriyor?Şarap içenler fişlenmiş mesela…
Rakı içenler ne olacak?Şarap sorunsa eğer…
Hem tarikatçı olup, hem de Ramazan'a denk gelen “happy birthday” partisinde şarap içen gazeteci var…
Bunun AKP lehine yazdıkları caiz midir?Hem Nişantaşı barlarından çıkmayan, hem sosyete kulüplerinin gülü olan… Aynı zamanda tarikatçıları alenen desteklediği halde, asker yandaşı listesinde olan da var.
Raporu yazan subay uyuyor mu?
Televole seyretmiyor mu?Diyelim ki, sabah içtimaya kalkacak, erkenden yatıyor, o yüzden seyredemiyor…
Peki “sicil” e de mi bakmıyor?
Çünkü “tırışkadan rapor” la askere gitmeyip, asker yandaşı görünen de var.Gazeteci cemiyetleri, konseyleri falan da, ayağa kalkmış… Neymiş, “basın özgürlüğüne aykırıymış” bu tür hareketler.
Ben soruyorum o halde…
4 bin lira maaş alıp, tripleks villada oturan gazeteci var… Yemese içmese, bahçe masrafını bile karşılayamaz o maaşla.
Bıraktık villayı, hiç transfer parası almadığı halde, köşkte oturan gazeteci var, köşkte!
Hepsine mi babasından miras kaldı?
Nereden geldiği belli olmayan bu “değirmenin suyu” basın özgürlüğünün neresinde?Bunların ipliği…
Listesi ne zaman çıkacak pazara?yılmaz özdil
-
27 Şubat 2007: 10:06 #47850
inanç şinelKatılımcıOkşanası yanaklar…
Bizim horonbaşı Başbakan'ın yanağını şap şap'ladı ya… Ahali bunu konuşuyor.
Öncelikle şunun altını çizeyim…
“Gazeteci, Başbakan'ın yanağını okşayabilir mi, okşayamaz mı” tartışması, çok saçma bana göre.
Okşadı. Demek ki, okşayabilir.Alan razı veren razı olduktan sonra, ister makas alır, ister kulağını çeker, ister brunch'a davet eder, ister mangala çağırır, sana ne?
İktidarın başındakiyle hatıra fotoğrafı çektirebilmek için kapısında yatanların, şimdi hiç utanmadan “olur mu böyle şey” falan demesi, “ciğere ulaşamayan kedi” psikolojisidir.Ama benim takıldığım yer, başka…
Şekil fetişizmi var bu ülkede.
Herkes zarf'la meşgul.
Mazruf'a bakan yok.Mesela ne demiş bizim horonbaşı Başbakan'ın yanağını okşarken… “Aman ekonomide bu çizgiden sapmayın” demiş.
Bu, tartışılmıyor.Dünyanın en pahalı benzini bizde.
Dünyanın en pahalı mazotu bizde.
Dünyanın en pahalı doğalgazı bizde.
Dünyanın en pahalı gübresi bizde.
Dünyanın en pahalı elektriği bizde.
Dünyanın en yüksek faizi bizde.
Ne varsa sattık, borç azalmadı, arttı.
Dolaylı vergide rekor bizde.
İhracat, ithalatı karşılamıyor…
Cari açık rekoru bizde.
Tarım ceset.
Esnaf komada.
“Kayıtdışı ekonomide başarısız olduk…”
Bu itirafı yapan, bizzat, bu hükümetin Ekonomiden Sorumlu Bakanı.
Devletin resmi rakamlarına göre…
1 milyon kişi aç.
18 milyon kişi yoksul.
Üstelik, gayriresmi rakamların daha yüksek olduğunu hepimiz biliyoruz… Ne kadar ambalajlarsan ambalajla, 10 milyon kişi işsiz.
Zengin daha zengin…
Fakir daha fakir oldu.Bu mudur “aman sapılmaması” gereken ekonomideki çizgi?
Bunların tersi olsun, bırakın yanağını okşamayı, sırtında taşımalı Başbakan'ı, gazeteci.
Ama vaziyet buysa…
İktidarı okşarken, milleti kim öpüyor, arada bir onu da merak etmeli insan.YILMAZ ÖZDİL
-
25 Şubat 2007: 16:44 #51721
inanç şinelKatılımcıSevişecek bekâr eleman aranıyor…
Genç okurlar sık sık sorar…
“Kimleri okursunuz?”
“Hangi yazarları tavsiye edersiniz?”Küçük ilanları tavsiye ederim.
Kendileri “küçük” tür ama, “büyük” manzarayı anlatırlar bize…
Bizzat vatandaş tarafından yazıldığı için “hayatın gerçeği” dir.
Sağlam fikirler verir, nasıl bir ülkede yaşadığımız hakkında.Mesela… “Otopark işinde 5 yıl deneyimli, kefil verebilecek eleman aranıyor” demiş bir tanesi.
Manzara budur.
“İşsizlik azaldı” deniyor ama, otopark kahyalığı için bile “kıdem”
ve “torpil” gerekiyor bu ülkede.“Dershanemize acilen Türkçe öğretmeni alınacak, stajer olabilir” demiş biri.
Hakikaten acil.
Stajer yazmalarından belli.“Yeni açılacak pastanemize tecrübeli garson aranıyor, görüşmeler gizli tutulacaktır…”
Sanırsın MİT'e alıyor garsonu.“Çay ve kahve yapmayı bilen aşçı aranıyor…”
Bilmeyeni var demek ki.
“Sulu yemekten anlayan dönerci aranıyor.”
Ya “zeytinyağlı döner” icat etti…
Ya da “dönerci yevmiyesiyle bütün mutfağı sana yıkacağım, haberin olsun” demenin kibarcası…“Hastanemize tam gün çalışacak, tecrübeli beyin cerrahi uzmanı alınacaktır.”
İster misin Gazi Yaşargil başvursun…Ama en güzeli şu:
“Yeni kurulan hastanemiz için nöroloji, göz, genel cerrahi, plastik cerrahi, dermatolog, dahiliye, çocuk, kadın doğum, kardiyoloji, radyoloji, fizik tedavi, anestezi uzmanları ile ameliyat ve yoğun bakım hemşireleri aranmaktadır.”
Ha gayret!
Geriye kaldı, üç nal, bir at.“Telefona bakacak bekâr ve fiziği düzgün bayan aranıyor.”
Evli ve paçozlar telefona iyi bakamıyor, malum.
“28 beden, 1.65 veya 1.70 boylarında sekreterlik yapabilecek eleman alınacaktır.”
Oha!
“Evinden çalışacak tecrübeli veya tecrübesiz sohbet operatörü bayanlar aranıyor.”
Ön sevişme şartı yok yani.
Tecrübesiz de kabul.“Üniversite mezunu, halkla ilişkilerde en az 5 yıl deneyimi olan, yabancı dil bilen, diksiyonu düzgün, otomobil ehliyeti sahibi, yurtiçinde seyahat engeli olmayan erkek eleman aranıyor.”
Beni tarif etmiş adam…
Aradım telefonla.
Maaş 500 lira.
Artı yemek.
Pazarlamacı.Şuna bayıldım…
“Büyükbaş hayvanların çiftlik işinden anlayan aile alınacak… Ciddi olanlar arasın.”
İnekler karakter sahibi çünkü.
Hoşlanmazlar yılışıklardan.Şöylesi bile var…
“Ülke sorunlarının çözümü ile ilgili araştırmalar yapmak üzere kurulmakta olan araştırma kurumunun yönetiminde yeralacak, araç kullanabilen asistan alınacaktır…”
Benim anladığım şu…
Şoför alacaklar!
Arada bir arka koltuktan “ülke sorunlarının çözümü” için soracaklar,
“ne olacak bu memleketin hali?”Bugün pazar…
Vakit bol.
Açın, okuyun küçük ilanları. Memleketin halini merak ediyorsanız, hepinize tavsiye ederim.yılmaz özdil , sabah gazetesi
-
24 Şubat 2007: 10:07 #51720
inanç şinelKatılımcıTürkiye'de 'yalancı bahar' yaşanıyor
19.02.2007 / Yiğit Bulut / YorumSon birkaç günlük soğuk dalgası gelmeden önce, evden çıkarken gördüğüm manzarayı tarif etmek istiyorum. Çiçekler zamanından önce açmış, ağaçlar filiz vermeye başlamış, kuşlar ötüyor, hava sıcak. Kısacası bahar gelmiş. Gördüğüm manzara beni ekonomide yaşadığımız “dışarıdan girişe dayalı bahar” tablosunu düşünmeye itti. Özel sektör ve vatandaş süratle döviz borçlanıyorlar, döviz makro dengelerden kopuk bir şekilde sadece dünyadaki fazla paranın spekülatif girişi ile düşüyor, cari açık rekor üstüne rekor kırıyor, dış politikada tarihin en ağır darbelerini alıyoruz ama sıcak paraya dayanan “biz yaptık” havası içinde olanlar asla algılanmıyor.
Kısacası durumumuz doğadan farklı değil. Biz de yalancı baharı yaşıyoruz.
Değeri dostlar, yukarıdaki tablo doğadan yola çıkarak vardığım bir benzetme.
Peki genel algılama yalancı bahar etkisiyle kayıyor da yıllarını bu işe vermiş bazı arkadaşlar özellikle basın mensupları ve bazı uzman akademisyenler gidişi nasıl göremiyorlar? Hatta durumu o kadar abartıyorlar ki, bazılarının kamuoyunun karşısına çıkıp yaptıkları yorumlara inanamıyorum. Her şey çok iyiymiş, bunun göstergesi olarak faiz düşüyor, borsa yükseliyormuş, dolar son ayların en düşük seviyesindeymiş ve en önemlisi artan açıklar da abartılıyormuş!
İçeriden almadan çıkmayacak
Sonuç 1: Bu ülkede içeriden ve dışarıdan sokulan para zoruyla oluşturulan dalgalara karşı çıkmak her ne kadar yok olmayı göze almak olsa bile, yaratılan suni Avrupa Birliği (AB) gündemine nasıl sonuna kadar karşı çıktıysam, her ne olursa olsun çizilen bu yalan dünya tablosuna da sonuna kadar karşı durmak istiyorum. Sorarım bu arkadaşlara; ülkemizde insanların yüzde kaçının öve öve bitiremediğiniz o finans piyasalarında parası var? Daha açıkçası yaşadığımız yalancı baharın reel anlamda bu toplumun ne kadarına etkisi var?Değerli dostlar, bu arkadaşlara ne kadar olduğunu ben söyleyeyim; bu ülkede öve öve bitiremedikleri finans piyasalarından yararlananların sayısı yüzde 5’den az. Gerisi emeğiyle yaşayan ve sizin makro ekonominin ana göstergesi olarak algıladığınız ve algılattığınız piyasalardan asla yararlanamayan insanlar. Onların dünyası sizin dünyanız gibi sıcak parayı basınca şişen sanal bir yapıdan ibaret değil.
İşin kötüsü hükümet de sıcakçılar gibi bir algılama ve düşünceye sahip. Başbakan çıkıp açıklama yapıyor; borsa 48.000 olacak diye. Yabancı kurumların bu ay sokup gelecek ay dışarı çekecekleri bir para girişi ile borsa patlasa, dolar 1.30’lara gerilese sokaktaki işsiz iş bulabilecek mi? Tam tersi işsiz daha uzun süre işsiz kalacak. Sıcak para giderken içeriden de götüreceği gibi suni olarak düşen kur ihracat yapıp ayakta kalmaya çalışanları vuracak.
Sonuç 2: Sizin yükselen borsanız, düşen kurunuz, halkın yüzde 95’ine hiçbir şey katmadığı gibi tam tersi onların hakkını da emerek çıkacak. Yukarıda anlattıklarım işin bir kısmı. Bir de reel sektörün ana damarının elimizden kayması gibi daha hazin bir bölüm var. Bu konuda da ben o modaya uymayacağım, daha önce yazmama rağmen bir kez daha yazacağım, birileri uyanana kadar bir kez daha yazacağım, hatta son yazım bile olsa bir kez daha yazacağım, mali sektörü olmayan bir ülkenin ana hayat damarı kopmuş demektir!
Nedenine gelince. Bu noktada sizlere bazı detayları hatırlatmak ve sonrasında bazı sorular sormak istiyorum. Önemli Türk bankalarının yabancı sermayeli kuruluşlara satış detayları:
* TMSF elindeki Sitebank'ı Yunan Novabank'a sattı.
* TEB'in yüzde 50'si Fransız BNP'ye satıldı.
* Yapı Kredi, TMSF tarafından Unicredito-Koç ortaklığına satıldı.
* Dışbank, Fortis'e satıldı.
* Garanti Bankası'nın kontrol hissesinin yarısı GE Finance'a satıldı.
* C Bank'ın kontrol hissesinin tamamı İsrail Bank Hapoalim'e satıldı.
* Finansbank, Yunan NBG'ye satıldı.
* Tekfenbank, Yunan EFG'ye satıldı.
* Denizbank, Dexia'ya satıldı.
* Şekerbank'ın kontrolü Kazakistan'dan Bank Turan'a geçti.
* Adabank, bir Kuveyt finans kuruluşuna satıldı.
* MNG Bank, Hariri ailesine satıldı.
* Akbank’ın yüzde 20’si Citibank’a satıldı ve Oyakbank satış için vitrinde, kamu bankaları özelleştirme kuyruğunda.
Bu detaylar sonrası yeniden sormak istiyorum:
1- Mali sektörü olmayan bir ülke nereye gidebilir?
2- Reel sektörü mali sektörün fonladığı gerçeğini dikkate alırsak; parasının kontrolünün tamamen yabancıların eline geçtiği bir ülkenin, reel sektörünün rekabet etme kapasitesi ve gelişme kapasitesi de kontrol altına girmez mi?
3- AB ülkelerindeki firmalarla Gümrük Birliği içinde zaten haksız rekabete muhatap olan Türk firmaları, Avrupa kökenli bankaların kredi musluklarını kapattıkları bir ortamda, daha büyük bir haksız rekabete maruz kalmazlar mı?
4- AB ülkelerinde bankacılıkta yabancı payı neden düşük? Neden düşük kalması için özen gösteriliyor?
Tarih bugünleri yazacak
Sonuç 3: Bırakın bu “borsa yükseldi” masallarını da halkın ekonomisine bakın. Ülke altımızdan kayıyor ve birileri bu kayışı gölgelemek için para koyup trend yaratmak dahil her şeyi yapıyorlar. Tarih bu günleri yazacak. Ülkede üreten kesimin nasıl düşük kur, haksız Gümrük Birliği rekabeti, elden giden ve bir daha asla kredi üretmeyen bankalar gibi gerçekler altında ezildiğini, yok edildiğini yazacak.Son söz: Bu ülkede gerçekleri görebilen kimse kalmadı mı? Ülkenin mali sektörü elimizden kaydı, reel sektör can çekişiyor, kamunun en önemli varlıkları satıldı, kendi topraklarımız üstünde finansal-entellektüel ve askeri-endüstriyel bütün yapıların dışına itildik ve hala birileri çıkıp “uçuyoruz” diyor. Uçuyoruz ama uçurumdan aşağıya doğru, lütfen artık görün bu acı gerçeği.
-
20 Şubat 2007: 17:31 #47849
inanç şinelKatılımcıYILMAZ ÖZDİL , SABAH GAZETESİ 20/02/2007
Bukalemun…
Gazete yapıyorsun…
Çok satarsa, usta gazetecisin.
Az satarsa, millet cahil.Kitap yazıyorsun…
Çok satarsa, büyük edebiyatçısın.
Az satarsa, bu millet anlamıyor.Ünlü bir yazar var… Çok satıyor. ” İdam kaldırılsın mı, kaldırılmasın mı” tartışılırken, idamın insanlık suçu olduğunu söylüyordu… Sonra gün geldi, çok satan kitaplarının korsanı çıktı. Kopyalayıp, satıyorlar işportada… Bu hümanist yazarımız ne dedi biliyor musunuz? “Emeğimizi çalan bu kitap korsanları asılmalı.”
Bir de ağabeyimiz var. Gazeteci. Duayen. O da, idam cezasının “ilkel kabilelere ait bir kavram” olduğunu yazardı hep… Bir gün, çok sevdiği bir arkadaşı, halk otobüsünün altında kaldı. Öldü. Duayen ağabeyimiz, “asın bu şoförü” diye yazdı.
“Çifte standart” tır bu ülkenin en büyük hastalığı… “Yanar döner” liktir. İşine geldiği gibi, “başın kıçın oynaması” dır. “Omurgasızlık” tır.
Bakın son örnek…
Kurtlar Vadisi.
Her gün “sınırsız özgürlükler” den dem vuran, AB'yi örnek gösterirken mangalda kül bırakmayan gazeteciler, sansürü nasıl da savunuyor…
“Televizyon dizisi deyip, geçemeyiz. Senaryodur diyemeyiz. Polat Alemdar tiplemesine, alt tarafı rol diyemeyiz. Bu dizi, terörü teşvik ediyor, mafyayı özendiriyor. Ceza şart. Bu cezaya, sansür denemez. Aydınların, halka rağmen, halkı koruması lazım.”Halbuki…
Aynı arkadaşlar, bir roman 301'den yargılanırken ne yazıyordu?
“Kardeşim alt tarafı bir roman bu… Nasıl olur da, bir roman kahramanı Türklüğe hakaret eder? Gerçek bir insan değil ki bu… Roman kahramanına ceza vermek, sansürdür. Hukuk cinayetidir. Halkın tercihlerine ipotek konulamaz. Bu çağdışı kafayla AB'ye giremeyiz.”İki yüzlü denemez…
Binbir surat bunlar, binbir surat. -
31 Ocak 2007: 12:17 #47848
inanç şinelKatılımcıHurmalar tırmalar…
“Amerikalı petrol şirketinin yetkilileri geldi bana. Rezerv tespit ettiklerini, buna talip olduklarını söylediler. Çıkarılacak petrolden yüzde 50 pay vereceklerini anlattılar… Ben, Türkiye ile anlaşmamız olduğunu, Ankara'yla konuşmam gerektiğini söyledim. Bu cevabı sevmediler… Ankara lafını duyunca, gittiler. Bir daha gelmediler.”
Kim anlatıyor bu anıyı?
Rauf Denktaş.“Avrupa Birliği'nin ve ABD'nin gözü petrol yataklarımızda… Petrol, toprağımızda değil, karasularımızda… Bu yüzden Annan Planı imzalatılmak isteniyor. Çünkü Annan Planı, Ada'ya ait tüm doğal kaynakları 'ortak devlet' in denetimine bırakıyor…”
Bu laf kime ait?
Serdar Denktaş'a.“Bundan böyle bir damla petrol, bir damla kandan daha kıymetlidir.”
Peki bu laf kimin?
Winston Churchill'in.
1936'da söylemiş.Ve bir haber…
Bizim basın pek alaka göstermedi… Bir haftadır “neden Ermeni olduklarını” anlatmaya çalışıyorlar… Meşguller.
Şöyle diyor o haber…
“İngiltere'nin Güney Kıbrıs'ta iki askeri üssü var. Ağrotur ve Episkopu üsleri… İngiliz Donanması'na ait Enterprises isimli denizdibi araştırma gemisinin, geçen şubat ayında, önce Limasol Limanı'na demirlediği, sonra denize açılarak, Ağrotur ile Episkopu üsleri arasındaki bölgede dip taraması yaptığı ortaya çıktı.”Toparlarsak…
Ne oldu iki gün önce?
Kıbrıs, Suriye, Lübnan, İsrail arasındaki bölgede, çok zengin petrol ve doğalgaz kaynakları olduğu ortaya çıktı… Aniden!
Rumlar anlaşma imzalıyor.
Şakır şakır.Sanırım, şimdi biraz daha net anlaşılıyordur… Neden Annan Planı dayatıldı, neden illa referandum yapıldı, neden Denktaş ite kaka tasfiye edildi, neden Avrupa'nın coğrafi parçası olmayan Rum Kesimi AB'ye alındı, neden İngiliz üslerine kimse ses çıkarmazken, bizim askere taktılar kafayı? Sanırım anlaşılıyordur…
Uzattım, biliyorum… Dün ajanslara düşen üç haberi daha vereyim, bitiriyorum…
Bir… Türkiye, Rumlarla petrol anlaşması yapan Lübnan ile Mısır'a nota verdi.
İki… Referandumda “ortak devlet” için yüzde 65 oranında “evet” diyen KKTC halkı, bin pişman olmuş, son yapılan ankette, yüzde 65 oranında “hayır” diyor.
Üç… Geçti Bor'un pazarı, sür eşşeği Niğde'ye.YILMAZ ÖZDİL , SABAH GAZETESİ
-
21 Ocak 2007: 21:31 #47847
inanç şinelKatılımcıErtekin abi süper bir yazı yaaa, abi paylaşımın için teşekkür ediyorum,bir olay ancak bu kadar her yönüyle yazılabilirdi.Serdar Turgut a helal olsun , bu ülkedeki yanlışların ; yanlışı eleştirenlerde oldugunu resmen gözler önüne sermiş.Parayla satın alınmış düdüğü çalınca yazan konuşan bu provokatörler maalesefki Yanlışları eleştiren sorgulayan konumdaki insanlar.
Birtakım beylik laflar duyulur etrafta; ‘Derin devlet, devlet istese çözer, ‘Tetikçi o ama tetiği çektiren kim sorusu…’ Sonra da insanı sıkan genellemeler; ‘Bu hepimize sıkılmış bir kurşundur’, ‘O değil Türkiye vuruldu’, ‘Katil vatan hainidir’ falan filan… Bir araba anlamsız genelleme. Sıfıra sıfır elde var sıfır. Giden gider o kadar… Bu işler çözülmez, bir şey anlaşılmaz inancı hepsinde yoğundur. Her defasında, sonra belki bir tetikçi yakalanır suçlu olarak. Belki de ölü ele geçirilir ama kimse de onun gerçek suçlu olduğuna inanmaz. Kısır döngü sürer gider… Güvensizlik, korku içindeki yaşamımız devam eder. Sonra yıldönümleri başlar. Şunun ölüm günü, bunun katletildiği gün diye, törenler düzenlenir. Böyle şeylere katıldığı an büyük mücadeleler verdiklerine inanan bir kısım insan vardır. Tüm anma törenlerinde aynı kalabalık toplanır, aynı tür konuşmalar yapılır, geçer gider yaşam ve biz yeni ölüm haberlerini bekleriz. Ve haber de önceki gün olduğu gibi mutlaka bir gün gelir. Sonra haydaaa yine başlar her şey. YETER AMA BIKTIM BU İŞTEN BEN BE YETER.
Birkaç gündür yaşamakta olduğumuz her şey, bildiğimiz, alışık olduğumuz şeyler ne yazık ki… Yine teoriler orataya atılıyor, ‘Derin devlet vurdu’ diyenler var, ‘Devlet düşmanları yaptı bu işi’ diyenler de var…
Neyse ne; sonucu değiştiren bir şey yok ortada. Sonucun neden ortaya çıktığını düşünelim isterseniz. Bir düşünce adamının vurulmasına uygun ortam nasıl yaratıldı, bunu bize hoş gelmese de düşünmeliyiz.
• Uzun zamandır bu memlekette Türk olmak neredeyse suçlu olmak konumuna itildi.
• Türkler ve Türkiye sürekli aşağılandı. Avrupa değerleri denildi, Türk’e vuruldu, demokrasi denildi Türk aşağılandı, Türkler hep kötü oldu.
• Sıradan insanımızın gururuyla sürekli oynandı.
• Kürtler mağdurluktan çıkıp egemen güç olmaya başladılar.
• Başkatil demokrasiyi savunanlarca baştacı yapıldı. Aynı kişiler bu arada Türkiye’yi her fırsatta aşağıladılar.
• Dış güçler hep istediler ve aldılar, Türkiye hep başeğmek zorunda kaldı, bir milletin gururuyla oynandı sürekli olarak.‘Bunlar yapılmadı’ diyorsanız o zaman diyeceğim daha fazla bir şey yok. Eğer ‘evet yapıldı ama bunlar geçici bir süreçti’ diyorsanız bir şeyi hatırlamak gerekiyor… Kendimizi hatırlayalım, Türkleri hatırlayalım ne olur. Bizler cengaverizdir, bu genlerimizde var. Ayrıca uzun zamandır savaşıyoruz da, hâlâ daha genç insanların tabutları dağılıp duruyor memleketin dört bir yanına. Savaşın ve ölümlerin Türk bilinçaltını ne hale getirdiğini anlamıyorsanız o zaman da ‘tüh olsun’ demekten başka bir şey kalmıyor bana. Hrant Dink’in öldürüldüğü gece tüm haber kanalları bu konuyu tartışan malum isimler ile doluydu. Bu kişilere göre Türkiye hep kötü hep suçlu… Bunları söyleyen insanlar da güya demokrat. Kendi söylemlerinin kendi kavramlarının bu ülke insanını nasıl doldurduğunu, patlama noktasına getirdiğini hiç düşünmüyorlar, onlar bir nevi ajan provokatörler.
* * * * * * * * * ** * * * * ** * * ** * * * ** * ** * * ** * * * * * ** * * *
Admin hocam paylaşımın için teşekkürler ,artık çok geç olmadan bu ülkede bu temel ekonomik sorunları çözmek geleceğimiz için her açıdan bir zorunluluktur. Emperyalizmin Türk Eğitim sistemine ve Eğitimcisine yansıması ancak senin paylaşımındaki kadar güzel anlatılabilirdi.Vatanseverlik olmasa bu şartlarda bu ülke hala ayakta kalamazdı bu noktada seninle hem fikirim zira şartlar ne durumda olursa olsun bize düşen elimizden gelenin en iyisini yapabilmek ve yapmaktır.
Ayrıca Levent abi kurduğun denklem bence yanlış olmuş,zira olayın gerçekliğinden hareketle,
Emperyalizm(Kukla Hükümet + Basiretsiz ve Halkçı olmayan Muhalefet
– Vatanını seven Millet )= Küresel Egitim Sistemi -
18 Ocak 2007: 20:30 #51353
inanç şinelKatılımcıAcarkent'in tapularına iptal davası 18 Ocak 2007
Hürriyet İnternet
Orman İdaresi Acarkent'i ormanlık araziden çıkarmak için kolları sıvadı. Aralarında bir çok ünlü ismin de bulunduğu bin 823 kişiye tapu iptal davası açıldı. Ayrıca yasal süreç tamamlanıncaya kadar tapuların el değiştirmemesi için tedbir kararı alınması istendi.
Acarkent tartışması sonunda mahkemeye taşındı. Orman Genel Müdürlüğü adına hareket eden Kanlıca Orman İşletme Müdürlüğü, aralarında ünlü isimlerin de bulunduğu bin 823 mülk sahibi hakkında tapu iptali davası açtı. Orman İşletmesi ayrıca mahkeme sonuçlanıncaya kadar evlerin alınıp satılmasına ihtiyati tedbir konulmasını da talep etti.
Kanlıca Orman İşletme Müdürlüğü'nün avukatı Elmas Erdem; Acarkent'in İstanbul'un Beykoz ilçesindeki ormanlık alanın yüzde 6'sından fazlasına yapıldığını belirterek tapuların iptalini istedi. Beykoz Asliye Hukuk Mahkemesi'ne yapılan başvuruda Beykoz Belediyesi'nin 1988'de verdiği ruhsatta 60 bin 968 metrekare olan tesislerin 1993 yılında yenilendiğinde 188 bin 479 metrekareye çıktığı belirtildi. Orman İdaresi adına başvuru yapan avukat Erdem, yasal limiti aşan arsalardaki mülklerin tapu iptalinin ardından tekrar orman alanı olarak iade edilmesini istedi.
-
14 Ocak 2007: 18:12 #51596
inanç şinelKatılımcı“Öyle sürü halinde bir iki kisinin pesine takilipta kahramanlik öyküleri dinlemekle, dünya Stratejisinde rol oynanamaz ve de borclu oldugun BANKAYA kafa tutamazsin !”
Doğru diyosun levent abi , bizim milleti adı ne olursa olsun olay ne olursa olsun uyutmak kolay.Millet olarak eğitimsiz ve aşırı duygusalız.Olaylara neden sonuç ilişkisi içinde bakamıyoruz ve de doğal olarak netice ortada, seçtiklerimiz bizi yönetenler yada bizi yönnettiğini sandığımız abd ab kuklaları siyaset simsarları.milleti uyutmanınen güzel örneği HABERTÜRK TV DE ve sitesinde ;
” elimizde ayyıldızlı bayraklarla haydi NOBELLİ yazarımızı (nobeli alan ilk türk) karşılamaya Atatürk havaalanına ” adlı kampanya insanın sinirini bozan bu milleti aptal yerine koyan bir SATILMIŞ MEDYA örneği.Aslında millet olarak hak ediyoruz birçok şeyi.olayları neden sonuç ilişkisi içinde yargılamıyoruz , yargılasak o.pamugun nobeli niçin aldıgını görebileceğiz.Yada
o kadar çok örnek varki hangi birini yazayım bilmiyorum.Abi dediğin gibi bir iki kişinin peşine takılıp düşünmeden sorgulamadan ve en önemlisi her anlamda EMEK vermeden dünya stratejisinde rol alabilmek ve söz sahibi olabilmek imkansız ötesi.
-
14 Ocak 2007: 10:43 #51718
inanç şinelKatılımcıHalk Bankası blok satılırsa Türkiye’nin ekonomik omurgası kırılacak
13.01.2007 / Yiğit Bulut / Yorum , referans gazetesiHalk Bankasının satılması ile ilgili internetten gelen imzasız bir mesajda çok ilginç detaylar var, bazılarını alıntılar halinde aktarayım: “2001 krizini hatırlarsanız Halkbank, diğer kamu bankaları gibi ikinci el piyasadan yüksek faizle borçlanmak zorunda kaldı. Özel bankaların likidite sıkışıklığından etkilenmiş ve krizin patladığı an, Halkbank’ın durduğu an olmuştu. Daha sonraki dönemlerde, Pamukbank’ın satılamaması sonucu Halkbank, temizlenmiş Pamukbank’ı da devralıp bir tür bireysel müşteri kitlesini portföyüne eklemiş oldu. Gelelim realiteye, bu bankayı blok olarak tamamen yerli sermayenin alması zor. Esasında bankacılık sektörü uzunca bir zamandır başka sektörlerden sermaye çekmiyor. Böylesi bir durum ilginç olurdu.”
Değerli dostlar, yukarıdaki satırları kimin yazdığını bilmiyorum, imzası yok. Belki de konu hakkında yazılan bir raporun parçası ve bazıları işine geldiği şekilde bu bölümleri kesip internet ortamında yayıyor. Halk Bankası hakkında kamuoyunda yapılan dezenformasyon, bankanın ne kadar önemli ve ekonomik sistemin şifrelerini ele geçirme açısından ne kadar hayati olduğunu gösteriyor.
Ekonominin anahtarı
Bu tespitler sonrası sizlere banka hakkında bazı bilgiler vermek ve satılması hakkındaki iki tezimi aktarmak istiyorum.Halk Bankası hakkındaki detaylar neler?
İlk etapta resmi veriler:
* 1933 yılında çıkarılan 2284 sayılı Halk Bankası ve Halk Sandıkları Kanunu ile Türkiye Halk Bankası'nın kuruluş süreci başlamıştır.
* Bu kanunla ülkemizde kurulmak istenilen mesleki küçük kredi sistemi ikili bir yapı arz eden karma bir sistem olarak düşünülmüştür.
* Bu sistemde küçük kredi sorununu merkezden yönetecek bir Halk Bankası'nın ve bu bankanın uygun gördüğü yerlerde asli fonksiyonu üstlenecek olan Halk sandıklarının kurulması öngörülmüştür. (Bu aktarım sonrası hemen soralım: Halkbank'ın blok olarak özellikle yabancı bir bankaya satılması yukarıda tarif edilen ruha uygun mu?)
* Bankaya 1992 yılında bütün aktif ve pasifleriyle birlikte Türkiye Öğretmenler Bankası (Töbank), borç, alacak, mevduat ve taahhütleriyle de 1993 yılında Sümerbank ve 1998 yılında Etibank devredilmiştir.
* Emlak Bankası faaliyetlerini yürütemediği gerekçesiyle Ziraat Bankası'na devredilmiş, 12 Kasım 2001 tarihinde Emlak Bankası'nın 96 şubesi ise personeli ve bilançosuyla birlikte Ziraat Bankası'dan Halk Bankası'na devredilmiştir.
* 2004 yılının ikinci yarısında Pamukbank, Halk Bankası'na devredilmiş, devir işlemleri ise 17 Kasım 2004 tarihi itibarıyla tamamlanmıştır.
Bunlar “resmi veriler”, peki haber kaynakları konu hakkında ne diyor?
* 2001 krizinin ardından finansal yeniden yapılandırmaya tabi tutulan bankada 5.5 yıllık dönemde krediler yüzde 679, özkaynaklar ise yüzde 234 arttı.
* 2001 yılında 1 milyar 174 milyon YTL olan bankanın toplam kredileri, 2006 temmuz sonuna gelindiğinde 9 milyar 142 milyon YTL'ye çıktı.
* Bankanın 943 milyon YTL düzeyinde bulunan özkaynakları da 3 milyar 148 milyon YTL'ye yükseldi. Aynı dönemde 15 milyar 349 milyon YTL düzeyinde olan toplam aktifler 31 milyar 784 milyon YTL'ye çıkarken, burada yaşanan artış da yüzde 107 olarak ölçüldü.
* Toplam mevduat artışı ise yüzde 149 olarak hesaplanırken, bankanın mevduatı 10 milyar 238 milyon YTL'den 25.5 milyar YTL'ye yükseldi.
* 555 şube ve 6.4 milyon müşterisi ile şube ağı açısında Türkiye'nin 4'üncü büyük bankası unvanına sahip bankanın, özellikle KOBİ ve esnaf kredilerinde uzmanlığı bulunuyor.
* Tabiri caizse Türkiye’nin orta ve küçük ölçekli ekonomik dokusunun anahtarı, Halk Bankası'nın kasasında gizli ve alıcılar buna da sahip olacaklar.
Kesinlikle blok satılmamalı
Değerli dostlar,
Tespitler sonrası gelelim tezlerime.
Tez 1: Halk Bankası kesinlikle blok satılmamalı. Bir kısmı Türk halkına halka arz yöntemiyle devredilmeli. Bu süreçte ekonomide büyük aktör olan sivil toplum örgütleri de yer alabilirler.
Tez 2: Eğer ille de blok satılacaksa; burasının ekonomimizin bel kemiği olduğu bilinerek ona göre bir fiyat belirlenmeli. Bu noktada bu tezi fiyatı net olarak ortaya koyabilmek için detaylandırmak istiyorum:
A- Tüpraş’ın Zorlu’ya toplam 2 milyar dolarlık bir değerle satıldığı ihale öncesinde ve sonrasında bu işleme gerek gazetelerde gerekse TV’lerde en şiddetli muhalefeti gösterdim. Tezim çok açıktı; Tüpraş en az 6.5 milyar dolar ederdi. Bazılarına göre 2 milyar dolar mükemmel bir fiyattı. Sonuçta Tüpraş 8.3 milyar dolarlık bir değere satıldı.
B- Türk Telekom için satılmasın ama ille de satılacaksa değeri en az 10-12 milyar dolar eder tezimi defalarca aktardım. Bazı arkadaşlar yine çok eğlendiler. Türk Telekom 13 milyar dolara satıldı.
C- Bunları yazmamın sebebi ne olduğunu hatırlatmak değil. Sebebi alıcıların genelde Türk kamuoyunu yanıltarak, fiyatları düşük tutma çabalarının unutulmaması. Peki ne eder? Olaya bütün bu denklemler eşliğinde bakınca taban fiyatı Akbank ve İş Bankası piyasa değerlerinin ortalamasından başlamalı ve alıcının iştahına göre yukarı gitmeli. “Tam olarak ne kadar” derseniz; Taban fiyat 12-12.5 milyar dolardan oluşmalı ve alıcının iştahına göre yukarı gitmeli. Bir daha ifade edeyim; ille de blok satılacaksa sattığımız kontrol sağlayan pay için alacağımız para 12-12.5 milyar dolar tabanından başlayarak pazarlık edilmeli.
Sonuç: Halk Bankası Türk ekonomisinin DNA’sının gömülü olduğu bir toprağı satmak gibidir. Bu gerçeği bilerek, sizlere çağrım; gelin malımıza sahip çıkalım.
Not: Halk Bankası bu kafada ve onların istedikleri fiyatta satılırsa (alıcıyı da tahmin ediyorum); kendi adıma konuşuyorum, sokağa çıkıp fiziki eylem yapmak dahil bütün demokratik haklarımı kullanacağım. Sizleri de çağırıyorum.
-
14 Ocak 2007: 10:35 #51594
inanç şinelKatılımcıÖcalan, 'Saddam kaba direniş gösterdiği için asıldı, ben kaba direniş oyununa gelmediğim için idamdan kurtuldum' demiş , ve bu nedenle asılmamış apo.
acaba sizcede boyle mi ?
yani saddam gibi mahkemede direniş gösterseydi asabilecekmiydik biz apo yubence HAYIR , ÇÜNKÜ apoyu biz yakalamadık ve abd den teslim alırken de asmayacağımıza dair söz verdik.Kendi halkından ve dolayısıyla kendi gerçeklerinden kopmuş bir siyasi otoritenin yönetiminde olmak her zaman bu ve benzeri sonuçları beraberinde getirecektir.o zamanki dsp-mhp-anap koalisyonu ile bugunku tek parti akp hukumetı arasındakı en onemlı ortak nokta budur.Aslında durum sımdılerde daha da vahım.Göz göre göre kerkük de ikinci bir BosnaHersek soykırımı yaşanacak,peki ama niçin BP nin SHELL in abd-ingiliz dev petrol şirketlerinin kasalarının petrol ile dolması için.Dünyanın en kaliteli petrol rezervlerine sahip topraklar kerkük de.kürtler abd nin destegiyle her türlü pervasızlıgı yaparken biz ancak oturdugumuz yerden kırmızı cızgılerden bahseder kendımız konusur kendımız dınlerız , hukumet bu medya ile bunu gayet iyi yapıyor.
bu sorunların kökten çözümü için tek çare tam ekonomik bağımsızlık,yoksa
400 milyar $ borc ile kimseye sözünüzü geçiremezsiniz ve sımdıkı gibi ite köpeğe maskara olursunuz .Saygılarımla.
-
14 Ocak 2007: 10:17 #51593
inanç şinelKatılımcıABDULLAH ÖCALAN'DAN İDAM YORUMU:
Saddam gibi direniş oyununa gelmedimÖcalan, 'Saddam kaba direniş gösterdiği için asıldı, ben kaba direniş oyununa gelmediğim için idamdan kurtuldum' dedi
NAMIK DURUKAN Ankara
Abdullah Öcalan, Irak'ın devrik lideri Saddam Hüseyin'in kaba direniş gösterdiği için idam edildiğini, kendisinden beklenen kaba direniş oyununa gelmediği için idamdan kurtulduğunu söyledi. İddiaya göre Öcalan, avukatlarıyla yaptığı görüşmede Saddam'ın son ana kadar ABD'ye güvenip asılmayacağını düşündüğünü öne sürdü. Öcalan şunları söyledi:
Bir subay telkin etmiş
“Saddam, Iraklılara teslim edilmesine ve asılmasına bir saat kala ABD'den yardım bekliyordu. Son anına kadar ABD'ye güveniyordu. Hâlâ elinde Kuran ile klasik kaba bir direniş içindeydi. Kendisinin tavrı ulus devleti savunanların tavrıydı. Saddam'ın şahsında asılan ulus devlettir.”
“Aslında ben teslim edildiğimde benden de Saddam tarzı kaba bir direniş bekliyorlardı” diyen Öcalan, kendisini dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun temsilcisi olarak tanıtan bir subayın “Bu oyunu boşa çıkaralım” dediğini iddia etti.
Öcalan, asılması halinde yüzyıla yayılacak korkunç tahribatlar yaratacak bir Kürt-Türk savaşı başlayacağını da öne sürdü.
Kuzey Irak'taki Kürt bölgesinin Türkiye'nin denetimine girebileceğini de belirten Öcalan, şöyle devam etti:Türkiye, Kuzey Irak'ı denetlesin
“Neden Türkiye şimdi içinde bulunduğu kritik durumdan çıkmak için Kürtlerle stratejik ittifak yapmıyor? Bu bir koyup üç alma politikası değil, bir koyup on alma politikasıdır. Devletin petrole ihtiyacı yok mudur? Kürtlerin istediği sadece demokratik özerkliktir.
Türkmenlerin de hatta Asuri ve Keldanilerin de hakları teminat altına alınmalıdır. Kurtuluş Savaşı dönemindeki Misakımilli sınırları içinde yer alıp da bugün dışında kalan Kürtlerle yeniden demokratik özerklik çerçevesinde ilişkilenmelidir.Sevgilisini sordu
Bu sadece Musul-Kerkük Kürtleri değil, Suriye'de ve Kürtlerin yaşadığı diğer bölgeler için de geçerlidir. Ben demiyorum, buradaki topraklar koparılıp Türkiye'ye katılsın. Kastettiğimiz şey Türkiye'nin öncelikle kendi sınırları içerisindeki Kürtlerle barışması, Kürtlerin demokratik özerkliği tanımasıdır. Bu gerekirse ABD ve İngiltere'ye rağmen yapılmalıdır.”
Öcalan, Şam'dan ayrılışında ve İtalya'da kalırken kendisine eşlik eden ve sevgilisi olduğu öne sürülen Ayfer Kaya'yı da sordu. Öcalan, avukatlarına “Atina'daki Ayfer ne yapıyor, duruyor mu hâlâ?” dedi.milliyet gazetesi, 14/02/2007
-
14 Ocak 2007: 10:13 #47839
inanç şinelKatılımcılevent abi senin yorumlarına bişey dememiş zaten Bekir Coşkun

O olayın Türk medyasındaki olumsuz yansımasını anlatmış ne istediğini niçin istediğini ne oldugunu ve neler olacagını bilmeyen bırakın bilmeyi ilgi bile duymayan Türk Toplumuna çatmış yoksa senin yorumlarını takip eden biri olarak duyarlı ve bilinçli yorumlarının bize kazandırdığı farklı bakış açıları ve artılar yadsınamaz.Bu bakımdan yazılarının insanlara çok sey kattığı kanaatindeyim,Emeğine sağlık abi. -
13 Ocak 2007: 21:24 #47837
inanç şinelKatılımcıBekir COŞKUN – HÜRRİYET
Yepyeni bir yazar oluyorum…
BUGÜN itibarıyla yazı stilimi olumlu yönde değiştiriyorum. Bu köşede şöyle başlıklar görürseniz şaşırmamalısınız diyorum:
“Ne yaptın Hülya?..”
Ya da:
“Arzu doğru yolda ilerliyor…”
Bundan sonra böyle…
Her zaman önemle eğileceğim meseleye ve “Arzu doğru yolda ilerliyor mu, ilerlemiyor mu” bakacağım.
Kim kiminle?
Kim kimi kimledi?
Hangi namlı kadın, hangi işadamı ile yattı ve kalktı?.. Hangisinin şeyi, eli… Kimin şeyinde, cebinde?..
Benim sorunum olacak dostlar.
Söylemedi demeyin.
*
İzmir'de popstar elemelerine, sabah karanlığında kuyruğa giren 5 bin kişi katıldı, miting alanı gibiydi orası diyorlar.
Popstar yarışmalarında Bülent Ersoy'un bir erkek yarışmacıyla fingirdemesi müziğin, şarkıların, sanatın önüne geçti biliyorsunuz.
Gazeteler “Rezillik” diye başlık attılar.
Ama 5 bin kişi karanlıkta koşuyor.
Böyle ilgi duyulan bir demokratik eylem, bir tepki toplantısı, bir hak arama mitingi gördünüz mü?
Hayır…
Yine dün Hürriyet'in internet sayfasına baktım, orada “En çok okunan haberler” bölümünde, en çok okunan “g-string” haberiydi.
Oysa aynı sayfada; düşen uçaklardan Irak'ta yeni stratejiye… Çocukların geleceğinden küresel afetlere kadar birçok “insani” haber vardı.
“G-string” öndeydi.
*
Kimi yazarlarımızın niye “bacak arası yazıları” yazdıklarını, kimisinin niye “bar yorumlarına” bayıldıklarını… Kimisinin niye “mürekkep olarak ruj” kullandıklarını, kimisinin niye “ağdacı sohbetlerine” yer verdiklerini şimdi daha iyi anlıyorum:
Bu milletin yazarı olmak için…
Ve işte ben de başlıyorum, burnumu sokacak bir delik arıyorum.
Dikkatle bakıyorum; “Arzu ilerliyor” mu?..
Yazılarıma “Arzu'nun ilerlemesindeki son görüşlerime gelince…” diye giriyorum.
Oradan, “Ece'nin poposu konusuna farklı bir bakış”a geçiyorum.
Söylemedi demeyin, yepyeni bir yazar oluyorum…
-
8 Ocak 2007: 14:56 #47830
inanç şinelKatılımcıKemalist laiklikten, Osmanlı sekülarizmine
08.01.2007 / Yiğit Bulut / YorumBugüne kadar cumhurbaşkanlığı seçimlerinin piyasalara etkilerini sizlere defalarca aktarmış ve 2006 mart başından itibaren dünya piyasalarından kopmamızı, iç siyasi risk anlamında analiz etmiştik. Bugün, konuya farklı bir açıdan bakmak ve 1700’lü yıllardan itibaren başlayan Orta Doğu’ya hakim olması planlanan bir modelde (makro planlarda olmayan, planı bozanlar tarafından büyük bir savaş verilerek kurulan) Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı makamının neden çok önemli olduğuna değinmek istiyorum.
Konuyu detaylandırırken bazı noktalara değinelim;
* Roma (Avrupa) İstanbul (Anadolu) coğrafyası arasındaki iktidar mücadelesi M.S. 330’dan başladı ve Osmanlı’nın gerekli ekonomik değişimi sağlayıp, Avrupa ile birlikte “atağa” kalkamadığı 1700’lü yılların başına kadar devam etti.
* 1700’lerin başından itibaren mücadele Roma (Avrupa) tarafından kazanıldı ve İstanbul coğrafyası Avrupa tarafından “devşirilir” hale geldi. O güne kadar “devşirimle” süreci İstanbul’dan Roma’ya doğru olurken, akım yön değiştirdi. Burada bir not düşelim: Bugün yaşadığımız Avrupa Birliği (AB) süreci de “1700’ler sonrası başlayan 1920-1939 arası Atatürk ile kesilen ve 1939 sonrası yeniden başlayan “devşirimle” sürecinin bir parçası.
* 1900’lerden sonra bu devşirimle sürecine “Avrupa’nın idealleri uğruna” Müslüman coğrafyasına tezleri ile hakim olabileceği düşünülen İstanbul’un (Anadolu) dönüştürülmesi ve özellikle Alman çıkarları uğruna kullanılması süreci eklendi. Bu dönemde Almanya diğerlerinden ayrışarak Osmanlı üstünde kesin bir avantaj elde etti. Alman İmparatoru II. Wilhelm’in müslüman olduğu haberleri eşliğinde Orta Doğu’ya hakim olma yolunda İstanbul coğrafyası bütün unsurları ile kullanıldı. Bu dönemde “Osmanlı İmparatorluğu’nun Genelkurmay Başkanlığı dahi” bir Alman Generali'ne bırakıldı.
Genç TC manipüle edilemedi
* Bu yapı sadece 1920-1939 arasında kesintiye uğradı ve genç Türkiye Cumhuriyeti “manipüle edilemedi”…
* 2. Dünya Savaşı'nda ve öncesinde de durum farklı değildi. Potansiyel bir Rus (komünizm) tehlikesine karşı dine dayalı sivil unsurlar ABD ve Almanya tarafından harekete geçirildi. Bu süreç, Almanya’nın “Orta Doğu petrollerine dokunmadan Orta Asya petrol bölgelerine ulaşması” şartıyla İngiltere ve Fransa tarafından da desteklendi. Türkiye’de komünizm tehlikesine karşı dini unsurların devlet çarklarına enjekte edildiği süreç hızlandı.
* Savaş sonrası Türkiye’nin NATO’ya katılım sürecinde dahi “Türkiye kurulacak bir Orta Doğu Komutanlığı” mantığı ile yapıya zorlama alındı. (Konu hakkında İngiltere’nin görüşmeler sırasındaki yazılı tespitlerine ulaşılabilir).
* 1980 sonrası da aynı mantığı gördük. “Ilımlı İslam Devleti” mantığı altında Orta Doğu ve Orta Asya’da haki olmak isteyen Roma’nın (1945 sonrası Roma derken ABD liderliğinde ABD ve Avrupa birlikte algılanmalı) yine bu coğrafya üzerindeki oyunları sürece hakimdi. Devletin resmi organlarında “Kemalist laiklikten, Osmanlı sekülarizmi'ne” başlıklı raporlar yayınladı. Aydınlar “yeni bir sentez pompalarken”, devlet çarklarına Atatürk ilkelerinden uzaklaşan,uzaklaştıran her türlü fikrin pompalanmasına devam edildi.
* 1999 ekonomik krizi sonrası ve özellikle 2003 döneminden hemen sonra aynı mantığın yeniden ortama çok güçlü bir şekilde hakim olduğunu gördük. Orta Doğu’ya “model ve ağabey” olacak bir Türkiye modeli yeniden hayata geçmeye başladı. Arap ülkelerine sevimli görünmesi gereken Türkiye’de, TBMM’den “Amerika’ya izin veren tezkere” geçmedi. Tezkere kabul görmedi ama ABD Türk topraklarını tezkere varmış gibi kullandı. Geçmeyen tezkere Orta Doğu’da alkışlandı, devlet çarkları süratle Kemalist laiklikten, Osmanlı Seküralizmine dönüşen Türkiye’ye 80 yıl sonra Arap kralları geldi. Bu krallar Dolmabahçe sarayında kabul gördüler (ABD ve AB’nin yeni Osmanlıcılık teorisi sembolik olarak da pratik edilmeye başlandı)… Bu arada “Osmanlı Seküralizmi” gereği “diğer dinlere ait” unsurlar da harekete geçirildi. Papa’nın ziyareti “bu topraklardaki yapının” nereye kadar sınırlarının zorlanabileceği açsından önemliydi…
Sonuç: 1700’ler sonra iktidar mücadelesinin kaybedilmesi ile başlayan süreç hala devem ediyor ve dönüştürülmek istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin cumhurbaşkanlığı seçimi de, 1700’lerden başlayan ve yalnızca Atatürk döneminde kesilen bu sürecin devam etmesi hatta hız kazanması açısından çok önemli bir düğüm.
38.700'ün üstünde hisse almayın
Sonuç: Laik Türkiye Cumhuriyeti özellikle Kemalizm doktrini, 1700’lerden başlayan zorlama yapının içinde makro planları yapanlara göre olmaması gereken unsurlardı. Bir grup inanan insan, makro güçlere karşı savaş verdiler ve bu yapıyı kurdular. Kurulmadan önce de sonrasında da diğerleri ana planlarından hiç vazgeçmediler. Şimdi bu vazgeçmeyiş son halkasına doğru ilerliyor. Bu gidişi engelleyebilecek tek bir sivil hamle var; o da CHP’nin “bir an önce Meclis’i boşaltması”. Bu adımı atmaz ve Atatürk’ün partisi olarak bu gidişe en azından şimdilik “dur” deme sorumluluğunu yerine getirmez ise; “bu gidişe ortak olur”. Deniz Baykal’a duyurulur…
Not: Piyasalarda “içeride bir mucize yok, tamamen dışarıya endeksli” bir yapı var. 38.700'ün üstünde hisse almayın, 1,4360 altında sıçrama stratejisine oynayarak dolar maliyeti yapılabilir” tezini sizlere defalarca aktarmıştım. Yurtdışı bozulmaya başladı ve “içeride bir mucize olmadığını” bugünden itibaren göreceğiz. Sakin olmakta yarar var.
-
6 Ocak 2007: 19:16 #51592
inanç şinelKatılımcıMAHİR KAYNAK / ‘Önemli olmak’ GÜÇSÜZLÜKTÜR ,
Irak, yeni konumuyla, bir istikrar unsuru olmaktan çok, yeni çatışmaların ateşleyicisi rolünü üstlenebilir. Bölgede Şii-Sünni, Kürt-Türk-Arap, İslamcı- laik zıtlaşmalarının tamamını başlatabilecek potansiyele sahiptir ve bu özelliğinin kullanılacağından şüphe edilmemelidir. Özellikle İran’a yönelik operasyonların başlangıç noktası olması büyük bir olasılıktır. Türk-Kürt çatışması Türkiye’yi bölmek için değil istikrarsızlaştırmak ve iç politikada yeni yapılanmalara yol açmak için kullanılabilir. Türkiye, yerinin ve konumunun belirlenmesinde pasif kalmakta ve kaderini çatışan taraflardan birinin galip gelmesine terk etmiş görünmektedir. Yani AB’nin bir üyesi mi olacağını yoksa ABD ile birlikte mi hareket edeceğini, onların Türkiye içinde yapacağı mücadelenin tayin etmesini beklemektedir. Bunun demokrasinin bir gereği olduğunu düşünmektedir. Oysa stratejik tercihler kişi ve grupların çıkarlarının üstündedir ve devletçe belirlenmelidir.
‘Önemli olmak’ GÜÇSÜZLÜKTÜR
MAHİR KAYNAK
Bir ülkenin stratejik açıdan önemli olması, onun sahip olduğu konumu kendi gücüyle koruyamaması, dünyadaki dengeleri belirlemekte ve siyaset üretmekte etken değil edilgen olduğu anlamına gelir. Hiç kimse ABD’nin, Rusya’nın ya da İngiltere’nin stratejik açıdan önemli olup olmadığıyla ilgilenmez. Çünkü onlar konumlarını değerlendirebilecek güce sahiptir. Diğer ülkelerin stratejik önemi, onların bakış açısına göre değerlendirilir.
Türkiye’nin stratejik açıdan önemli olması, siyaset üreten ülkelerin verdiği önemin bir yansımasıdır. Bu bakımdan ülkemizin stratejik önemi onların amaçlarına göre belirlenir ve onların uyguladıkları politikalara ve siyasal tercihlerine göre değişir.
Bu değerin çok keyfi olmadığı, içinde bulunulan şartların büyük güçleri belli bir tavır almaya zorladığı söylenebilir. Ancak şartlar ne olursa olsun belli bir hareket serbestisi vardır ve seçenekler tek değildir. Ayrıca bu önem zamandan bağımsız da değildir. Belli bir dönemde birincil enerji kaynağı petrol ise büyük güçler bunların bulunduğu alanları kontrol etmek isterler ama başka bir dönemde, mesela birincil enerji kaynağının nükleer enerji olduğu bir çağda, söz konusu bölge aynı önemi taşımaz.
Olaya askeri açıdan bakıldığında teknolojideki değişmelerin, stratejik hesapları temelden değiştirdiği, belli bir dönemde çok önemli sayılan alanların anlamsızlaştığı görülebilir.
Bunun yanında egemen gücün kim olduğu da stratejik önemi etkiler. Mesela Boğazlar; Avrupa egemen güç, Rusya karşıt güç olduğu zaman stratejik açıdan çok önemliyken, ABD’nin egemen güç olduğu dönemlerde bu önem azalır.
Türkiye’nin stratejik önemi bu şartlar altında değerlendirilmelidir. Bugün ABD’nin egemen güç, Avrupa’nın, hiç değilse bir bölümünün karşıt güç olduğu ve birincil enerji kaynağının petrol olduğu bir dönemde Türkiye stratejik açıdan birinci derecede önemlidir. Türkiye’nin ABD’nin yanında olması hem coğrafi hem de sosyolojik açıdan bölgede başka bir egemenliğin kurulmasını engeller veya çok zorlaştırır.
Ancak Avrupa’nın etkisizleştirilmesi kesin bir çözüm değildir. Böyle bir süreç bölgede Rusya’nın etkinliğinin artmasına hatta Avrupa’nın Rusya’ya yaklaşmasına yol açabilir. Öyleyse ABD hem şu andaki durum hem de izleyeceği politika sonucunda oluşacak yeni duruma göre strateji belirlemelidir. Gerçekten de ABD’nin izlediği strateji incelendiğinde böyle bir eğilimin var olduğu anlaşılır.
ABD bir yandan Avrupa’yı enerji kaynaklarından uzak tutarken bir yandan da Rusya ile Avrupa arasına bir kama gibi girmek istemektedir. Irak Savaşında koalisyona Polonya ve Bulgaristan’ın katılması anlamlıdır. Polonya’dan başlayarak Romanya ve Bulgaristan’ı içine alan ve buradan Türkiye’ye uzanan bölge göz önüne alınırsa bunun Avrupa ile Rusya’nın irtibatını kesmeye yönelik olduğu anlaşılır. Burada belirsizlik taşıyan bölge Ege Denizi ve Yunanistan’dır.
Türkiye ve Yunanistan aynı stratejik bütünün parçalarıdır ve Ege Denizi bu bütünlük içinde anlamlıdır. Bu yüzden Yunanistan’ın, Avrupa Birliği içinde kalması bir aykırılıktır ve ABD’nin Yunanistan’ı kontrol etmek istemesi beklenmelidir. Kıbrıs sorununun çözümsüzlüğü temelde bu durumla bağlantılıdır ve her iki ülke aynı blokta yer alıncaya kadar ihtilaflar devam edecektir.
ABD’nin Güney Avrupa’daki etkinliğinin sürmesi çok şüphelidir. Irak Savaşında, İspanya ve İtalya’nın ABD’nin yanında yer almasına rağmen, her iki ülkenin iç dinamiklerinin bunun sürekli olmasına izin vermeyeceği söylenebilir. İlk seçimde iktidara gelecek kimselerin Avrupa’nın yanında yer alması büyük olasılıktır. Böyle bir durum İngiltere’yi ABD’den uzaklaştırır ve Avrupa’ya yaklaştırır ama her halde bu ülke belli oranda bağımsız hareket eder.
Bu durum Avrupa’nın, geleceğin kullanma alanı olan Afrika’nın batısında etkin olmasına yol açar. Mısır’dan başlayarak Doğu Afrika, ABD tarafından kontrol edilir.
ABD’nin Türkiye’ye yönelik politikası bu açıdan bir anlam taşımaktadır. Irak Savaşı öncesi ABD, Türkiye’den çok sayıda havaalanı ve limanının kullanımını talep etmiştir. Oysa istenen tesislerin Irak Savaşı’nda gerekli olmadığı hatta kuzeyden bir cephe açmanın bile savaşın seyrini etkilemeyeceği anlaşılmıştır. Öyleyse bunlar neden istenmiştir?
Bizim o zaman ki tespitimiz bu taleplerin Irak’la ilgili olmadığı, ABD’nin Türkiye’de konuşlanmak istediği biçimindeydi hatta savaşla ilgili olarak “harekatın kod adı Irak, hedefi Türkiye” demiştik. Yani ABD, Türkiye’nin merkezde olduğu stratejik bir yapılanma hedefliyordu ve Irak Savaşı bunun sadece bir bahanesinden ibaretti.
Bu politikadan vazgeçildiği söylenemez. Başka şartlarda ve başka yollarla aynı amaca ulaşılmak istenmesi beklenmelidir. Bugün yönlendirerek yapacakları şeyi belki yarın anlaşarak yapmayı deneyeceklerdir ve bunun için farklı bir iktidar yapısı gereklidir.
Önümüzdeki dönemde petrolün kullanımın azalacağı ve yerine birincil enerji kaynağı nükleer olan ve belki de bu enerjinin hidrojene transferiyle alternatif bir yol izlenmesi beklenebilir. Ancak doğalgaz daha uzun süre kullanılmaya devam edecektir. Rusya Avrupa’nın doğalgaz kaynağı hatta tek satıcısı olmak istemektedir. Orta Asya’daki rezervler buna imkan vermektedir. Ancak Avrupa ile Rusya arasına girecek ABD yandaşı kama, yani Polonya, Romanya, Bulgaristan, Türkiye ekseni bu durumu bir bağımlılık ilişkisi olmaktan çıkarıp ticari bir kimliğe dönüştürebilir ve ABD bunu hedeflemektedir.
Buradan çıkarılacak sonuç, AB’nin henüz oluşum aşamasında olduğu ve üye olarak aldığı bazı ülkelerin kalıcı olmayacağıdır. Türkiye çevresinde yeni bir stratejik merkez oluşturulmak ve bu merkezin ABD güdümünde olması istenmektedir.
Türkiye bu mücadelede sıcak çevreden soğuk merkeze doğru yol almaktadır. Yani çatışma alanları çatışan güçlerin temas noktalarında olacaktır ve en riskli bölgeler Polonya, Romanya; Bulgaristan, Yunanistan ve İran’dır. Bu durum Türkiye’nin istikrar içinde olacağı anlamına gelmez ama askeri açıdan caydırıcı olacağı, iç politikada yeni konuma uygun yapılanmaya ulaşmak için şiddetli siyasal mücadelelerin olacağı anlamına gelir.
Irak, yeni konumuyla, bir istikrar unsuru olmaktan çok, yeni çatışmaların ateşleyicisi rolünü üstlenebilir. Bölgede Şii-Sünni, Kürt-Türk-Arap, İslamcı- laik zıtlaşmalarının tamamını başlatabilecek potansiyele sahiptir ve bu özelliğinin kullanılacağından şüphe edilmemelidir. Özellikle İran’a yönelik operasyonların başlangıç noktası olması büyük bir olasılıktır. Türk-Kürt çatışması Türkiye’yi bölmek için değil istikrarsızlaştırmak ve iç politikada yeni yapılanmalara yol açmak için kullanılabilir.
Türkiye, yerinin ve konumunun belirlenmesinde pasif kalmakta ve kaderini çatışan taraflardan birinin galip gelmesine terk etmiş görünmektedir. Yani AB’nin bir üyesi mi olacağını yoksa ABD ile birlikte mi hareket edeceğini, onların Türkiye içinde yapacağı mücadelenin tayin etmesini beklemektedir. Bunun demokrasinin bir gereği olduğunu düşünmektedir. Oysa stratejik tercihler kişi ve grupların çıkarlarının üstündedir ve devletçe belirlenmelidir. Daha açık bir ifadeyle eğer bu karar halkın oyuyla belirlenecekse, tartışılan konu da bu olmalıdır. Yani stratejik hedefler baş örtüsü, insan hakları, ekonomik sıkıntılar gibi konuların arkasına saklanmamalıdır. Çünkü bu gibi kararlar ülkenin kaderini geri dönülmez bir biçimde etkiler.
Vereceğimiz karar ve uygulayacağımız politikalar ya sürekli olarak stratejik öneminden söz edilen, stratejik kararların başkaları tarafında verildiği bir konumda kalmamıza yol açacak ya da, belki bir gün, artık kimsenin stratejik değerimizi tartışmadığı ama vereceğimiz kararların ve uygulayacağımız politikaların ne olduğunu merak edecekleri bir yere getirecektir.
Ancak bir ülke tek boyut üzerinde yönetilemez. Mesela zengin olmak her şey değildir. Japonya zengindir ama hiç kimse onun siyasi tavrını merak etmemektedir. Türkiye fakirdir ama onun alacağı şekil herkesi derinden etkiler.
-
6 Ocak 2007: 12:23 #47828
inanç şinelKatılımcıNECATİ DOĞRU , VATAN GAZETESİ
Memleketi pırasa fiyatına satıyorlar!
İşte belgesi! Sanıyorum kıyaslansa Türkiye’de Başbakan’dan sonra en çok seyahat eden kişi, benim dostumdur. Bu dostumun, Başbakan gibi iki uçağı, bir helikopteri yoktur. Yine de Sibirya’dan, Afrika’nın ucuna, Kanada’dan Çin Denizi’ne seyahat eder; üst düzey ve alt düzey yöneticilerle, kültür ve sanat insanlarıyla görüşür, konuşur.
Özetle, dünyayı izler.
İsmini yazmayacağım.
İstemez.
Yabancı sermayeye karşı değildir. Küreselleşmeden yanadır. Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasını yürekten savunur. Rekabete inanır. Türk toplumunun; ABD’den, AB’den, Batı’dan ve hatta Rusya’dan, Çin’den kopup, “içine kapanarak yaşayamayacağını, geri kalacağını, zenginliğini büyütemeyeceğini, demokrasisini ve insan haklarını geliştiremeyeceğini” düşünür. Savunur. Yılbaşı öncesi Viyana’ya gitmişti. Satın almış, bana getirdi.
Ne bu?
Bir dergi!
***
Adı: Homes Overseas. Uluslararası bir dergi. 2007 Ocak sayısı. Fiyatı 3.25 İngiliz Sterlini. Bu dergiyi ilgilisi bilirmiş. Dünyada satılığa çıkartılan ev, apartman, villa, bahçe, tarla, arsa “mala-mülke dair” ne kadar cazip, moda, trend olmuş yatırım varsa sayfalarına alır ve “kıyaslamalı olarak” tanıtırmış.
İlanlar yayınlar.
Alıcı ile satıcının buluşup anlaşmasına yayın yoluyla aracılık eder.
190 sayfa dergi.
Aç 8. ve 9. sayfayı.
Siyah zemin üzerine kırmızı çerçeve kareler yaratıp büyük harflerle yazmışlar:
Hot Investment…
Hot Investment…
Opportunities…
Opportunities…
Yani: Sıcak Yatırım… Sıcak Yatırım… Fırsat… Fırsat… Neymiş bu “sıcak yatırım fırsatı” diye bakınca; “Bizim memleketi pırasa fiyatına sattıklarını” görüyorsunuz. Siyah zemin üzerinde kırmızı kareler içine satılık evlerin fotoğraflarını de yerleştirmişler. Ve fiyatlarını da üstüne yazmışlar.
Morocco (Fas):
62 bin sterlin.
Bulgaristan sahili:
35 bin 800 sterlin.
Bulgaristan kayak evleri:
46 bin sterlin.
İtalya sahil evleri:
51 bin sterlin.
İspanya:
81 bin 400 sterlin.
Florida:
183 bin 400 sterlin.
Cape Verde (Archipelago Adaları, Kuzey Atlantik):
29 bin 500 sterlin.
Türkiye:
Sadece 16 bin 500 sterlin.
İlanda Türkiye’de bu fiyata satılığa çıkartılan evlerin Fethiye, Dalaman, Ovacık, Hisarönü, Kalkan, Altınkum, Didim ve Bodrum gibi ülke turizminin gözbebeği ve altın değerde kabul edilen kasabaları olduğunu da yazmışlar.
Bu nasıl fiyat?
Türkiye niçin bu kadar ucuz?
Yap-satçı firmalar, sahil kasabasındaki evleri bu pırasa fiyatına nasıl satabiliyor? Gerçekten ilanda yazılı özellikleri olan evleri mi satıyorlar, yoksa dağ başında, yolu, ışığı, suyu, kanalizasyonu olmayan dört duvar bir çatı konulmuş sıvasız, penceresiz evleri mi?
Türkiye turizmde dayak yedi.
50 milyar dolar yatırdı.
En ucuz konaklama bizde.
Avrupalı, kendi ülkesinde bir öğle yemeğinde bir bifteği ancak alabileceği paraya Türkiye’de 5 yıldızlı otelde yeme-içme-uçak her şey dahil 24 saat kalabiliyor. Türkiye şimdi aynı ucuz turist çizgisine yabancıya ev satışında da düşüyor.
Haberiniz olsun.
-
6 Ocak 2007: 12:12 #47827
inanç şinelKatılımcıGünün yazısı
Lübnan kurtuldu sayılır…
Büyük bir misyon üstlenerek ve tarihin ona verdiği görevi icra ederek Lübnan’a da el attı.
Gazeteler bunu şöyle duyurdular:
“Lübnan’a Erdoğan önerisi…”Türkiye’yi halletti, Lübnan kaldı çünkü. Ben size söyleyeyim, Lübnanlılar geleceklerini buna göre düzenlerlerse yakında Lübnan bölünür.
Taş üzerinde taş kalmaz.Erdoğan Lübnanlılara demiş ki:
“Duygusallığı bir kenara bırakıp ulusal çıkarları öne çıkartmak zamanı gelmiştir…” Büyük söz…
Peşinden Lübnan Başbakanı Fuad Sinyora’ya uzun uzun “taktik verdiği” bildiriliyor.
Ben biliyorum; bu değerli görüşleri dinledikten sonra, Fuad Sinyora’nın çölde bir hurma ağacının altında ağlayarak “Başıma bir şey geldi, o neydi?..” diye sorması büyük olasılık.
Bu, Başbakan ve yanında değerli bakanları ile Lübnan’a gidişinin serüvenidir.Geçiyorum dönüşe:
Dönüşte uçakta PKK’nın faaliyetlerini sürdürdüğünü, koordinatörlük kurumunun işe yaramadığını, ABD’nin ciddi adım atmadığını… Kısacası; Türkiye’nin aczini ve çaresizliğini anlattı gazetecilere.
Akıllı insanlar “Koordinatörlük” dümeninin PKK ile pazarlık anlamına geleceğini, uyduruk ve oyalama işi olduğunu söylediklerinde, sinirlenip bunun başarı sağlayacağını söyleyen kimdi?..Yine Başbakan…
Uçakta şunları söyleyen de Başbakan:
“PKK ile mücadelede özel temsilci (Koordinatör’ün adını özel temsilci olarak değiştirmiş, ki çelişkisi fazla anlaşılmasın) konusunda somut adım yok. ABD’den de ciddi adım bekledik, bu da yok…” PKK; Türkiye’yi bölmek üzere kurulmuş, eli kanlı, hain bir terör örgütüdür.
Ve kim ne derse desin, PKK bildiğini okuyor. Aczini ifade eden, atılacak adımı ABD’den bekleyen ise Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakan’ı… Bir de gitmiş Lübnan’ı kurtarmaya.
Fuad Sinyora’yı bir hurma ağacının altında görürseniz, keçilerle konuşurken…Bekir COŞKUN HÜRRİYET
-
6 Ocak 2007: 12:04 #47826
inanç şinelKatılımcıBöyle muhalefetle seçim olsa ne olur, olmasa ne olur…
Muhalefete bak…
Gerçekten Allah’ın AKP’ye yardım ettiğini düşünmeye başladım.
Öyle ya, Başbakan Erdoğan bir konuşmasında ‘Böyle bir muhalefet olduğu için Allah’a şükürler olsun’ dedi…
Tabii şükredecek…
İktidardan kaçan
kaçana…
Parti kuran kurana…
Kendisini şeyh sanıp başka partileri müridi olmaya davet eden
edene…
Böyle muhalefet çok tatlı iktidar için…
Sapsız, çöpsüz…
Çekirdeksiz mandalina misali…
Hoş, soyulmasına gerek bile yok, hazır soyulmuş geliyor…
Meclis kürsüsünden ve bayramlaşma törenlerinden hançeresi yırtık bağrışmalarla muhalefet bu kadar oluyor…
Plan yok, proje yok…
Partiler paramparça, bir araya gelip konuşan yok…
‘Siz bize gelin, yok siz buyurun’ başlıklı veya içerikli konuşmalar…
Atıp tutmaya gelince onlardan vatanseveri ve onlardan fedakârı yok…
Kendini demokrasiye adamışlara bir bakın…
Adamak nefer olmak demek, adamak her şeye rağmen şeyh minderinde oturmaya çalışmak demek değil.
Koltuklarındaki tutkallarla, vazgeçilmezleri oynayanlar, fedakârlıktan bahsetmesin asla.
Liderlerin (kimin ve neyin lideri olduğuna bakmaksızın) ‘bir lokma bir hırka’ edebiyatı parçaladığı bir ortamda disiplinli ve iktidarı köküne kadar yaşamış bir AKP’nin karşısında, bırakın seçmene ve savunduğu fikre, kendine bile inancı olmayanlar ne kadar mesafe alabilir?
Bir arpa boyu…
Yaşlandıklarında torunlarına anlatırlar ‘Az gittik, uz gittik dere tepe düz gittik. Bir de bakmışız ki bir arpa boyu yol gitmişiz’
diye…
Bence şu anki partilerin hiç birinin iktidar olmak gibi bir niyeti yok.
Olsalar, ortaya plan ve proje koyarlar…
Olsalar, meclisteki temsilciler arasına katılmak için fikren kendilerine yakın partilerle güç birliği yaparlar…
Ama particilik ve lidercilik oynamak kolay.
Sonra da Başbakan bir börekçiden onlarla ilgili durum saptamasını yapar:
‘Biz onların eline çelik çomak verdik oyalansınlar diye’…
O parti bu partiyi kirli buluyor, bu parti şu partiyi kurnaz…
O parti bununla aynı fikirde ama kadroları yerlerinden kalkıp da birleşmek istemiyor.
Niye?
Çepeçevre sarıp izole ettikleri başkanları koltukları kaybederse onlar da etrafındaki tabureleri kaybedecekler.
Memleket iki koltuk, üç tabure, beş mindere kurban.
Kürsüden her inen, ‘yaşa başkan, ne güzel atıp tuttun’ nidalarıyla ayakları yere değmeden omuzlara alınıyor.
Uzatın elinizi size en yakına, ne kaybedersiniz?
Koltuk mu?
Zaten var mıydı ki?
Sürüyü kaybetmişsiniz, ala danayı arıyorsunuz…
Çok geç oluyor, çok geç…
Vatandaşı birliğe çağıracak insanlarda biraz yüz olmalı…
Birliğin anlamını bilmeden nereye çağırıyorsunuz beni?
Siz biliyor musunuz ki size güvenip geleyim?
Hayret bişey!ABDULLAH ÖZDOĞAN, YENİÇAĞ GAZETESİ
-
6 Ocak 2007: 11:48 #47825
inanç şinelKatılımcıMİT'DEN TARİHİ UYARI : “ULUS DEVLET TEHDİT ALTINDA”
Bekle-gör-tavır al taktiği uygulanamaz , HÜRRİYET GAZETESİ – 6 Ocak 2007
Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarı Emre Taner, Türkiye’nin gerek stratejik ve gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ’bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip olmadığını söyledi.
MİT’in bugün kuruluşunun 80. yılını kutlaması nedeniyle Taner, dün Anıtkabir’i ziyaret etti. “Bulunduğumuz dönem, birçok ulus devlet ve milletin, hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır” diyen Taner’in mesajları şöyle:
YENİDEN TANIMLANIYOR
Dünyadaki tüm değerler, ilişkiler, sistemler ve düzenler, ister sosyal-ekonomik-siyasi, ister ahlaki-dini olsun yeniden şekilleniyor ve tanımlanıyor. Yaşadığımız bu süreç, aynı zamanda parçası olduğumuz uluslararası sistemin de kuralları, başrol oyuncuları ve figüranlarıyla mevcut olandan çok farklı bir boyutta yeniden belirlenmeye ve hatta doğmaya çalıştığı bir döneme kaynaklık etmektedir.
1990 SONRASINA HAZIRLIKSIZ KALINDI
20. yüzyılın ikinci yarısında kurulan iki kutuplu dünya düzeninin uzun süre devam etmeyeceği önceden öngörülebilir bir olgu olmakla birlikte 1990 ve sonrasındaki sürece hazırlıksız yakalanıldı. Elbette bunun en önemli nedeni, sistem içindeki yapılanmaların ve analizlerin statükocu yaklaşıma koyu bir muhafazakarlıkla sahip çıkmalarıdır. Bu nedenle de geleceğe yönelik tahminler bu katı kuralcı yaklaşım içinde başarısız olmuştur.
TEŞKİLATLAR YETERSİZ KALDI
Bir ’değer devrimi’ de yaratan bu radikal değişim süreci, sarsıcı bir hızla her şeyi etkisi altına almış, savunma ya da uyum mekanizmaları geliştirmeye imkan tanımamıştır. Soğuk Savaş döneminin ortaya çıkardığı katı kurallarla işleyen istihbarat teşkilatları da ortaya çıkan bu yeni ve inanılmaz derecede oynak ortam karşısında ister istemez yetersiz kalmışlardır.
ULUS DEVLET VE MİLLETİ KAYBETME SÜRECİ
Bulunduğumuz dönem, gelecekte birçok ulus devlet ve milletin, hızlı bir şekilde tarih maratonunu kaybetmeye başladığı süreci anlatacaktır. Bu devletler sadece gelişmemekle ve dünya yönetiminde söz sahibi olanlar arasına dahil olmamakla kalmayacak, aynı zamanda birçoğu günümüz teknolojik devriminin ve küresel ekonominin rekabetine dayanamayıp ulusal egemenliklerini de büyük ölçüde yitireceklerdir.
TEHDİTLER İYİ ALGILANMALI
Ulusal ve uluslararası düzeyde gerçekten sağlam politikalar üretebilmek ve uygulayabilmek için ulusal güvenlik ve ulus-devlet yapısına yönelen tehdit ve kaynakları iyi algılayabilmek, ulusun karşı karşıya olduğu fırsatları ve tehditleri öngörmek, doğru analiz edebilmek ve uygun vasıtalar ile karşı koymak zorunluluğu/ihtiyacı her zamankinden daha fazla hissedilir hale gelmiştir.
STABİL YAPI UMMAK FAYDASIZ BİR UĞRAŞ
21. yüzyıl güvenlik ortamı, istihbarat fonksiyonlarının önemi ve etkinliğini hiç olmadığı kadar artırmıştır. Önümüzdeki dönemde uluslararası sistemin kuralları belirlenmiş stabil bir yapıya kavuşacağını ummak ve bu yönde tanımlamalar geliştirmek faydasız bir uğraş olacaktır.
TÜRKİYE KENDİNİ SINIRLAYAMAZ
Bu süreç içinde Türkiye, gerek stratejik gerekse jeopolitik önemi nedeniyle kendisini hiçbir zaman olayların akışına bırakma ya da ’bekle-gör-tavır al’ taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Uluslararası sistemi ayrıntılı ve isabetli bir tanımlama ile (kendi konumu ile ilgili) taktik, stratejik ve yüksek stratejik tutumlara sahip olmak zorundadır. Yalnız savunma pozisyonunda olmak Türkiye’ye haiz şartlar nedeniyle kabul edilemez bir davranış olacaktır. Bu nedenle de Türkiye tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır. Elbette bunu gerçekleştirebilmesi hiç de kolay değildir.
İstihbarat güçlendirilmeli
Ulusal gücü sağlamanın ve korumanın en etkili yolu, istihbarat fonksiyonlarının ulusal güvenlik politikaları ve ulusal çıkarları destekleyecek şekilde yapılandırılması ve geliştirilmesidir. Jeopolitik ve stratejik konumu itibariyle oldukça zor bir coğrafya üzerinde bulunan Türkiye için güçlü bir ekonomi, kusursuz bir dış politika ve caydırıcı bir askeri yapılanma şeklinde adlandırabileceğimiz çok sağlam üç ayağa sahip olmak bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
SORUMLULUĞUMUZ ÇOK BÜYÜK
Ülke olarak içinden geçmekte olduğumuz bu zorlu dönemde özellikle merkezinde bulunduğumuz ve bir parçası olduğumuz uluslararası sistemin gelişim süreci, Milli İstihbarat Teşkilatı olarak duyduğumuz sorumluluğu en üst seviyeye çıkarmış durumdadır.
Yeniden yapılanmalıyız
Ulusal güvenliğimizin ve ulusal çıkarlarımızın gelişimine katkıda bulunacak bir stratejik istihbarat yaklaşımı bağlamında teşkilatımızın mevcut yapısının, yukarıda ifade edilen ihtiyaçlara cevap verecek şekilde hem organizasyon şeması bakımından hem de söz konusu şemaya işlerlik kazandıracak/hayat verecek organizasyon kültürü açısından revize edilmesine yönelik 2006 yılında başlattığımız çalışmaları 80. yılımızı da kutlayacağımız 2007 yılı içinde sonuçlandırmak amacındayız.
-
6 Ocak 2007: 11:45 #47824
inanç şinelKatılımcıBaşbakana açık mektup (1)
Sayın Recep Tayyip Erdoğan,
Birkaç günden bu yana Türk kamuoyu ile, ABD’nin ülkemizi K. Irak ve terörle mücadele konusunda hayal kırıklığına uğrattığına dair görüşlerinizi paylaşıyorsunuz. Kuzey Irak’ın ABD tarafından PKK’nın varlığına rağmen güvenli bölge olarak nitelendirilmesine karşı çıktığınızı da açıklamıştınız. Ancak, Kuzey Irak’ı sadece terör ve PKK anlamında ele alıp, bunun dışındaki gelişmelerin Türkiye için ikincil öneme sahip olduğu görünümünü vermek büyük bir yanlıştır.
Esasen, K. Irak’ta yuvalanan PKK, Türkiye için taktik bir tehlike iken bu bölgede kurulacak bağımsız bir Kürt devleti ülkemiz için stratejik bir tehdittir. Bağımsız Kürt devleti sürecinde Aralık 2007’de yapılacak olan Kerkük referandumu, Ortadoğu bölgesi ile Türkiye’nin istikrarı ve güvenliği açısından yaşamsal bir öneme sahiptir. 2007 yılında Türk dış politikasının odak noktasının Irak olacağını açıklamanız da bu konuda artık daha etkili bir politika arayışı içinde olunacağını göstermelidir inancındayım.
Türkiye’nin artık K. Irak ve Irak’ta ABD ile uyumlu ve “sorumlu” siyaset zemininde bir ilerleme kaydedemeyeceği ve en haklı çıkarlarını da savunamayacağı ortaya çıkmıştır. Son üç yılda İran ve Suriye izledikleri politikalar ile Ortadoğu’da işbirlikleri aranan ve sayılan ülkeler haline gelirken, Türkiye “etkisiz eleman” haline gelmiştir. 2007 yılı, Türkiye’nin Ortadoğu ve Irak’ta etkili ve kararlı adımlarla varlığını ortaya koyma yılı olmalıdır. Bu sene atılmayacak adımlar ülkemize kan ve gözyaşına mal olacaktır.
Sayın Erdoğan,
Böyle bir politikanın olmaz ise olmaz ilk adımı, ABD’ye hem bir Kürt oluşumunu desteklemek hem de Türkiye ile dost olmanın aynı zeminde gerçekleşemeyecek iki politika olduğunu açık bir şekilde anlatmaktır. Ankara’nın içi boş bir stratejik ortaklık söyleminin arkasından gitmeyeceği Washington’a izah edilmelidir. Bu çerçevede, Türkiye’nin terör ile mücadelesine destek vermeyen bir ABD’nin “küresel terör ile mücadele” stratejisine verilen desteğin sona erdirileceği ortaya konulmalıdır.Türkiye, ABD’den somut olarak, Kerkük’te referandumun iptal edilmesini, Kerkük’ün Türkmen niteliğinin kabul edilmesini ve Irak’a bağlı kalmasını, Kerkük’e yapılan nüfus müdahalesinin sonuçlarının geri çevrilmesini sağlayacak adımları atmasını talep etmelidir. Ankara, ayrıca Washington’un Mart 2007’ye kadar PKK’nın K. Irak’taki varlığına son vermesini talep etmelidir.
Bu talepler yerine getirilmez ise Türkiye’de terörist eylemler gerçekleştiren ve lojistik desteklerini K.Irak’tan sağlayan PKK’ya seyirci kalan ABD’nin, Ankara’dan terörle mücadele konusunda destek istemesinin ahlakî temeli olmayacaktır. O zaman Türk ordusunun Afganistan’daki ve Lübnan’daki bütün görevleri sona erdirilmek üzere derhal incelemeye alınmalıdır. İncirlik üssündeki Amerikan uçuşlarının durdurulmasının değerlendirilmesine başlanmalıdır. Türkiye’ye yönelik açık düşmanlık veya oyalama taktikleri sona ermedikçe Ankara, Irak konusunda Washington ile her türlü sivil ve askeri işbirliğini sona erdirmelidir. Irak’a yapılan ve Irak’tan yapılan bütün askeri ve sivil uçuşlara
Türk hava sahası kapatılmalıdır. Ankara, ABD’nin İncirlik’i kullanmasına imkân veren anlaşmayı gözden geçirmelidir.Yarın devam edeceğiz..
ÜMİT ÖZDAĞ , YENİÇAĞ GAZETESİ
Tarih:06.01.2007
-
3 Ocak 2007: 08:59 #47823
inanç şinelKatılımcıHalk Bankası’nı ucuza kapatmak isteyenlere çok kötü bir haberim var
30.12.2006 / Yiğit Bulut / YorumKonu hakkındaki detaylara geçmeden bu tip tezler ortaya attığımda başımdan geçen benzer olayları sizlere aktararak başlamak istiyorum.
1- Tüpraş’ın Zorlu’ya toplam 2 milyar dolarlık bir değerle satıldığı ihale öncesinde ve sonrasında bu işleme gerek gazetelerde gerekse TV’lerde en şiddetli muhalefeti gösterdim. Tezim çok açıktı; Tüpraş en az 6,5 milyar dolar eder. Bu düşüncemi kamuoyu ile paylaştıktan sonra özellikle “böyük böyük şirketlerin” bazı üst düzey yöneticileri, akıllarınca karşılaştığımız davetlerde benim tezimle çok eğlendiler. Onlara göre 2 milyar dolar mükemmel bir fiyattı. Sonuçta Tüpraş 8,3 milyar dolarlık bir değere satıldı.
2- Türk Telekom için satılmasın dedim ama ille de satılacaksa “değeri en az 10-12 milyar dolar” eder tezimi defalarca aktardım. Aynı arkadaşlar yine çok eğlendiler. Türk Telekom 13 milyar dolara satıldı.
Değerli dostlar, bu aktarımlar sonrası detaylara girmek ve bir adım geri giderek “Halkbank blok olarak satılmalı mı?” sorusundan başlamak istiyorum. Ne diyorsunuz, sizce “blok olarak” satılmalı mı?
Kendi görüşümü aktararak başlayayım Halkbank kesinlikle blok olarak satılmamalı. Eğer kesinlikle bir özelleştirme olacaksa, Türk halkına “arz” edilmeli…
Peki Halkbank neden bu kadar önemli?
Halkbank ile ilgili bazı detayları aktarmak istiyorum. Eminim, okuduktan sonra “Bu detayları bilmiyorduk” diyeceksiniz. İnanın bazılarını bizler de gözden kaçırmışız!
Aktifi yüzde 107, mevduatı yüzde 149 arttı
Halkbank'ın internet sitesinden aldığım, banka ile ilgili bazı tespitler:
* “Kurulmasının temelinde Büyük Önder Atatürk'ün Küçük esnafa ve büyük sanayi erbabına muhtaç oldukları kredileri kolayca ucuza verecek bir teşekkül vücuda getirmek fikri, önemli bir yer tutmuş ve her zamanki gibi yol gösterici olmuştur.”
* Bu gerçekler ışığında 1933 yılında çıkarılan 2284 sayılı Halk Bankası ve Halk Sandıkları Kanunu ile Türkiye Halk Bankası'nın kuruluş süreci başlamıştır.
* Bu kanunla ülkemizde kurulmak istenilen mesleki küçük kredi sistemi ikili bir yapı arz eden karma bir sistem olarak düşünülmüştür.
* Bu sistemde küçük kredi sorununu merkezden yönetecek bir Halk Bankası'nın ve bu bankanın uygun gördüğü yerlerde asli fonksiyonu üstlenecek olan Halk sandıklarının kurulması öngörülmüştür. (Bu aktarım sonrası hemen soralım: Halkbank'ın blok olarak özellikle yabancı bir bankaya satılması yukarıda tarif edilen “ruha” uygun mu?)
* Bankaya 1992 yılında bütün aktif ve pasifleriyle birlikte Türkiye Öğretmenler Bankası T.A.Ş. (Töbank), borç, alacak, mevduat ve taahhütleriyle de 1993 yılında Sümerbank ve 1998 yılında Etibank devredilmiştir.
* Emlak Bankası faaliyetlerini yürütemediği gerekçesiyle T.C. Ziraat Bankası A.Ş.'ye devredilmiş, 12 Kasım 2001 tarihinde Türkiye Emlak Bankası'nın 96 şubesi ise, personeli ve bilançosuyla birlikte T.C. Ziraat Bankası A.Ş.'den T. Halk Bankası A.Ş.'ye devredilmiştir.
* 2004 yılının ikinci yarısında Pamukbank T.A.Ş., Halk Bankası A.Ş.'ye devredilmiş, devir işlemleri ise 17 Kasım 2004 tarihi itibarıyla tamamlanmıştır.
Peki bunlar “resmi veriler”, haber kaynakları konu hakkında ne diyor?
Bankanın en büyük taliplerinin haber sitelerinin eski tarihli tespitleri:
* 2001 krizinin ardından finansal yeniden yapılandırmaya tabi tutulan bankada 5.5 yıllık dönemde krediler yüzde 679, özkaynaklar ise yüzde 234 arttı.
* 2001 yılında 1 milyar 174 milyon YTL olan bankanın toplam kredileri, 2006 temmuz sonuna gelindiğinde 9 milyar 142 milyon YTL'ye çıktı.
* Bankanın 943 milyon YTL düzeyinde bulunan özkaynakları da 3 milyar 148 milyon YTL'ye yükseldi. Aynı dönemde 15 milyar 349 milyon YTL düzeyinde olan toplam aktifler 31 milyar 784 milyon YTL'ye çıkarken, burada yaşanan artış da yüzde 107 olarak ölçüldü.
* Toplam mevduat artışı ise yüzde 149 olarak hesaplanırken, bankanın mevduatı 10 milyar 238 milyon YTL'den 25.5 milyar YTL'ye yükseldi.
– 555 şube ve 6,4 milyon müşterisi ile şube ağı açısında Türkiye'nin 4'üncü büyük bankası ünvanına sahip bankanın, özellikle küçük ve orta boy işletmeler (KOBİ) ve esnaf kredilerinde uzmanlığı bulunuyor.
Satın alan rakipsiz olacak
Sonuçlar;
1- Konu hakkında düşüncem net: Halkbank kesinlikle blok olarak satılmamalı, halkın malıdır satılacaksa bu milletin hakkıdır. Eğer ille de satacağız derlerse, fiyat ile ilgili olarak da şu tezi ortaya atabilirim: Halkbank, diğerlerinin aşağı yukarı eşit olduğu bir ortamda alan adına “rekabeti” bitirecek. Halkbank'ı alan rakipsiz olacak.
2- Daha değişik bir açıdan: Halk Bankası alıcılar açısından bütün rekabet dinamiğini değiştirecek “altın parça”dır. Satıcı yani Türk halkı için de; “elindeki en değerli” mallardan biridir.
3- Olaya bütün bu denklemler eşliğinde bakınca taban fiyatı “Akbank ve İş Bankası” piyasa değerlerinin ortalamasından başlamalı ve “alıcının iştahına” göre yukarı gitmeli. Tam olarak ne kadar derseniz, taban fiyat 12-12,5 milyar dolardan başlamalı ve alıcının iştahına göre yukarı gitmeli.
Not: Tekrar etmek istiyorum, Halk Bankası “normal” kriterler ile değerlendirilemez. Bu aynen 12 eşit parçalı bir arsanın “11 parçasını” satın alanların 12. parçayı almak ve öne geçmek istediğinde olmaları gibi bir durum. 11 parselin sahipleri var ama inşaat izni alacak ve diğerlerinin önüne geçecek olan 12. parçayı satın alacak olan. Bu örneklemeyi Türk bankacılığına taşırsak, birbirine yakın şekilde Türkiye'de konuşlanmış yabancı bankalar var ve bunların bazıları “pazarda en büyük” olmak istiyor. En büyük olma yolunda; büyümesi, farklılaşması diğerlerinin önüne geçmesi çok zor. Yapılacak tek hareket var; bir büyüğü satın almak. Böyle bir dinamik içinde “Halk Bank” stratejik parça.
-
2 Ocak 2007: 11:46 #51588
inanç şinelKatılımcıHULKİ CEVİZOĞLU, 02/01/2007 YENİÇAĞ GAZETESİ
SADDAM VE HAYSİYETSİZ POLİTİKANIN İDAMI!…
Yeni yıl ve Kurban Bayramı tatilini yaşadığınız şu günlerde ne yazık ki bir “bayram yazısı” ile karşınızda değilim. Yeni yılın ilk yazısında dahi, politika yazmak durumundayız. Yine de bayram ve yeni yılınızı kutluyor, hayırlı uğurlu olmasını diliyorum.
SADDAM’I KİM BÜYÜTTÜ?
2006’nın son günlerinde tüm dünya yeni yılı ve inançlarına göre kurban bayramı ya da noeli kutlamaya hazırlanırken, oldu bitti biçiminde Saddam Hüseyin’in idamı ile karşılaştı.
ABD tarafından hiçbir uluslararası hukuk kuralına aldırmadan işgal edilen Irak’ın devrik Devlet Başkanı Saddam Hüseyin göstermelik bir yargılamadan sonra, sipariş üzerine yılbaşından önce, kurban bayramı arifesinde idam ediliverdi!.Buraya sığmayacak kadar uzun bir konuyu, olabildiğince özetle değerlendirmeye çalışalım.
Saddam bir diktatördü. Tamam. Kendisi de bir ihtilalle koltuğa oturmuştu. O da tamam.
Peki bu diktatörün arkadaşları, yardakçıları, destekçileri kimlerdi?.. Başta ABD olmak üzere, şimdi APO’ya da destek olan -ama onun asılmasını engelleyen ve sütle besleten- AB değil miydi?
Ben sorayım da, belki “hayır” diyen bir ABD-perest ya da AB-perest çıkar!..
Özellikle de, iş APO’nun idamına gelince “idama karşıyız” diyen, ama Saddam’ın idamını “bir diktatör asıldı” diye değerlendiren sözde aydınlardan yanıt bekliyorum.
SÖMÜRGECİLER HİÇ BİR KURAL TANIMAZ!
Bir kez daha ders alınması gereken acı gerçek şu:
Sömürgeciler hiçbir kural tanımazlar!..
İstedikleri zaman kimyasal silah verip, istedikleri zaman “Sen de kimyasal var” deyip saldırırlar..
İstedikleri zaman demokrasi nutku atar, istedikleri zaman demokrasi adı altında işkence yapar, sivil katlederler. (Sivillerin üzerine atom bombası atar, Ebu Gureyb cezaevinde olduğu gibi, köpek gibi yerlerde sürür, cinsel iğrençlikler yaparlar.)Körfez Savaşı ve Özal Diplomasisi (sonraki adıyla, Amerika’nın Körfez Savaşı) adlı kitabımda tüm ayrıntıları vermiştim. Saddam’a kimyasal silahları veren ülkeler ABD ve AB ülkeleri, AB’nin başkent ülkesi Belçika ile “kimyasal silah fabrikası inşaatı” yaptı Saddam’a!.. (Daha uzun ayrıntıları ancak, 5-6 saatlik bir Ceviz Kabuğu programında anlatabiliriz.)
DARAĞACINDA SALLANAN “HAYSİYETSİZ POLİTİKA”
Bu idamdan sonra ABD Başkanı Bush şu açıklamayı yaptı:
“Bu olay, Irak’ın kendi kendini yönetebilen, ispat eden ve savunan bir demokrasi ve terörle mücadelede bir müttefik olma yolunda önemli bir dönüm noktasıdır!”Peki biz APO için ne yapıyoruz? Saddam 148 kişiyi öldürdü diye idam edildi. Halepçe’deki kimyasal saldırıdan değil. (O konudan yargılamadılar. Herhalde, tüm sansüre rağmen, kimyasalların Avrupa’dan gittiği açıklanır korkusuyla!..)
Abdullah Öcalan ne yaptı?.. Devletin açıklamasına göre, “30 bin kişinin katili.”148 kişiyi öldürdü diye bir Devlet Başkanını idam eden ABD(=Bush), 30 bin kişinin ölümüne neden olan bir teröristi niçin idam ettirmiyor?..
APO şimdi İmralı’da semirtiliyor..
Askerler ve oradaki komutanlar ile aynı yemeği yiyor. Zehirlenmeye karşı önlem olsun diye!..
Avrupalı müfettişlerin de saniyesini kaçırmadığı Öcalan davasından çıkan idamı durduran ABD’ye, sonra AB de destek verdi. İdamı tümden kaldırttı!.. Ama şimdi, bu ABD, Saddam’ın idamını “kutsallaştırarak”, sözde Irak’ı yöneten Kürt Cumhurbaşkanı Talabani’nin yönetimine övgüler düzüyor.Bush’un yukarıdaki sözlerinin Türkiye için anlamı şu:
“Ey Türkiye, sen kendi kendini yönetebilen, ispat eden ve savunan bir demokrasiye sahip değilsin!.. Terörle mücadelede Irak kadar bile bağımsız değilsin!.. Dışarıya ve özellikle bana bağımlısın. Haysiyetli politika yürütemezsin. Benim sözümden çıkamazsın!.. Haysiyetin, bana bağımlılığındır.”
Ne kadar aşağılayıcı bir gerçek değil mi?..
Bu aşağılamadan kendini kurtarmak isteyenler, -psikolojideki “yön değiştirme mekanizmasını” kullanarak- kendilerini kandırıyorlar:
“Biz kararlarımızı onlar istediği için değil, kendimiz için alıyoruz!”
Bak sen!..
“Darağacında sallanan”, aynı zamanda haysiyetsiz ve teslimiyetçi politikalardır!.. -
30 Aralık 2006: 10:54 #51585
inanç şinelKatılımcıadmin hocam sabaha karsı 04:55 de idam edilmiş saddam,Kurban bayramının arefesinde böyle bir olay gerçekten dusundurucu,Emperyalizm böyle bişey olsa gerek.
-
14 Aralık 2006: 12:29 #47822
inanç şinelKatılımcıNeydi bu gizli anlaşmanın hükümleri
12.12.2006 / Yiğit Bulut / YorumTürkiye Cumhuriyeti ve 72 milyon adına birileri devamlı sözler verip imzalar atıyorlar, malın gerçek sahipleri olan bitenden asla haberdar edilmedikleri gibi onları korumakla görevli devlet mekanizmaları dahi devre dışı bırakılıyor.
Kıbrıs konusunda Genelkurmay'a ve Cumhurbaşkanı'na bilgi verildi mi? Hükümet, devlet politikası dışına çıktı mı? Herkesten gizli bir şekilde “taviz” sayılabilecek girişimlerde bulunuldu mu? Son 4 gündür Ankara’da ve İstanbul’da en çok tartışılan soruları.
Bu tartışmaları ve soruları unutmayın, gelin geçmişten özellikle Mart 2003 tarihinden itibaren Türkiye’nin daha doğrusu Türkiye Cumhuriyeti adına hükümetin, “Koalisyon güçleri” ile ilişkilerini anlatan, gözler önüne seren, başka detaylara bakalım ve bazı sorular soralım.
* Erdoğan, 3 Kasım seçimlerinden hemen sonra Paul Wolfowitz’e bir mektup yazdı ve “generaller ile bir toplantı yapacağımı umuyorum” diyerek, Genelkurmay kapısından ABD desteğiyle geçmeyi denedi mi? Aynı mektup “şahsi cep telefonum” diye bitiyor muydu? Ülkede iktidara gelen bir partinin genel başkanının “bir savunma bakan yardımcısına bu tavır içinde bir mektup yazması” doğru mu?
* Yaşar Yakış ve Babacan, ABD’nin “Türkiye’nin bir bölümüne asker yerleştirme” isteklerine karşılık, ABD’ye giderek maddi pazarlıklarda bulundular mı? Başkan Bush, istenen para karşısında “burada işiniz yok, dönün ve tezkereyi çıkarın” dedi mi?
* Türk Hava sahası İngiliz ve Amerikan uçaklarına, 19 Mart tarihinde “acil olarak” açıldı mı? İlk kullanımlar hangi karara dayanarak yapıldı? ABD ve Irak uçakları Irak’ı bombalamak için Türk hava sahasını 4000’den fazla geçiş ve kalkış için kullandılar mı? Bu kulanım sırasında Türk askeri makamlarından izin alındı mı?
Dokuz maddelik plan
* Abdullah Gül, Vatan gazetesinden Sedat Sertoğlu ile yaptığı bir söyleşide “Ben bu gezileri yapmadan önce, şimdi senin oturduğun koltukta (Eliyle koltuğa vurdu) ABD Dışişleri Bakanı Powell oturuyordu. Onunla 2 sayfalık 9 maddelik bir plan üzerinde anlaştık. Ama ben her yaptığımı kalkıp açıklayamam ki. Powell Suriye'ye giderken de benimle konuştu. Gizli olan bir sürü gelişme var…” cümlelerini kulandı mı? Bu gizli anlaşmanın maddeleri neydi? Devletin makamlarının da bilgilendirilmesi gereken bu “9 maddeden” Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay'ın da haberi oldu mu? Böyle gizli bir plana evet deme hakkını TBMM devre dışı bırakılarak, Dışişleri bakanı hangi yetkiye dayanarak kendinde buldu?
Değerli dostlar, son 4 gündür Kıbrıs’ta AB’ye taviz verildi mi? Atılan adımdan devletin haberi var mıydı sorularını tartışıyoruz. İnanın Kıbrıs ile ilgili atılan adımlar devede kulak. 58. ve 59. hükümet döneminde o kadar çok “yazılmış mektup, verilmiş söz” var ki, hangisini burada yazsam şaşırdım.
Bu noktada sizlere Abdullah Gül’ün 24 Mayıs 2003 tarihinde Vatan gazetesinde çıkan (http://www.gazetevatan.com.tr/root.vatan?exec=haberdetay&tarih=24.05.2003&Newsid=9721&Categoryid=3 ) söyleşide yukarıdaki cümleleri ettiği ve bahsettiği 9 maddelik gizli anlaşmanın yerli ve yabancı basında tahmin edilen şeklini sizlere aktarmadan sadece bir çağrı yapmak istiyorum; Sayın Gül, sizin bizzat gizli dediğiniz bu anlaşma ile ilgili inanılmaz yorumlar yapılıyor, ben bir vatandaş olarak bunlara inanmıyor, inanmak istemiyorum. Sizden ricam; lütfen detayları açıklayın.
Devlet devre dışı
Sonuç: Kıbrıs’ta ne olduğunu tartışanlara toplum olarak ne kadar zayıf bir hafızaya sahip olduğumuzu göstermek için yukarıdaki detayları bir kez daha aktarmak istedim. Ne kadar acı değil mi; Türkiye Cumhuriyeti ve 72 milyon adına birileri devamlı sözler verip imzalar atıyorlar, malın gerçek sahipleri “olan bitenden asla haberdar” edilmedikleri gibi onları korumakla görevli devlet mekanizmaları dahi devre dışı bırakılıyor.Not: Yukarıdaki yazıya bir ekleme daha yapalım. 31 Mart 2003 tarihli Wall Street Journal gazetesinde “Erdoğan’ın bir mektubu” yer alıyor. Mektup oldukça ilginç. “Ülkem vefalı bir dost ve müttefiktir” başlığı altında Türkiye’nin ABD çıkarlarına nasıl bağlı olduğunu anlatan Erdoğan, sonunda şöyle bitiriyor; “… We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible. (Kahraman ve cesur kadın-erkek Amerikan askerlerinin en az zarar ve kayıpla evlerine dönmelerini umuyor ve bunun için dua ediyoruz)” Ne kadar ilginç değil mi; Türkiye’de yapılan konuşmalarda öldürülen Iraklı Müslüman çocuklara vurgu yap, ABD halkına hitaben, o çocukları öldüren askerleri için dua ettiğini söyle!
-
14 Aralık 2006: 10:14 #44674
inanç şinelKatılımcı“Soner Yalçın'ın yaklaşımına katılıyorsan, diyorki Kıbrıs fethini bir musevi padişahı ikna ederek sağlamış. Bir olayın gerçekleşmesinde bir çok bileşen ayrıntı var sadece bu kitabın kafasından gidilirse sakat bir yola çıkılır. Mesela kendisi Türkiye'de bir çok aileyi incelemiş hep bazılarının bilmem ne olduğunu ima etmiş. Aynı yöntemi çalıştığı medya grubunun ailesine uygulamamış her nedense…”
evet katılıyorum suat hocam zira o dönemlerde yahudi ermeni ve rumların saray ve devlet yönetiminde söz sahibi oldukları unutulmamalı.senın anlattıgın kıbrıs ın feth edılmesınde bir yahudinin ikna rolü neden olmasın,zira Osmanlı insanların yahudi vb dönmesi olup olmadıgına bakmaksızın hakkaniyet ve iyi niyet ölçülerinde o insanları yönetimde söz sahibi yapmıştır.Çünkü onlara güvenmiştir ve en dogrusunu yapmıştır.Ha kıbrıs ın fethınde o yahudının %100 etkısı olmustur demıyor zaten senın dedıgın gıbı bır cok etkenden biri diyor.
Yahudilikten Müslümanlığa geçmek bir insanın en dogal hakkıdır ve buna da SABETAYİST lik deniliyor , hatta birçogu kendisi itiraf ediyor.yani Soner yalçın ın anlattıgı aslında bu kesimin ülkenin sosyal siyasal ve ekonomik hayatına etkileri.kitapta ayrıntılı örnekler mevcut,senin dedıgın kendi patronları hakkında olanlar ise haklısın suat hocam,AYDIN DOĞAN dan ve onun son 7 yıldaki çok hızlı yükselişinden bahsedilmemiş.Bu görev artık bu kitaptan sonra bu tarz kitap yazacak yazarların görevi.Bu eksiği tamamlamalılar,katılıyorum sana.
-
13 Aralık 2006: 21:31 #44672
inanç şinelKatılımcısuat hocam ima yollu yakıştırma yaptıgına katılmıyorum .zira sabetayist (dönme) oldugunu kendileri itiraf edenlerle etmeyenler arasında ne gibi baglar oldugunu ortaya koymustur.Kendisi kitabında amacının kimseyi şucu bucu diye sınıflandırmak olmadıgını yalnızca ve yalnızca yaşanılan olaylara ve olgulara farklı bir açıdan bakabilmeyi saglamıstır.Örnegin Yeniçeri isyanlarını yada Celali isyanlarının nedenlerini farklı bir gözle ispatlayarak ortaya koymuştur.Hangimiz biliyordu yeniçerilerin paralarını işletenlerin yahudi tefeciler oldugunu ve yeniçeriler maaşlarını az bulupda isyan edince arkalarında bu tefecilerin onlara destek oldugunu.Bu olayların sık tekrarının sonunda Nizamı Cedit'e geçme mecburiyetinde önemli bir rol oynadıgını.Neyse bence her açıdan önemli ve okumaya deger bir kitap.kitapta anlatılanlar günümüz Türkiyesinin sorunlarına ve gerçeklerine ışık tutması bakımından çok önemli.
-
13 Aralık 2006: 15:50 #44670
inanç şinelKatılımcıSONER YALÇIN'IN “BEYAZ MÜSLÜMANLAR-EFENDİ 2” Yİ OKUDUM.
OSMANLI ZAMANINDA İSPANYADAN TÜRKİYE'YE GÖÇ EDEN YAHUDİLERİN ZAMANLA MÜSLÜMAN OLUŞUNU DÖNMELERİNİ ANLATAN,GÜNÜMÜZ TÜRKİYESİNİN EKONOMİK,SİYASİ,SOSYAL GERÇEKLERİNİN TEMELLERİNİN OSMANLI ZAMANINDA ATILDIĞI GERÇEĞİNİ İSPATLAYAN VE AÇIKLAYAN BİR KİTAP OLMUŞ.MATRİX İLE TÜRK TASAVVUFUNUN BİRLEŞTİĞİ NOKTALARDAN TUTUNDA ŞEYH BEDRETTİN İSYANI ,SÜNNİLER ,ALEVİLER ,YAHUDİLER ,SAİD NURSİ,FETTULLAH GÜLEN,ERBAKAN,MENDERES,SİYASİ PARTİLER ,MEHDİLİK,BEKTAŞİLİK VE BENZERİ BİR ÇOK KONU VE KİŞİLERİ TARAFSIZCA VE USTACA AÇIKLAYAN SÜPER BİR KİTAP.HER TÜRK VATANDAŞININ OKUMASI GEREKEN BİR KİTAP BENCE.TAVSİYE EDERİM. -
11 Aralık 2006: 12:10 #51367
inanç şinelKatılımcısayın admın hocam olay aslında bambaska.çok üniversite olmasının ve cok üniversite mezunu olmasının bir anlamı yok ÜRETEMEDİĞİN SÜRECE .Mezun olduk da ne oldu baba sana soruyorum hepimiz bu olayın magdurlarıyızz.Bence mesleki eğitime büyük önem verilmeli Üretimin Sanayinin ihtiyacına göre mesleki eğitim ve öğretime yön verilmelidir.Zire üretemediğin sürece bağımlı bağımlı oldugun sürece çaresiz,işsiz ve bitapsın.
-
10 Aralık 2006: 23:07 #51419
inanç şinelKatılımcıişte arkadaslar satılmış bir medya örneği ; HABERTURK.COM adlı siteden,
haberi okumadan önce düşünün nobeli alan o yazar bozuntusu ne demişti ;
“TÜRKLER 1 MİLYON ERMENİYİ KESTİ”,
gerçekle uzaktan yakından ilgisi olmadığı halde BELGELERLE İSPAT EDEMEDİĞİ HALDE bunu söyledi,sıradan bir insan söylese normal karsılanabilir belki ama BEN TÜRKİYE'NİN YAZARIYIM diyen YAZARIM diyen bir insanın arastırmadan ispatlamadan böyle söylem içinde olması ŞEREFSİZLİK DEĞİL DE NEDİR?HADİ ONU GEÇTİK BİZİM MEDYANIN BU ONURSUZLUĞU NEDİR?
BU MEMLEKETİ BU MEDYA ARACILIĞIYLA MI AYDINLATACAĞIZ ?
BUNLARIN YAPTIGINI ELBET TARİH YAZACAK TIPKI DAMAT FERİTLERİ,İNGİLİZ MANDACILARINI YAZDIGI GİBİ
BU MİLLETE SÖV , NOBELİ AL , BÜYÜK PARA ÖDÜLÜNÜ AL VE HAVAALANINDA “TÜRK BAYRAKLARI” İLE SEVGİYLE KARSILAN.
YAZIKLAR OLSUN DAHA NE DIYEYIM.
HABERTURK.COM ADLI SİTENİN O.PAMUK U BAĞIRINA BASMA VE HAVAALANINDA BAYRAKLARLA KARSILAMA GİRİŞİMİNE İSTİNADEN BU SİTENİN YESİLYURT.ORG İLE HER TÜRLÜ İLİŞKİSİNİN KESİLMESİNİ SİTE YÖNETİCİLERİMİZDEN RİCA EDERİM.SİZ DEGERLİ YESİLYURT.ORG LİLERİN KONUYA İLİŞKİN FİKİRLERİNİZİ ANKET VASITASIYLA YÖNETİCİLERİMİZE İLETMENİZİ RİCA EDERİM.
EVET ARKADASLAR ANKETLE YAPACAGIMIZ OYLAMA SONUCUNA GÖRE KARAR VERELİM,
SÖZ HALKINDIR.SAYGILARIMLA
Bazı kelimeler silinmiştir…
-
10 Aralık 2006: 22:53 #48026
inanç şinelKatılımcıSömürge devlet bile böyle yönetilmez
Bu haftaki konuğumuz Prof. Dr. OKTAY SİNANOĞLU:“ABD’de bana “Sen Avrupalısın” derler. Ben Asyalıyım diye böbürlenirim. Avrupalı olmamak, Avrupa’ya bulaşmamak bir şereftir.”
Sömürge devlet bile böyle yönetilmez
Yabancı dille okullarda sürekli bir artış var. Türkçe bilim dili olamaz mı?
Bunu diyenler ilkokuldan başlayarak mesleğe atılıncaya kadar birçok dalları yabancı dilde öğrenip, yabancı okullarda öğrendikleri bilginin Türkçesini hiç görmedikleri için böyle yanlış bir kanıya kapılan kimselerdir.
Atatürk’ün 1935’te örnek olsun diye yazdığı Türkçe geometri kitabından bu yana Türk bilim ve teknik dili her dala yetecek kadar gelişmiştir. Çünkü Türkçe son derece türetme gücü olan, yabancı dil uzmanlarının bile hayran kaldığı bir dildir. Kendi çalışmalarımda kimyanın bazı en yeni konularını, yaptığım yeni araştırmaları, hep Türkçe olarak açıkladığımı belirttim. Çünkü Türkçenin matematik gibi olan özel yapısı, buna çok elverişli.Otobüste derin kimya
Kimya dediniz de bunca çalışmaya nasıl vakit buluyordunuz?Buraya (Beşiktaş’a) gelirken neyle geldim? Vapur ve tramvay ile geldim. Keza otobüste giderken trafik sıkışıklığı falan beni pek ilgilendirmez. Ben böyle yolculuklarda ne derin matematikler yuttum. İlk durakta bindiğim için de oturabiliyordum. Hatta birkaç kere farkında olmadan son durakta indim. Kadıköy’den biniyorum. Elimde derin matematik. Ara sıra etrafa bakıyorum. Şaşırıyorum insanlar böyle oturmuşlar veya ayakta etrafa bön bön bakıyor. Nasıl boş durabiliyorlar anlamıyorum. Hani bir şey düşünseler o da değil. Neyse, bir keresinde kitaba dalmışım; derin bir matematik konusuna. Otobüs Çağlayan’a gelmiş. Orada inmem lazım ama ben kitaba dalmışım. Otobüs son durağa gelmiş. Şoför son durak deyince fark ettim. Mecburen inip oradan taksiye bindik geri döndük.
Amerika’da eğitim gördünüz. Ama yıllar öncesinde Amerika’nın dişleri dökülmüş durumda diyordunuz. Oysa şimdi özellikle yöneticiler arasında bir hayranlık var.
Bunu yıllar önce kaç kez söyledim. Bir kere de Yeniçağ için söyleyeyim. İnanın o Amerika’dan gelen ve bize emir yağdıranları benim Amerika’daki büroma sekreterim dahi sokmaz. İçeriye dahi giremez. Niye onlardan çekiniyoruz. Biz Türk’üz, onlar bizden çekinsin.Komplo teorisi değil mi?
Bu anlatılanlara komplo teorisi deniliyor. Buna ne diyeceksiniz?Bir ülke topla tüfekle bitirilmez. Top tüfek falan askeri malların ticareti içindir. Bu işler beyinlerin ve zihinlerin böyle fethedilmesiyle fethedilir. Bu tür savaşta kelimeler çok önemlidir. Durup dururken bir yerlerde bu işin uzmanları bir kelime icat ederler. Durup dururken bir milleti veya bütün Müslümanlığı tek kelimeyle öcü gösterirler. Basın yayınla öyle ayarlarlar ki, her gün Pavlov’un köpekleri gibi dünya kamuoyunda haklılık kazanırlar. Irak’a karşı, Afganistan’a karşı Kosova’ya karşı saldırılar hep bu şekilde olmuştur. Birer kelimeyle bu işler yapılır. Dünyayı asıl idare edenlerin düşmanlıklarını anlayıp da birileri karşı çıkınca bunları susturmak için de karşısına bir kelime icat ederler.
Komplo teorileri türü söylemler de bu tür icatlardandır. Şimdi çok şükür bize bunu söyleyemezler. Birisi çıkıp benim ispatlı belgeli açılamalarıma komplo teorisi desin duman ederim. İşin esasını ben biliyorum.
Gözden ciğer muayenesi
Siz nasıl bu kadar kendinize güveniyorsunuz?Bir insanın milli hassasiyetini ve samimiyetini görür girmez anlarım. Gözden ciğer muayenesini tıbben keşfetmiş olan biriyim. Bu sahte sağcıdır, bu sahte solcudur. Bu sahte laiktir. Bu sahte Atatürkçüdür, bu falanca gizli cemiyet üyesidir. Hatta gözüm alıştı kaçıncı derecedir onu bile anlıyorum. Bu durumda Türkiye’de hiç olmazsa insanların maneviyatını kurtarmak, gönüller için uğraşmak lazım. Kurtuluş savaşı artık gönül kazanmayla olur. Böyle olmalıdır diye yazıyorum. Herkes başkasından beklemesin. Herkes tanıdığı on kişiyi düşünsün. Türkiye’nin hiçbir yerinde hiçbir kesiminden on kişi çıkmıyor. Düşünün benim Türkiye’de tanımadığım yok. Her türlü kesimden. Sağlamı kaç kişi? Onun için insanlara sağcı solcu laik falan diye bakmayın. Milli davaları geleceğimizi belirleyecek davaları önüne koyduğunuz zaman ne yapıyor ona bakın.
Bu vasfa sahip kaç kişi vardır sizce?
Önce bir bozukları sayayım dedim, bitmeyince şöyle matematiksel düşündüm. Neyse sağlam olan haysiyetli şerefli, insanlık düşmanı olmayan düzgün bir insan saymaya başladım. Bir iki üç… Bitti. Niye söylüyorum bunları? Benim şahıslarla hiçbir işim yok. Hepsine acırım. En melanetine bile acırım. Yani bunlar üç kuruşluk menfaatler için çoluk çocuğunun da istikbalini satarak, atalarının ruhunu da muazzep ederek üç günlük dünyayı hem kendilerine hem etrafına zehir ediyor. Ama burada üzerinde durmak istediğim esas konu, bu samimi kimselerin de en büyük noksanı kibirli olmaları. Burunları bir havada bir havada şaşırıp kalıyorsunuz.İnsana faydalı olmak için
Bunun bir orta yolu ok mu?Bizim formülümüz, düsturumuz akıl artı bilimdir. (Akıl + bilim) bu ikisi olmazsa, bir kuşun iki kanadından biri olmaz demektir. Zümrüd-ü Anka’nın iki kanadı olmaz ise uçamaz. Bunun birisi akıl kanadı, birisi gönül kanadıdır. İnsana bu iki terbiye lazım. Aklı geliştirmek için bilim. Bilimi geliştirmek için akıl. Matematik formül o.
Kibirlenmemenin yolu nedir peki?
Türklerin ta Uygurlardan beri gönüllerinde var olan mutasavvıflığa yönelmektir. Yani gönül terbiyesine ulaşmaktır. Tasavvufi terbiye ile insanları insanlaştırmak lazımdır. Bunu tarihte ilk kez Türkler yapmıştır. Gönül terbiyesi olmayanın makam mevki sevgisi artar. Bu da o kişiyi ve onun maiyetini felakete götürür.Siyaseti istemiyorum?
Peki siz, bir gönül adamı da olarak, siyasete girmeyi hiç düşünmediniz mi?
Otuz yıldan beri en yüksek görünen mevkilere kim geldiyse evelallah hepsini, şahsen teke tek tanımışımdır. Şimdi bizim mutasavvıf ruhumuzu anlamadıkları için zaman zaman çok büyük mevkiler teklif etmişledir. Biz de hep gülmüşüzdür.Niye?
Bir kere, kendi tarafından bir kalesine dahi sahip olamayacak duruma getirilmiş, bütün kalelerine girilmiş, -bu arada Atatürk’ü de analım.- bir ülkede siyasete girmeye çalışmak yabancının kölesi olmak oradan verilen emirleri yerine getirmeye razı olacak tıynette birisi olmayı kabul etmek demektir. Estağfurullah haşa. Böyle bir duruma düşmekten Allah bizi koruduğu için de şükürler olsun. Bana kaç fırkadan (kaç siyasi partiden) birinci sıradan koyalım falan filan diye teklifler gelmiştir. Ben orda ne yapacağım? illetvekilinin mecliste söz hakkı var mı? Orda söz hakkın bile yok. Ben işte dışarıda rahat rahat gazel atıyorum. Böyle dediğimde de bana demişlerdi ki: “İşte lojman sahibi olursun, tabancan olur, ömür boyu maaş alırsın, çoluğun çocuğun…” dedim ki, “onların hepsi sizin olsun. Çünkü bana o üç aşk yeter.”Sevr yeniden mi dayatılıyor?
Papa’nın gelişi ile İstanbul’un Vatikanlaştırılması arasında bir bağlantı kurar isek?
Papa yeni Bizans için geldi. Biz otuz senedir bunu söylüyoruz. Zaman zaman soruyorlar “Sevr mi dayatılmaya çalışılıyor?” Bunu söyleyenler amma iyimser. Kardeşim Sevr anlaşmasında ortada ufacık bir parça var Türklere ayrılan. Şimdi Türk’ün adı sanı olacağı da yok. Toptan bitiyor. Balkanlar’da bir tane Türk kaldı mı? Hiç olmazsa oralardakiler mücadele ederek çekilmişler. Şimdi nasıl kaybediyoruz? Millet gönüllü olarak çeşitli fırkaları başa getirerek bunları yaptırıyor. Bir önceki üçlü teslis hükümeti, sağlı sollu ittifak o zaman gizli kanunlarla daha doğrusu bir yerlerden geliyordu ve 550 kişi üçlü hükümetzamanında metni görmeden imza sayfasına imzayı basıyordu. O kanunlar öyle çıktı.Hangi kanunlardan söz ediyoruz?
Uyum yasaları denen kanunlardan. Siz yabancıya toprak satılmasıyla ilgili kanundaki maddeleri biliyor musunuz? Adam geliyor, beğendiği araziyi istiyor. İster tarla olsun, ister maden toprağı. Öyle ayırım falan yapılmıyor. Tapusu iki hafta içinde bunlara teslim edilecektir. Buna karşı çıkacak, bu satışı zorlaştıracak biri olursa onun hakkında da takibat yapılacaktır. Böyle kanunların % 1’i bir sömürge devletinde bile çıkartılamamıştır. Yani ne vatan toprağı, ne şehit kavramı, ne millet kavramından söz ediyorsunuz? Bitmiş hepsi kardeşim. Kavramların içi boşaltılmış içi.Misyonerlere 400 milyar dolar
Peki, dışarıdan bakıldığında Türkiye nasıl gözüküyor?Türkiye’ye dışarıdan bakıldığında, dışarıdan Türkiye filan dersen gülerler. Öyle bir adı sanı yok. Kalmadı bitti. Bir milleti tarihten silmeden önce, önce adını silerler dünya kamuoyunda. Sonra da gizlice kendini silerler. Türkiye bu durumdadır. Dünya’da “Türkiye’de Türk diye bir şey yok.” olarak, azınlık olarak bile yok olarak algılanıyor ve algılattırılıyor. Dolayısıyla öyle bir hava yaratılmıştır ki değil bu Türklerin ülkesi, azınlık olarak olduğunu bilen yok dünyada. Yani bu çok tehlikeli bir şeydir. Adının silinmiş olması veya silinmeye çalışılması buranın devlet olarak da çok yakında toptan silinmek isteneceğinin ispatıdır. O zaman ne Türkiye’nin kalacağını, ne Türk milletinin buralarda bir ferdi kalacağını, arkasından Kürtlerin de buralarda kalamayacağını senelerce söylüyorum. Bak olacak, çok az kaldı bu kafayla oraya gidiliyor. Ülkeme düşman olan devletin hiçbirine toz kondurmayıp da Müslümanlığı düşman olarak bilen ve gösteren insanların istediği insanlar Türkiye’nin başında olursa işte bu hallere gelinir.
Onu da geç. Müslüman birileri elinde yetikleri olduğu zaman bu milletin, üretimi durmuş, faiz içinde boğulmuş elinde hiçbir şeyi kalmamış iken 400 milyar doları oturup da bir ağızda yabancı misyonerlere yardım diye verirse, ondan sonra Türkiye’nin her tarafında, kiliseler yaptırırsa ona şunu sormak icap eder. Dindardır diye seçtiğiniz kimselere niçin hangi din diye sormadınız?
Üç aşkım var
Nedir bu üç aşk
Biri Allah aşkı, bir millet aşkı. -Tabii Türk milleti aşkı- Üçüncüsü de bilim aşkı. Bu üç aşk ile yaptım ne yaptıysam. Allaha şükür her gün de bu üç aşkım artarak gidiyor. Onun için bu aşkları tatmamış olan insan, insan olduğunu bile bilemez. Hayatta ne kadar malı mülkü de olsa bu insana ah vah vah derim. Tabii kimseye şöyle yap böyle yap diyemeyiz ama elimizden geldiği kadar lisanı hal ile (kendi örnek hayatımız ile) yardımcı olabiliyorsak, kendimiz yanıp biterken ışığımızla birazcık aydınlatabiliyorsak, ne ala.Yemek yapmayı bilir misiniz?
İlkokulda iken arada mutfağa bakardım annem ne yapıyor diye. Şimdi yemekten laf açılınca buradan yola çıkarak yine ciddi bir konuya gelelim. Mesela batılı dostlar yemek bilmez. Onların yemek kültürü yoktur. Sıfırdır. Türklerden öğrenmişlerdir. Fransızlar biraz bilir onlar da Osmanlıdan öğrenmişledir. İngiliz hiç bilmez. Neyse. Batılı bilmez ya bu yemekleri. Sen tutup hayatında hiç imambayıldı gibi medeniyet şahikası bir yemeği tatmamış birisine onun lezzetini anlatamazsınız. Ne zaman ki şöyle bir tadına baktırırsanız ciltlerle anlatamadığınız lezzeti anlatıverirsiniz. Tasavvuf da böyledir. Tadına varmayan anlayamaz. Onu bir ucundan tattırsanız, o zaman görürsünüz kardeşliği, insanlığı hoşgörüyü. Tasavvuf deyince hoşgörü deyince tabi şu meşhurlaşmış diyalogdan falan bahsetmiyoruz.Tatile vaktiniz kalıyor mu?
Şu anda tatil yapıyorum diyebilirim. Hem sizlerle sohbet ediyorum. Hem de binlerce defadır, Allahın bize bahşettiği bu bilgileri başkalarıyla da paylaşmaya vesile olduğu için Rabbime şükrediyorum. Benim için en büyük tatil budur. Başka bir tatilim de bu iş bittikten sonra mütevazı uygun bir mekânda oturup defterimi açıp araştırma yapmak. Sizin kastettiğiniz manada tabiatla haşir neşir olmak da iyidir. Ama benim asıl tatilim bunlardır.Ünal Bolat, YENİÇAĞ GAZETESİ
Röportaj Tarihi : 10.12.2006
-
10 Aralık 2006: 22:46 #48025
inanç şinelKatılımcıOKTAY SİNANOĞLU
Yaşam ÖyküsüSayın Profesör Doktor Oktay Sinanoğlu; dünyanın en genç yaşta profesör olmuş kişisi ve Nobel adayı.
TÜRKLERE SÖVSEYDİ İNANIN NOBELİ ÇOKTAN ALMIŞTI
,PAMUKÇU MEDYAYA DUYURULUR.1953 yılında Ankara’da TED’in Yenişehir Lisesini birincilikle bitirdi. O zaman lisenin eğitim dili tamamen Türkçe’ydi, takviyeli yabancı dil dersleri vardı, sonradan kolej oldu. TED tarafından Amerika’ya burslu Kimya Mühendisliği için gönderildi.
1956 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de Kimya Mühendisliğini birincilikle bitirdi. 1957’de Amerika Birleşik Devletlerinde MIT’den birincilikle Yüksek Kimya Mühendisi oldu. Alfred Sloan ödülünü aldı.
1959’da Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de; Kuramsal Kimya Doktorasını yaptı, doktorasını yaparken iki ödül kazandı. 1959-1960 yıllarında Amerika Birleşik Devletleri Atom Enerjisi Merkezinde araştırmalar yaptı.
1961’de hem Harward, hem de Yale’de kendisinin yeni Nicem (“Kuvantum”)Kimyası ve fiziği üzerine teorileri hakkında üst düzey derslerde yeni buluşlarını anlattı.
1962 yılında Batının 300 yılda en genç profesörü oldu (26 yaşında Yale Üniversitesinde); 1962 yılında Ortadoğu Teknik Üniversitesi mütevelli heyeti yalnız Oktay Sinanoğlu’na mahsus olmak üzere kendisine Danışman Profesör unvanını verdi. Türkiye’de de kuramsal kimya bölümünü kurdu.
Ortadoğu Teknik Üniversitesinde eğitimin Türkçe olması için uğraş verdi. Ama, tabii olmadı. 1964’de Moleküler Biyoloji konusunda ikinci kürsüsüne Yale Üniversitesine atandı. 1973’te Almanya’nın en yüksek Aleksander von Humboldt Bilim Ödülünü ilk kazanan kişi oldu. 1975’te Japonya’nın Uluslararası Seçkin Bilimci Ödülünü kazandı; yine 1975 yılında özel kanunla Oktay Sinanoğlu’na ilk ve tek, Türkiye Cumhuriyeti Profesörü unvanı verildi. 1976’da Japonya’ya Türkiye Cumhuriyeti Özel Elçisi olarak gönderildi. Kendisi Türk-Japon kültür, bilim ve eğitim ilişkilerinin temellerini atmıştır.
Amerika Bilim ve Sanat Akademisinin ilk ve tek Türk üyesidir. Hindistan’ın Devlet Misafiri olarak, Hintli Bakanlarla ve Cumhurbaşkanıyla görüşmüştür. Meksika’da aynı seviyede Üçüncü Dünya Bağımsızlığı için çalışmıştır. Yıldız Teknik Üniversitesi'nden yaş sınırında (67) emekli oldu.Yale'deki hayat kaydıyla, ömür boyu olan iki kürsülü profesörlüğünü, Türkiye'nin ve Türkçe'nin başına gelenlerle daha verimli mücadele edesilmek için, “emeritus professor” ünvanına çevirterek Türkiye'deki faaliyetlerini daha da yoğunlaştırdı. O ara Türkiye genelinde ki herhangi herhangi bir bir evrenkentte (üniversitede) yetenekli gençlere, fizik kimya, matematik, moleküler biyoloji dallarında Mastır, doktora araştırmaları yaptırması, herşeyi YÖK'ten soran rektörlerce engellendi.Ama Oktay Sinanoğlu, bir yandan bilimsel araştırmalarına dış ülkelerde devam ediyor.
1962’den günümüze dek ilk TÜBİTAK Bilim Ödülünü, ilk Sedat Simavi ödülünü, 1992’de Bilgi Çağı, 1995’te İLESAM Üstün Hizmet Ödülünü, ayrıca Yılın Fikir Adamı, Yılın Bilim Adamı ödüllerini aldı. Yesevi Kazakistan ve benzeri bir çok kuruluşta profesör, mütevelli heyeti üyesi, Atatürk Kültür Kurumu asli üyesidir. 2001'de Yerel gazeteler Birliği'nce “halk Kahramanı Ödülü” verildi. Bu yılda Antalya'da Uğur Mumcu Bilim Ödülü (2002), TÜRKSAV Türk Dünyası'na Hizmet Ödülü (2002) verildi. 250 kadar uluslararası bilimsel yayını, bilim kuramları, çeşitli dillere çevrilmiş kitapları vardır. Türkiye’de de Türkçe pek çok yayın yapmıştır. Değişik ülkelerde iki kez Nobel’e aday gösterilmiştir. AMA BU MEMLEKETE SÖVMEDİĞİ İÇİN NOBELİ ALAMAMIŞTIR VE SAYGIDEĞER TÜRK MEDYASI ELLERİNDE BAYRAKLARLA ONU HAVAALANINDA KARSILAMAMISTIR.
-
10 Aralık 2006: 15:30 #51348
inanç şinelKatılımcıayrıca kanaltürk adlı kanalda konuyla ilgili gerekli detaylar mevcut arkadaslar.
ayrıca konuya biraz daha farklı açıdan bakabilmek adına bu makaleyi okumanızı öneririm ;Acarkent ve yönetim sistemimiz
Tarhan Erdem,Radikal gazetesi
27/11/2006
Acarkent, orman yağmalama örneklerinden biridir; ilk değildir, 'son' olmasını sağlamak pek zordur, sorunun özünde yönetim sistemimiz vardır.
İlk bakışta, merkezi idare yağmayı önleyecek sistemmiş gibi görünür; oysa, tam tersine, toplumun maddi değerleri, yönetim sistemimizdeki temel yanlışlık nedeniyle korunamamaktadır.
Konu, Orman Bakanlığı, Büyükşehir ve Beykoz belediyeleri, Koruma Kurulu arasında 20 yıldır gidip gelmektedir.
Mimar Odaları, ilgili dernekler kamuoyunu uyarmaya çalışırlar. Konunun bir parçası yargıya gider. Yargının, içinden çıkılmaz imar yasaları, planları, plan notları, bilirkişi ve orman idaresi raporları arasında karar vermesi kolay değildir.
Sonuçta ne olur? Her makam, olaya karışmış herkes kendini koruyacak bir
yasal dayanak bularak işin içinden sıyrılır.
Olması gereken şudur: Ormanlar, tarihi eserler ve doğa varlıkları o çevrede otursun ya da oturmasın, bütün toplumun malıdır. Topluma ait olanı kimin nasıl koruyacağını merkezi idare belirler. Toplumun malına
el koyandan mal geri alınır.
Yapılarda kullanılacak malzeme özelliklerinin ve plan tekniklerinin birçoğu da, bütün toplumu korumak amacıyla merkezi idare tarafından düzenlenir. Yapıların dayanıklılığı, kullanılacak malzeme ve elemanların temel özellikleri bunlardandır.
Yerleşim yerinde uygulanacak kuralları da, bir köyün, bir kasabanın, bir kentin halk tarafından seçilmiş meclisleri ve onun içinden çıkan yürütme organları belirler.
Merkezi idare ile yerleşim yeri arasında bölge, il, büyükşehir meclisleri de vardır. Onlar da bütün bölgede, ilde, büyükşehirde geçerli kuralları üst meclis kararlarına uygun biçimde belirler, ilan eder ve yürütürler.Böyle bir düzende, Acarkent olayı yaşanmaz. Çünkü, Beykoz belediyesi veya başka bir meclis, kendine verilmemiş bir yere -ormana- yapı izni veya ruhsatı veremez, verdiğinde geçersiz olur, yargıya gitmeden, tartışmasız iptal edilir.Böyle bir düzende, ormanda herhangi bir biçimde, -kaçak, yetkisiz ruhsat ve diğer yollarla- yapı yapılmışsa, onlar topluma karşı yapılmıştır, çaresi ve gereği genel kanunlarda yazılıdır; merkezi idarenin veya üst meclislerin koyduğu kurallara, aykırı davranışı o yönetimler önler. Onların işi düzenleme, standart koyma ve bunların uygulanmasını denetlemeden ibarettir. Böyle bir düzende, yasalara aykırı olanın 'ne olduğu', 'kimin kural dışına çıktığı', 'kuraldışılığın nasıl düzeltileceği' çok açık bilinir ve uygulanır.
Acarkent olayında, Bakan “Kanunun, Anayasa'nın bize verdiği yetki ve sorumluluğu kullandık. Bu noktada kullanmaya devam edeceğiz” demektedir. Kanunsuzluk, yapılanları ilk haline döndürmekle giderilir.
Göreceğiz ama sanıyorum olayımızda bu yapılamaz! Çünkü Orman bakanlığı temsilcileri, Büyükşehir Meclis ve daireleri, Beykoz Belediyesi, açık olmayan karmaşık kurallar içinde karar vermişlerdir. Özetle, yetkileri sade biçimde yazılmamış yetkililer, başka bir yerin kararıyla veya düzenlemesiyle ilişkilendirerek, kanunsuz ve toplum zararına yapılaşmaya izin vermişlerdir.Ruhsatı veren, başka bir makamın verdiği karara dayanmıştır. Bu durumda yanlışlığın ne olduğu tanımlanamaz, hatanın kimde olduğu belirlenemez.
Acarkent olayından ders alıp, yönetim sistemimizi gözden geçirelim.
-
10 Aralık 2006: 15:03 #51347
inanç şinelKatılımcı“TÜRKLÜGÜMÜN, MÜSLÜMANLIGIMIN ve de MILLIYETCILIGIMIN z e r r e s i n i dahi birilerine havale edip de git beni temsil et, misyonerligimi yap, demiyorum ”
düşüncene saygı duymakla birlikte kendi yorumumu eklemek isterim.Temsil etmek , edilmek günümüz şartlarında zaruriyettir.Yoksa demokrasi adına her bireyin kendisinin hareket edebilmesi olanaksızdır.Yapılması gereken bizi ve sahip oldugumuz degerleri temsil edecek olusumlara etkili bir şekilde hesap sorabilmek yada mümkünse işin içine girip misyon üstlenmek olmalıdır.Örnek olarak Müslümanlığı ön plana çıkarıp;Hak,Hukuk;Adalet ve Kalkınmadan bahsedipde kendi insanının hakkını yiyen (Konuya en iyi örnek 4 yıldır tek başına iktidar olup da ACARKENT rezaletini göz yumanlardır;zira Beykoz belediyesi AKP'nin Büyükşehir Belediysi AKP'nin Orman bakanlığı AKP'nin ama yağmalanan Ormn milletin,Eski orman bakanınında 7 adet villası varmış acarkentte ,yani kokuşmuşluk diz boyu).Eğer senin dediğin gibi sahip oldugumuz degerlerin temsilini kimseye vermeyeceksek sorun yok ama bu suanki dünya şartlarında imkansız.Geriye kalan bu degerlerimizin temsilini misyonunu sahiplenecek kişileri kurumları iyi analiz ederek seçmek ve peşindende etkili olarak denetlemek. -
10 Aralık 2006: 14:49 #51346
inanç şinelKatılımcısayın levent kıyan ilginiz için teşekkürler.anladıgım kadarıyla karsı oldugunuz konu milliyetçilik müslümanlık gibi degerlerin misyonunu üstlenen insanların ve veya kurumların gösterdiği ve uyguladıgı yanlıs politikalar.İnsanlar sahip oldukları degerleri,düşünceleri her anlamda (ahlaken,fikren , yaşayarak ) kendileri önce kendi yaşamlarında uygularlar uygulamaya çalışırlar.Bu insanlar biraraya gelip bu değerlerini Millet oldukları için birlikte yaşarlar ve yaşatırlar.Bu uğurda herhangibir sosyal olusumdan tutunda (dernek,vakıf) siyasal olusumlara kadar birçok noktada toplumsal bilinç ve toplumsal hareket için kurumlar olustururlar.İşte bu noktada sizin dediğiniz herkes işiyle iştigal olsun sözü bir yerde paradoks halini alıyor.Çünkü herkesin işi toplumdaki statüsüne göre değişmekle beraber sizin dediğiniz mamada iş toplumun her bireyi için ortaktır.Yani Müslümanlığı Türklüğü Milliyetçiliği savunmak sahip çıkmak ortak vazifedir.Ama seninde dediğinn gibi bu fikirle çıkıpta yanlış işler yapanlarda bizi kandıranlarda olmuştur.İşte bize düşen bu degerlerin misyonunu üstlenenlere bu noktada hesap sormaktır.
-
9 Aralık 2006: 16:59 #51342
inanç şinelKatılımcıDOĞMA BÜYÜME BEYKOZLU ARKADAŞLAR EVET DURUM ORTADA GÖRDÜĞÜNÜZ VE BİLDİĞİNİZ ÜZERE.YORUMLARINIZI BEKLİYORUM
-
9 Aralık 2006: 16:42 #47821
inanç şinelKatılımcıBunlar da mı oldu
05.12.2006 / Yiğit Bulut / YorumBirileri kimseye hesap verme gereği dahi duymadan ülkeye 42 bin ton mal sokuyor, birileri de kimseye sormaya bile ihtiyaç duymadan ülkenin ormanlarını kesiyor, arada aslında çok büyük fark yok. Tek sorun hükümetlerin irade eksikliği.
“Ormanlar, sahiller, bankalar” derken yeni bir skandaldan daha Turhan Çömez sayesinde haberdar olduk. Konu, çeltik daha doğrusu çeltik fiyatının yapılan bir ithalat ile düşürülmesi. Merak ettiyseniz, sizlere hemen Çömez’in konu hakkında verdiği soru önergesini aktarmak istiyorum.
1- Türkiye’ye yapılan çeltik ve pirinç ithalatı ile ilgili, 2004 ve 2005 yılında uygulanan tarife kontenjanı 2006’da neden uygulanmamıştır?
2- 2006 yılında tarife kontenjanı yerine referans fiyat uygulamasına geçilerek ithal edilecek tüm pirincin 570 $/ton bedel üzerinden vergilendirilerek millileştirilmesi uygulaması yapılmakta mıdır?
3- Pirinç için belirlenen 570 $/ton’luk bedel hangi kriterler esas alınarak karara bağlanmıştır?
4- 570 $/ton bedel üzerinden vergilendirilerek ithal edilen pirincin millileştirilmesi uygulaması ile yerli üreticinin korunabileceğini düşünüyor musunuz?
5- 2006 yılında şu ana kadar toplam ithal edilen çeltik ve pirinç miktarı ne kadardır?
6- 2006 yılı içerisinde bir firmanın İskenderun Gümrüğü’nden 42 bin 800 ton pirinç ithalatı gerçekleştirerek 305 $/ton bedelle millileştirdiği bilgisi doğru mudur?
7- Söz konusu firmanın 570 $/ton bedel üzerinden vergi vermeyerek bu ithalatı gerçekleştirdiği ve 5 milyon 250 bin dolar vergi avantajı sağlayarak yerli çeltik ve pirinç piyasasını olumsuz yönde etkilediği iddialarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
8- Söz konusu firma teminat mektubu vererek vergi ödemeden millileştirdiği bu pirinci hangi yasa/yönetmelik/genelgelere göre Türkiye’ye getirmiştir?
9- Bu işlemin yasal olmadığını düşünüyor musunuz?
10- Pirinci Türkiye’ye ithal eden firmadan yönetmelikler uyarınca alınması gereken vergilerin tahsil edilmesi için bir süreç başlatacak mısınız?
11- İthal edilen 42 bin 800 tonluk pirincin Mısır’dan getirildiği ve yerli pirinçle paçal yapılarak piyasaya sürülmesi kaydıyla fiyatların kırıldığı iddialarının araştırılması gerektiğini düşünüyor musunuz?
12- İskenderun Gümrüğü’nden ithal işlemlerini gerçekleştiren bürokratlarınız hakkında herhangi bir işlem yaptınız mı? Yapmayı düşünüyor musunuz?
13- Yerli çeltik üreticilerinin korunması için Hükümetin ne gibi politikaları olacaktır?
Değerli dostlar, Çömez’in soruları sonrası aklıma şu çıkarım geliyor. Birileri “kimseye hesap verme” gereği dahi duymadan ülkeye 42 bin ton mal sokuyor, birileri de kimseye sormaya bile ihtiyaç duymadan ülkenin ormanlarını kesiyor, arada aslında çok büyük fark yok. Tek sorun devlet otoritesinin daha doğrusu devlet dediğimiz kavramın arkasında sağlam durması gereken hükümetlerin irade eksikliği. ”İradenin zaaftan mı eksik kaldığı” sorusu ise işin başka bir yanı. Bana sorarsanız ne orman katliamında, ne de yukarıda örneklenen gelişmelerde “irade zaaftan dolayı devre dışı” kalmıyor. Bilerek irade ortaya konmuyor, bilerek birilerine sonuna kadar göz yumuluyor.
Not: Geçtiğimiz hafta içinde defalarca Beykoz’da başka siteler de var, hatta oralarda “çok derin ilişkiler” var, üstüne gidelim uyarısında bulundum. En sonunda kamuoyu diğerlerini de görmeye başladı. Son bir tespit ile size veda etmek istiyorum. Beykoz bölgesinde yaşananlar, sadece orman işgali değil, son 20 yılın ilişkileri, Türkiye için yeni “SUSURLUK”tur… Üstüne gitmeye cesareti olanları davet ediyorum, buyurun yola çıkalım.
-
9 Aralık 2006: 16:36 #51339
inanç şinelKatılımcıARKADASLAR BİLGİ VE HATIRLATMA AÇISINDAN FAYDALI OLACAGINI DUSUNDUGUM MAKALEYI OKUMANIZI TAVSİYE EDERİM.
Bu imzayı ben mi attım
08.12.2006 / Yiğit Bulut / YorumSiyasi rantınızı maksimize etme yolunda Rumları, Kıbrıs olarak tescil eden imzayı attınız ve AB süreci kesilmesin diye her türlü tavizi verdiniz. Bu imzayı attıysanız, sonrasında da AB’ye üye olan ülkelere Kıbrıs’ı eklediyseniz, limanlarınızı neden açmıyorsunuz.
Son saatlerin en çok tartışılan “limanlar açılsın mı, tek mi olsun, çift mi olsun” gibi detaylarına girmeden, hafızası fazla gelişmemiş bir topum olduğumuzu da bilerek, sizleri biraz geriye götürmek ve varolan hükümetin yaptığı bir düzenlemeyi, attığı bir imzayı hatırlatmak istiyorum.
Bu hatırlatmayı yapmadan Avrupa Birliği'nden (AB) gelen “attığınız imzanın gereğini” yerine getirin cümlesinin de bir kez daha altını çizmek istiyorum.
Gelelim konumuza, hangi imza?
O dönemde başka bir gazetede yazdığım yazıdan alıntılar ile konuyu detaylandırmak istiyorum. İşte 2004 Aralık tarihli yazıdan bazı bölümler; “… Türkiye, 'Rum tarafını Kıbrıs olarak tanısın mı, tanımasın mı?', 'Gümrük Birliği ile tanımış olur mu?' tartışmaları sürerken Resmi Gazete'de 2 Ekim 2002 tarihinde yer alan metin, bu noktada yorum dahi yapmamak için 'yer alan metin' ifadesini kullanıyorum, Bana göre tartışmayı zaten anlamsız hale getiriyor… İsterseniz metne birlikte göz atalım ve sentezi soru-cevap yöntemi ile sorgulayalım:
AB Türk tarafını dışladı
'… Karar Sayısı: 2004/7895: 24/7/2002 tarihli ve 2002/4616 sayılı Kararnameye ektir… Ekli 'Türkiye ile Avrupa Topluluğu Arasında Oluşturulan Gümrük Birliğinin Uygulanmasına İlişkin Esaslar Hakkında Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Karar'ın yürürlüğe konulması; Devlet Bakanlığı'nın 28/9/2004 tarih ve 8671 sayılı yazısı üzerine, Bakanlar Kurulu'nca 30/9/2004'te kararlaştırılmıştır. Türkiye ile AB Arasında Oluşturulan Gümrük Birliğinin Uygulanmasına İlişkin Esaslar Hakkında Kararda Değişiklik Yapılmasına Dair Karar; Madde 1-3/9/2002 tarihli ve 24865 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 24/7/2002 tarihli ve 2002/4616 sayılı kararnamenin eki 'Türkiye ile Avrupa Topluluğu Arasında Oluşturulan Gümrük Birliğinin Uygulanmasına İlişkin Esaslar Hakkında Karar'ın 2. maddesinin (a) bendi aşağıdaki gibi değiştirilmiştir; a) Avrupa Topluluğu'na Üye Ülkeler: …Kıbrıs… Burada geçen Kıbrıs ibaresi Rum kesimini işaret edip, taraf olarak kabul eder mi? Kıbrıs deyince Türk tarafı da kastedilmiş olamaz mı? Cevabı çok uzatmaya gerek yok; olamaz… Kıbrıs ifadesiyle işaret altına alınan başlıkta da belirtilen (Türkiye ile Avrupa Topluluğu Arasında Oluşturulan Gümrük Birliğinin Uygulanmasına İlişkin Esaslar) Avrupa Topluluğu üyesi olan Kıbrıs'tır. Türk tarafı AB üyesi olmadığına göre bu metin Rum kesimini tek başına Kıbrıs olarak kabul etmek anlamına gelir. Dikkat ederseniz tanımak terimini kullanmadım. O daha kapsamlı tartışılması gereken bir detay. Bu ibareler 'tanımak' anlamına gelmez mi? Diplomatik anlamda gelir-gelmez kısmı benim uzmanlık alanım dışında. Yalnız bir gerçek ve bir de soru var. Gerçek; AB, Rum tarafını Türk tarafını dışlayarak Kıbrıs olarak tescil ediyor ve siz de Resmi Gazete'de yer veriyor ve hatta Gümrük Birliği kapsamı içine alıyorsanız, istemediğiniz kadar tanımıyorum deyin, siz 'o topluluğu' AB'nin istediği gibi tescil etmiş olursunuz…”İkinci taviz dalgası
Değerli dostlar, 2004 yılının aralık ayında tespit ettiğimiz gibi durum çok açık. Varolan hükümet, Rumları Kıbrıs olarak tescil eden imzayı attı, şimdi de kalkmış “ne oldu” diyor?Ne olduğu belli değil mi? Siyasi rantınızı maksimize etme yolunda “Rumları, Kıbrıs olarak tescil eden imzayı attınız ve AB süreci kesilmesin” diye her türlü tavizi verdiniz. Bugün durum çok açık; “bu imzayı attıysanız, sonrasında yukarıdaki kararı resmi gazetede yayınlayıp “a bendini” değiştirip “AB’ye üye olan ülkelere Kıbrıs’ı eklediyseniz, şimdi sorarlar size; neden limanlarını açmıyorsunuz diye.
Sonuç: Hükümetin çok açık bir kaygısı var; “… AB ile işler kopacak, iç siyasi risk dinamikleri tepe yapacak, içeride ciddi sorunlar çıkacak, finansal yapı bozulacak ve böyle bir süreçte cumhurbaşkanlığı seçimi zora girecek.” Bu algılama içinde yukarıdaki imza haricinde şimdi ikinci taviz dalgası ortaya çımaya başladı. Limanları açmam diyenler şimdi “birini, ikisini açalım, ne olur iş kopmasın” noktasına geldiler.
Son söz: AB içinde bir gurup “18 ay ara verelim, Türkiye’de iç siyasi hesaplaşma bitsin, kaldığımız yerden devam ederiz” fikrini ortaya atıyor. Bir gurup ise “bu hükümetten aldığımız tavizleri bir daha elde etmemiz mümkün değil, bir çıkış verelim en azından seçim sürecini atlatsınlar” görüşünde. AB içindeki büyük hesaplama bu dinamik üzerinde şekilleniyor.
-
9 Aralık 2006: 16:26 #50612
inanç şinelKatılımcımerhaba sevgili yesilyurt.org'nin saygıdeger üyeleri
)Geçirmiş oldugum ameliyat sonrası tekrar aranıza dönmek tekrar kardeşlerimle aynı ortamda bulunmak çok güzel bir duygu.sitemizde yenilikler güzellikler hiç durmadan ve fazlasıyla devam ediyor gözlemlediğim kadarıyla.
Sağlıklı mutlu ve huzurlu günler bizimle olsun yesilyurt.org'li kardeşlerim
-
22 Ekim 2006: 13:14 #47815
inanç şinelKatılımcıSistem kimleri dışladı? Gündem normale dönüyor mu?
21.10.2006 / Yiğit Bulut / Yorum2000-2001 döneminde yaşadığımız psikolojik hareket sonucu her alanda kabullenme katsayımız arttı. 2002-2006 arasında milli değerlerimizin hepsi özelleştirme, Avrupa Birliği’ne uyum gibi başlıklar altında içeride yaratılan ve dışarıda odaklı taraflara transfer edildi.
Son günlerde muhalefet partisi liderlerinin açıklamalarının öne çıkmasının sebebi sadece seçimin yaklaşması, siyasi ortamın kızışması mı? Kesinlikle değil. Sis dağılıp, finansal rant pembeliği ortadan kaybolmaya başlayınca, net bir gerçek ortaya çıktı, pazarlanan kamuoyu ortalama vatandaşı yani bizleri ilgilendirmiyordu.
Hatta iddiamızı biraz daha büyütüp, konuyu daha da açalım. Türkiye’ye hakim olan “döviz-faiz-borsa” üçgeni üzerine kurulan AB beklentili-sıcak para rantı odaklı sistem, son 4 yılda hepimizi dışladı, dışlıyor ve bizler maalesef daha yeni yeni uyanıyoruz.
Peki bu dışlama ile “muhalefetin söylemlerinin” son günlerde merkez olmasının alakası ne?
Gerçekler ortaya çıkıyor
Sebep çok açık ve basit. Gerçekler ortaya çıkmaya başlayınca yani ABD’nin Orta Doğu’da ne istediği, AB’nin aslında olmayan bir proje olduğu ve sıcak paranın Türkiye’yi büyütürken “içini boşalttığı” detayları gözle görülür hale gelince, bunu dile getiren muhalefetin söylemlerine ilgi arttı. Daha açıkçası, onlar hep vardı ama kamuoyu yeni yeni görmeye başladı.Değerli dostlar, bu noktada sorgulamanın dozunu arttırmak ve bazı yeni sorular sormak istiyorum,
Varolan yapı, kurulan sanal sistem, kimleri dışlıyor? Sorun nerede?
Cevaba geçmeden cevap yolunda kullanmak üzere bazı detayları aktaralım.
* Son 50 yılda özellikle 1980 sonrası “var olmayı diğerlerinden ayrı” olmak sananlar ülkeye hâkim oldu. Elde edilen yüksek faiz geliri ve krizlerin de etkisiyle ortaya “tepe” dedikleri bir zümre çıktı.
* İçeride bu zümre oluşurken, Türkiye’de yaratılan katma değer bu zümre ile dışarıda yerleşik sıcak paracılar arasında bölüşüldü.
* Bunlar her alana girdiler. Haklarında “efendi” olduklarına kadar giden birçok teori üretildi. Siyasi partilerde, sanat, fikir, spor, eğlence dünyamızda hep onlar vardı. Onlar yönettiler, onlar algılattılar, diğerleri baktı.
* Bir kısmının hayatı magazin programlarına yansıdı. Özellikle dejenere olanların yaptıkları “renkli dergiler” haline getirilip, “70 milyonun özlediği” ve/veya “nefret ettiği” hayatlar olarak pazarlandı. “Taksim'e, Bağdat Caddesi'ne, Nişantaşı'na” yatırım yapılırken, varoşlar ihmal edildi. “En'lerin peşinde koşulurken aşağıda olanlar unutuldu. Birileri merkez oldu, diğerleri dışlandı.” Dışlananlar “sisteme karşı” ideoloji geliştirenlerin eline düştü. Eğitildi, devşirildi, en önemlisi özledikleri “ait olma” duygusu verildi.
Tespitler sonrası soralım:
1- 1946 yani ilk devalüasyon ile başlayan, 1980 sonrası özellikle ekonomik modelin değişmesi ile şiddetlenen ve 1994-2000 gibi algılamayı değiştiren finansal krizler ile doruğa çıkan ve 2002-2006 arasında Türkiye’nin varlıklarının transfer edilmesiyle zirve yapan süreç, Türkiye’de neye yol açtı?
2- AB modeli Türkiye için gerçek bir amaç, gerçek bir hedef, gerçek bir çıkış mı? Yukarıda tarif ettiğim “dışlanan-dışlayan” dinamiğini değiştirebilir mi?
3- Olmayan bir hedefe doğru baktırılan Türk halkının elinden neleri alındı?
4- Biz AB üyesi oluyoruz derken, “dışarı” itildiğimiz yetmiyormuş gibi hangi varlıklarımız “elimizden çıktı”?
Varlıklar transfer edildi
Değerli dostlar, Türkiye'deki siyasi ve ekonomik örgütlenme 1946 sonrası “merkez olanlar” ve “çevre halkalar” şeklinde oluşmaya başladı. 1980 sonrası “seçkinler” sınıfının yaratılması ile tepe noktasına ulaştı, 2000 sonrası ayrım derinleşti. Kimilerine göre bunun adı “burjuva devrimiydi”. 2000-2001 döneminde yaşadığımız “psikolojik hareket” sonucu her alanda kabullenme katsayımız artarken 2002-2006 arasında “milli değerlerimizin” hepsi “özelleştirme, Avrupa Birliği’ne uyum” gibi başlıklar altında içeride yaratılan ve dışarıda odaklı taraflara transfer edildi. Sistem bizi yani ortalama vatandaşları dışladı, bizleri başka tarafa bakmaya teşvik etti. Bu bakış sırasında altımızdan zemin kaydı.Sonuç: Yine başa dönelim ve soralım; muhalefetin söylemlerine ilgi neden arttı? Son günlerde büyük bir uyanış başladı. Bu uyanış ve finansal pembeliğin dağılmasıyla özellikle tavizin sınırına gelmemizle AB maskesi de düşünce, konuyu dile getiren muhalefetin söylemlerine ilgi arttı.
Son söz: Yukarıdaki gerçeği tespit ettikten sonra son bir çağrıyla bitirmek istiyorum. Siyaseti bir kenara bırakalım ve iktidar-muhalefet gibi kavramlardan arındırarak yaşadıklarımızı lütfen çok net bir açıdan görelim; altımızdan zemin kayıyor. Mutlu bayramlar…
-
22 Ekim 2006: 10:30 #49375
inanç şinelKatılımcıvay be super yaaa, bravo admin hoca
sağolasın kardes -
18 Ekim 2006: 14:28 #49276
inanç şinelKatılımcıEVET SAYIN KARDESİM, ÇOK HAKLISIN , BU AKSAM DENEME AMAÇLI YAPACAĞIM BAKALIM KATILIM KAÇ KİŞİ OLACAK
SAYGILARIMLA -
17 Ekim 2006: 17:19 #49274
inanç şinelKatılımcıarkadaşlarım bu saatten sonra bunların hepsi boş evet üzülerek söylüyorum ki boş en azından bu yönetici sıfatında olan teslimiyetci kişilikleriyle bu duşünülenlerin hiç biri gerçekleşmez.
Bana kızanlarınız olacaktır ki mutlaka vardır olsun muhattabım özellikle onlardır..
burada boykot tan bahsediyoruz nasıl yaparız ancak ekonamik olarak oda fransayı saracak gucte değil evet değil basının abartması gundemi yumaşatması !!!!
madem hukumet olarak engellicez diyorsun hadi bunları yapta boykot et bakalım* TÜRKİYEDE ÇALIŞAN NE KADAR ERMENİ FRANSIZ VARSA SINIR DISI.
* ZAMANINDA ERMENİSTANIN KATLİAMLARLA DEHŞETLE ALDIĞI TOPRAKLARI TERKETTİRİP KOVACAKSIN .
* ANKARA İSTANBUL TÜRKİYEDEKİ FRANSA PARİS ! KONSOLOSLUKLARINI KAPATIP BUTUN GÖREVLİLERİ SINIR DISI YAPABİLİYORMUSUN
* FRANSADAKİ BUROLARINI KAPATIP BUYUK ELÇİLERİNİ ZAMANINDA KATLEDİLEN !!! O DİPLOMATLARINIMIZIN ŞEHİTLERİMİZİN YERİNE GÖREV YAPAN ELÇİLERİNİ ANAVATANINA GERİ ÇEKEBİLİYORMUSUN
* LÜBNANDA ONLARCA BUYUK ELÇİNİ ÇOÇUĞUĞLA EŞİYLE ŞEHİT EDEN FRANSA DESTEKLİ ERMENİLERDEN HESAP SORABİLİYORMUSUN. ORAYA YARDIM DİYE GÖNDERDİĞİN ASKERİN TAMAMİYLE SORU İŞARETİ ALLAH YARDIMCILARI OLSUN….
* FRANSANIN BAŞTA CEZAYİRE YAPTIĞI SOYKIRIMIN BABASINI DUNYAYA BIRAK KABULLENDİRMEYİ TANITABİLİYORMUSUN BAKALIM KİM DİNLEYECEK SENİ BARBAR TÜRK…. !!!!!!!
* DUN KUNDAKTAKİ BEBEĞİNE KURSUN SIKARAK TÜRK TOPRAKLARINDAN BİR PARCA ALMAYA NİYETLENEN ÇAPULCU SURUSU BUGUN TURKİYEDE AVRUPADA ADAM SIFATINA KOYULURKEN SEN BUNLARI DAĞDA AVLAYAN MEHMETÇİĞİ YARGILAMAYA YARGILATMAYA KALKIYORSUN HANİ KUNDAKTAKİ BEBEĞE KURSUN SIKAN İT HANİ VATANI UĞRUNA ŞEHİT DUSEN MEHMETCİK HANGİSİ İNSAN HAKLARI İHLALI…..
BUYURUN ARKADAŞLAR SİZLERE GECMİŞ TARİHTEN VE YAKIN TARİHTEN BİR KAÇ ÖRNEK VERDİM SİZCE HAKSIZMIYIM MADEM BAŞTAKİLER KENDİLERİNİ DEVLET KADAR BUYUK GÖRUYORLAR YUREKLERİNİ ZEKALARINI GÖRELİM
AYRICA BUTUN BU SAYABİLDİKLERİM YILLAR ÖNCESİNDEN BİRBİRİYLE BAĞLANTILI YAŞANAN SIRASIYLA PATLAK VEREN OLAYLARKEŞKE AYDINLIK AVRUPALININ AKLINDAKİ BARBAR TÜRK OLABİLSEYDİK KEŞKE ……
ZAMANINDA HEPSİNE
* KENDİ DİLİNDE KONUSMASINI
* KENDİ İBADETİNİ YAPMASINI
* KENDİ ÖRF ADETİNDE YAŞAMASINIÖZGÜR BIRAKIP İNSANLIK TÜRKLÜĞE YAKIŞANI İSLAMA YAKIŞANI YAPTIĞIMIZ İÇİN BUGUN BU SEREFSİZLİKLERLE KARSI KARSIYAYIZ ALLAH YAR VE YARDIMCIMIZ OLSUN …..
ARKADAŞLAR UNUTMADAN GUNLERDİR AKLIMA TAKILAN BİRSEY VAR TÜRKİYE CUMHURİYETİMİN TÜRKİYELİ BAŞBAKANI İKDİDARIN CİCİM AYLARINDA
ŞEYH EDEBALİ'NİN OSMAN GAZİYE NASİHATI NIN CUMLELERİ İLE BAŞLAYIP ÖRNEK VERİR KENDİ KİŞİLİKLERİYLE ÖRTÜŞTÜRMEYE ÇALIŞIRLARDI AMA ŞİMDİ BEN DEĞİL ÖRTÜŞTÜRMEK AYNI YERYUZUNDE DAHİ TAHMİN EDEMİYORUM BUYURUN SİZLERE BU NASİHAT.Oğul,
İnsan vardır, şafak vaktinde doğar,gün batarken ölürler!
Unutma ki dünya sandığın kadar büyük değildir!
İki parlak güneşe aldanıp sonra da karda, ayazda kavrulup gitme!Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin!
Ama; Bunları nerede, nasıl kullanacağını bilmezsen,
Sabah rüzgarında savrulur gidersin.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Daima sabırlı ol, sebatlı ve iradene sahip olasın.
Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil!
Her işin gereğini vaktinde yap!Açık sözlü ol! Her sözü üstüne alynma!
Gördüğünü söyleme bildiğini bilme!
Sözünü unutma! Sözü söz olsun diye söyleme!
Ananı, atanı say, bereket büyüklerle beraberdir!
Sevdiğin yere sık gidip gelme, kalkar muhabbetin, itibar olmazÜç kişiye acı:
Cahiller arasyndaki alime,
Zenginken fakir düşene,
Hatırlı iken itbarını kaybedene!Unutnma ki : Yüksekte yer tutanlar, aşağıdakiler kadar emniyette değildir!
Ulularla, düşmanlarını hor görme!
Düşmanını çoğaltma, düşmanlığın başını da sonunu da sen belirle!
Haklı olduğunda kavgadan korkma!Bilesin ki: atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!
ozan kardesim konuyu etraflıca özetlemişsin,katılıyorum fikirlerine
-
14 Ekim 2006: 09:55 #49268
inanç şinelKatılımcıarkadaslar bu arada medyada dikkatli takip ettiyseniz hangi kalemlerin satılmış olduğunu cok daha iyi idrak edebilirsiniz.
saygılarımla
-
14 Ekim 2006: 09:53 #49267
inanç şinelKatılımcıayrıca düşünmekte fayda var ; bugün
Antep neden Gazi?
Urfa neden Şanlı?
Maraş neden Kahraman?
Neden taktık bu sıfatları bu şehirlerimize?
Kim işgal etti bu şehirlerimizi daha dün?
Hobbitler mi?
“Soykırımda öldük biz” diyen Ermeniler, hangi ülkenin asker üniformasını giyip, soykırım yaptı bu şehirlerimizde?
Yoksa, Sütçü İmam'ı Pınar Süt gibi bir şey mi zannediyorsunuz siz?
Cezayir'e gitmeye gerek yok… Fransa'nın, Ermenilerin soykırımına kanıt aranıyorsa eğer…
Antep kanıt. Urfa kanıt. Maraş kanıt.Unutuyor Türkiye… Tarihini unutan milletlerin başına gelir böyle şeyler.
Üç gün önce, hain Ermeni'yle birlikte, işgal etmiş, katletmiş, ırzına geçmiş Fransa.
Sen üç gün sonra, bunları unutup, “Avrupa Birliği vizyonu” adı altında, gardını almadan, enseye tokat olmuşsun adamla.
Ne bekliyordun? Fransız öpücüğü mü?
yılmaz özdil , sabah gazetesi
-
14 Ekim 2006: 09:29 #47814
inanç şinelKatılımcıHiçbir Müslüman yazar Nobel alamadı
Atılgan Bayar: Hayır efendim, hiçbir Müslüman yazar Nobel ödülü almadı henüz.14.10.2006 11:27
atilganbayar@haberturk.comBelleğin zalimliği, unutkanlıkla dağılıp giden şeyleri hatırlamakta gösterir kendini. Necib Mahfuz
Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü’nün verilmesinden sonra, kimi televizyonlarda ve gazetelerde Pamuk’un ‘ödülü alan ikinci Müslüman yazar’ olduğu okudunuz.
Ya cehaletten kaynaklanıyor, ya da ‘wishful thinking’, yani olmasının arzulandığı gibi düşünme alışkanlığından.
Ama her nedense…
İki kere yanlış veya yalan!
Örneğin Yeni Şafak gazetesi haberi şöyle verdi:
“1982'de Mısırlı edebiyatçı Necib Mahfuz'un ardından Orhan Pamuk Nobel Ödülü alan ikinci Müslüman yazar oldu.”
Hayır efendim, Necib Mahfuz Hıristiyan bir Kıpti idi. Ve hayatını Hıristiyan bir Kıpti olarak yaşadı.
Demek ki neymiş, Necib adına kanıp her sakallıyı dedemiz saymamak gerekiyormuş.
Birinci yanlış bu. O halde Orhan Pamuk Nobel’i alan ilk Müslüman yazar olabilir mi?
Hayır olamaz.
Çünkü Orhan Pamuk Müslüman değil.
Basit bir haberi verirken iç içe yapılan ikinci yanlış da bu.
Beyana itimat esastır ve Orhan Pamuk Müslüman olmadığını La Vanguardia isimli İspanyol gazetesinden dünyaya ilan etmiştir:
“Ateist bir aileden gelme, ateistim.’ http://www.lavanguardia.es.web/20021117
Başa dönüyoruz ve Nobel Edebiyat Ödülü’nü henüz hiçbir Müslüman yazarın almadığını ilan ediyoruz.
Yani Necib Mahfuz’a veya Orhan Pamuk’a ödül verilmesinde ‘dinler arası diyalog’ anlamları çıkartmanın yanlış olduğunun altını çiziyoruz.
Ancak ödülü veren İsveç Bilimler Akademisi’nin gerekçesi ilginç:
'Kentinin melankolik ruhunu ararken kültürler arasındaki çatışma ve birleşmenin yeni simgelerini keşfeden Türk yazar Orhan Pamuk'a verildi
Pamuk’u hem Türkçesinden hem de İngilizcesinden okuyan biri olarak, kendime sordum, Orhan Pamuk’ta ‘kültürler arası çatışma ve birleşmenin yeni simgeleri’ ne olabilir diye?
Tahmin edersiniz ki buna bir cevap veremedim. Pamuk’un da, Bilimler Akademisi’nin de bu soruya cevap verip, o yeni simgeleri tanımlayabileceğini, adlandırabileceğini pek düşünmüyorum.
Ancak, içimden bir ses, İngilizcenin söz dizimini Türkçe kelimeler ile yazmanın ‘kültürler arasındaki çatışma ve birleşmenin yeni simgesi’ olabileceğini, söylüyor bana.
Çevrisi, ana dilinden daha fazla ‘metin hazzı’ vaadeden yapıtların dili böyle bir ‘çatışma ve birleşme’nin sembolü olabilir mi?
Yani Müslümanlık ile Hıristiyanlık arasındaki bir çatışma ve birleşmeden daha ziyade, Türklük (yani Türk dili) ile Anglo Sakson kültür evreni (yani İngilizce) arasında ‘çatışmadan ve birleşmeden doğan’,’ dil düzeyinde bir ‘yeni sembol’ üretilmiş olabilir mi?
İlgilenenler bu konu hakkındaki ‘Mutlu Nobeller Orhan Pamuk’ başlıklı bir önceki yazıma arşivden bakabilirler.
-
13 Ekim 2006: 19:06 #47158
inanç şinelKatılımcıOrhan Pamuk'a 'Nobel ödülü' verilmesinin nedeni ne olabilir?
CEVAP ÇOK AÇIK , TÜRKLÜĞE ALENEN HAKARET ETMESİ.
VATANSEVER OLMAK ZORDUR , SATILMIŞ OLMAK KOLAY , BİR ÜLKENİN KALEMLERİ SATILIĞA ÇIKMIŞSA İŞTE O ZAMAN OLAYLARIN BOYUTLARI VE KANDIRMACALAR TOPLUMU UYUTMALAR
DAHA KOLAY BİR HAL ALIR.
TÜRK MEDYASINI SON 2 GUNDUR DİKKATLİ BİR SEKİLDE İZLEYİN ARKADASLAR.
HANGİ GAZETELER HANGI TV KANALLARI FRANSA'NIN VE AB'NIN YARDAKÇISI YALAMASI , HANGI YAZARLAR ÖZGÜRLÜK ABTERRANELERİYLE ULUSAL ŞEREFİMİZ DAHİL BİR ÜLKENİN HERŞEYİNİ AYAKLAR ALTINA ALIYOR.ONLAR UYUMUYOR TÜRK GENÇLİĞİ SİZDE UYUMAYIN VE ATATÜRK'ÜN TÜRK GENÇLİĞİNE HİTABESİNİ OKUYUN,SU ANDA CEREYAN EDEN OLAYLARI COK DAHA İYİ İDRAK EDECEKSİNİZ.
İDRAK ETTİKTEN SONRA ARTIK HAREKETE GEÇİN,TÜRK OLMAKTAN UTANMADAN VE ŞEREFLE ATTIĞINIZ HER ADIMDA BU BİLİNÇLE HAREKET EDİN. -
2 Ekim 2006: 14:14 #47811
inanç şinelKatılımcıEkonominin kaderini yabancılar belirliyor
Türkiye'de ekonomi üretime dayanmıyor, piyasaya dayanıyor. Piyasanın ipi ise yabancıların elinde. Uluslararası Para Fonu (IMF) destekli istikrar programı kapsamında 'yüksek faiz, ucuz döviz' uygulaması sonucu, hükümet ekonomiyi yönlendirme gücünü kaybetmiş durumda
IMF destekli istikrar programı kapsamında “Yüksek Faiz, Ucuz Döviz” uygulaması sonucu, hükümet ekonomiyi yönlendirme gücünü kaybetti.
Türk ekonomisinin kaderini piyasa, piyasanın kaderini yabancılar belirler hale geldi.
Piyasa hâkimiyeti devam ettiği sürece, hükümet (Merkez Bankası-Maliye) istese de ekonomiye müdahale edemez. Çünkü Merkez Bankası'nın elinde faizi yükseltmekten, Maliye'nin elinde vergiyi artırmaktan başka araç ve güç kalmadı. (Merkez Bankası ile Maliye de bu araçları piyasanın ipini elinde tutan yabancıları mutlu etmek için kullanıyor.)İp yabancıların elinde
Devleti yönetenlerin, yönetilenlerin, bankaların, işadamlarının, halkın gözü piyasada. Piyasa sabah 09.00'da açılıyor, akşam 17.00'de kapanıyor. Gün boyu yurtdışından gelen emirlere göre piyasa dalgalanıyor. Türk halkına ise dalgayı seyretmekten, dalganın faturasını ödemekten başka yapacak şey kalmıyor.
Piyasa denilen şey (1) Döviz fiyatından, (2) Faiz oranından, (3) Hisse senedi borsası endeksinden oluşuyor.
Türk piyasasının ipi yabancıların elinde. Yabancılar, Türkiye'deki yüksek reel faizden uzun süreli, Türk piyasasındaki günlük dalgalanmalardan kısa süreli para kazanan, çok para kazanan, bu işi meslek edinen yabancı fonların, bankaların yöneticileri. Londra merkezli fonlarda çalışan, hepsi yurtdışında çok iyi eğitim görmüş, Türk piyasasıyla oynayarak patronlarına para kazandırmayı meslek edinmiş (bazı) Türk gençleri. (Ücret karşılığı, yabancılar için Türkiye'yi soyduklarından onları da mecburen yabancı sayıyoruz.)
Piyasanın ipini ele geçiren yabancılar Türk ekonomisiyle nasıl oynuyor?Türkiye'ye bir gün döviz gönderiyorlar. Döviz fiyatları düşüyor. Ertesi gün piyasadan döviz topluyorlar.
Döviz fiyatları hemen yükseliyor. Yüksek reel faizi yeterli bulmadıklarında “aba altından sopa gösteriyorlar”, döviz göndermeyi kesiyorlar, Merkez Bankası korkudan hemen faizi yükseltiyor.Hazine bonosu satın alıyorlar. Bononun reel faizini az bulurlarsa ellerindeki bonoları satmaya başlıyorlar. Hazine korkudan hemen bono faizini yükseltiyor.
Ekonomiyle oynuyorlar
Borsada işlem gören hisse senetlerinin çoğu yabancılar adına alınmış durumda. Hisse senetlerini bir gün alıp öbür gün satıyorlar. Yabancılar alıma geçti diye borsa yükseliyor, satışa geçti diye borsa çöküyor. Bu arada Türkler silkelenirken, yabancılar para kazanıyor.
Paradan para kazanabilmek için, piyasanın hareketli olması lazım. İstikrarlı piyasalarda paradan para kazanılmaz. Piyasa ne kadar oynaksa, ne kadar dalgalanırsa o kadar para kazanma imkânı oluşur.
Hele hele dalgayı bilerek, isteyerek, istenilen zamanda, istenilen ölçüde yaratma gücü elde edilirse, işte o zaman piyasayla istenilen şekilde oynanır. Paradan para kazanılır.
İşte Türkiye'de ekonomide olan biten budur. Günümüzde ekonomi üretime dayanmıyor. Piyasaya dayanıyor. Hükümet üretimin sağlıklı olarak büyümemesini dert etmiyor. Piyasadan korkuyor. Çünkü ekonomi kadar hükümetin de kaderi piyasaya bağlı. Piyasanın ipi ise yabancıların elinde. -
29 Eylül 2006: 14:00 #47810
inanç şinelKatılımcıBekir COŞKUN bcoskun@hurriyet.com.tr
Değişim…
BEN arkadaşlardaki o çok sözü edilen “değişim”i nihayet şimdi anlıyorum.
Başı kapalı eşlerini, başı açık-çekici ve genç olanlar ile değiştiriyorlar.
Olmadı birer “aile dostu sevgili” bulup arada bir hopadanak çaydan geçiriyorlar.
Umre yerine Roma, Paris ya da Londra gibi Batı kentlerine gezi yapmaya bayılıyorlar.
Meclis’in garajı cip’lerle dolu artık.
Demek ki eşlerinden sonra bindikleri arabaları da değiştirdiler. Ki biz buna kısaca “binmede değişim” de diyebiliriz.
*
Geçiyorum “giymede değişim”e:
Milli Eğitim Bakanı’nın üzerinde siyah harflerle “Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik” yazılı beyazımsı çorabını görünce, telefon numarasının eksik olduğunu hemen fark ettim.
Bir zamanlar liselilerin giydikleri sarı bantlı şapkalarımızın içine biz de adımızı, sınıfımızı, numaramızı yazardık; çünkü şapkalarımız karışırdı ya da kaybedebilirdik.
Burada kabine üyelerinin çoraplarının karışma olasılığı olmadığı gibi, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in çorabını yolda düşürme olasılığı da yok.
O zaman bu düpedüz “giymede değişim”dir.
Ben hiç böyle tabela gibi çorap görmemiştim.
Kısacası arkadaşlar; iktidarın nimetleri başlarına yağdıkça; binmede, giymede, yemede-içmede değişiyorlar.
*
Diyelim ki “Ali Dibo yöntemi” yemede değişim sayılırken, üreticilerin yakaladıkları milletvekiline sıra dayağı çekmeleri üzerine, milletvekillerinin seçim bölgeleri yerine Roma’ya gitmeleri “gezmede değişim” oldu.
Sonuçta bir “değişim” var.
Medyada uzun süren “değişti mi, değişmedi mi?” tartışmaları ise artık çok anlamlı değil,
Görüyoruz ki değişmesine değiştiler.
*
Değişmeyen ne?
Bunlara oy verenler…
Hálá görmüyorlar…
Hálá anlamıyorlar…
Hálá akılları başlarına gelmiyor…
Değişmediler, değişmeyecekler…
-
29 Eylül 2006: 10:20 #47809
inanç şinelKatılımcıAP TÜRKİYE RAPORU ve ERMENİ “SOYKIRIMI”
Avrupa Birliği'nin yeni AP Türkiye raporu da AB'nin Türkiye ile nasıl “oynadığını” bir kez daha gösterdi. Türkiye'nin önüne AB her raporda yeni bir şart getiriyor. Sonra o şartı geri çeker gibi yapıyor, bir süre sonra tekrar getiriyor. Bu arada Türkiye'nin AB tam üyelik tarihi önce 2015 diye açıklanır iken sonra 2020 senesine atılıyor. Bu arada sözde Ermeni soykırımı Türkiye Raporunun taslağına konuluyor. Sonra taslaktan “çıkarılıyor” deniliyor. Özetle Türkiye tekrar tekrar aşağılanıyor.
Bütün bunların nedeni sadece Avrupa Birliğinin çifte standartlı siyasal ahlaksızlığa dayanan emperyalist politikaları mı? Muhakkak ki bunların çok büyük payı var. Ancak esas sorun Avrupa Birliğinden ve onu yönetenlerden değil, Türkiye'yi yöneten siyasetçilerden kaynaklanıyor. Düşünün Türkiye'de öyle bir siyasal sınıf/partiler var ki, bunlardan hiç birisi kalkıp “AB tam üyeliği süreci Türkiye'nin aleyhinedir. Biz ülkemize ağır zararlar veren bu süreci durduracağız. Ülkemizi AB tam üyeliği sürecinin dışına taşıyacağız. Keza bu ülkeye zarar veren Gümrük Birliği sürecini de durduracağız” diyemiyor.
Eğer siyasi partileri Türkiye'nin menfaatlerini savunmak konusunda kesin kararlı bir tavır sergilemezler ise Avrupa Birliği neden Türkiye'nin menfaatlerini savunmak konusunda itina göstersin? Eğer Milliyetçi Hareket Partisi bile AB karşısında kesin bir tavır alamıyor, “AB'ye Hayır” diyemiyor ise diğer partilerin Türkiye'nin menfaatlerini savunmak konusunda kararlılık içinde olmalarını nasıl bekleriz.
Türkiye'de siyasete bugün hakim olan unsurlar bu hakimiyetlerini sürdürdükleri ve AB karşısında bugün takındıkları değişik şekillerdeki teslimiyetçi tavrı devam ettirdikleri sürece ülkemizin AB tarafından yol açılan adım adım çözülme süreci de devam edecektir. Bu çözülme karşımıza bugün Elif Şafak davası, yarın Ermeni meselesi, daha sonra Kıbrıs'tan Türk ordusunun geri çekilmesi, Dicle ve Fırat'ın sularının AB tarafından kontrolu ve nihayet Türkiye'nin eyaletlere bölünmesi şeklinde önümüze gelecektir.
Bugün AB karşısında kesin tavır almayan herkes yarın Türkiyemizin böyle bir sürece sürüklenmesi durumunda büyük bir vebal altında olacaktır. Artık kesin tavır almanın vakti gelmiş geçmektedir. Koltuk hesabı, millet ve vatan sevgisinin üzerine çıktığı gün insanların geriye evlatları için bırakacakları, belki unvan ve para olacaktır ancak onların üzerinde koskoca bir “milli şerefsizlik” yaftası ile tarihe geçmeleri kaçınılmaz olacaktır.
Tarih kitaplarını okur iken 19 yüzyılda Osmanlı imparatorluğunun “onlar dışardan biz içerden” imparatorluğu yıktığını okumayan Türk hemen hemen yoktur. Bugün de Cumhuriyetimizin yıkılması için “onlar dışarıdan bazı Türk görünümlüler içeriden” devleti yıkmaya çalışmaktadırlar. Bazen ihanet ile devlete ve millete sadakat arasındaki çizgi ince olabiliyor.Ümit ÖZDAĞ
umitozdag@yenicaggazetesi.com.tr -
26 Eylül 2006: 18:59 #48124
inanç şinelKatılımcıkardesim su fenerin tek tesellisi futbolda bu galiba,dön dolaş baska bı basarı yok tabı mecburen boyle yapıyorlar

-
26 Eylül 2006: 17:31 #47808
inanç şinelKatılımcıÜmit ÖZDAĞ
umitozdag@yenicaggazetesi.com.tr
…………………………………………………..Kürtçülük Sorununun Bir Tek Çözümü Vardır
25 Eylül 2006 tarihli 'Radikal' gazetesinde Neşe Düzel'in DTP-PKK'nın önde gelenlerinden Hatip Dicle ile yaptığı söyleşi yayınlandı. Söyleşi birçok açıdan çok öğretici. Özellikle 'Türkiye AB'ye girer, demokratikleşir, AB standartlarına kavuşur ise PKK-Kürt sorunu çözülür' diyen AB'cilerin çöküşünü göstermesi açısından öğretici. Samimi bir AB taraflısı olan Neşe Düzel, söyleşi sırasında Hatip Dicle'ye ısrarla 'Ama Türkiye AB'ye girince sizin istediğiniz her şey olacak, istediğiniz her şeyi alacaksınız' dedikçe, Hatip Dicle 'Hayır, AB bizim taleplerimizi karşılamıyor, bize AB'nin sunduğu kişisel haklar yetmez, biz eyalet sistemi istiyoruz' cevabını veriyor. İkinci olarak da DTP-PKK'nın adım adım bölücülük stratejisini göstermesi açısından önemli.
Yıllardan bu yana Türk milliyetçileri Kürtçü stratejinin genel hatları ile önce 'kişisel haklar', sonra 'kolektif haklar-eyalet' daha sonra 'federasyon' üzerinden Türkiye Cumhuriyeti'ni bölünmeye götürdüklerini ortaya koymaktadırlar. Bundan dolayı Kürtçülük karşısında atılacak her geri adım ne kadar iyi niyetli olsa da tavizdir ve bu tavizler Türkiye'nin bölünmesine hizmet edecektir. Kürtçülük konusunda tek doğru duruş vardır. O da Mustafa Kemal Atatürk'ün 1922-1938 arasında uyguladığı Alparslan Türkeş'in 1990'larda önerdiği yöntem. Birileri eğer çıkıp, 'Efendim 1920-30'lardan bu yana dünya ve Türkiye çok değişti. Artık bu yöntemler uygulanamaz' diyor ise bilin ki, bu adamlar kendileri farkında olmasalar da teslim olmuşlardır.Tabii ki, dünya ve Türkiye 1920 ve 30'lardan bu yana çok değişmiştir. Bizim bahsettiğimiz de Atatürk döneminde uygulanan yöntemlerin tamamı olmaktan çok ruhudur. Çünkü bu ruh, Türkiye'nin milli bütünlüğü konusunda tavizsiz bir ruhtur. Bu ruhtan vazgeçen siyaset adamları Türkiye'nin milli bütünlüğünden de vazgeçmiş demektir. Bu ruhu Atatürk'ten sonra 1980 ve 90'larda Türkiye'de temsil eden tek devlet adamı Alparslan Türkeş olmuştu.
Mustafa Kemal Atatürk, 'Makedonyalısı, Trabzonlusu, Diyarbakırlısı hepsi bir ırkın evladıdır' derken, Başbuğ Türkeş, 'Ben ne kadar Türk isem onlar da o kadar Türk'tür. Onlar ne kadar Kürt ise ben de o kadar Kürt'üm' diyor ve ekliyordu: 'Ne mozaiği ulan.' Bu duruş ve direniş ruhu 1990'lı yıllarda PKK'nın askeri anlamda ezilmesini sağlayan atılımı sağlamıştır.2000'li yıllara girerken, Atatürk'ten Türkeş'e uzanan çizgide Türk milliyetçilerinin temsil ettiği dirençten vazgeçilmeye çalışıldığı görülmektedir. Türkiye'yi 'farklı farklı renk ve kokularda çiçeklerden oluşan bir çiçek bahçesi' olarak gören anlayış Türk milliyetçiliğine sokulmaya çalışılmaktadır. Çiçek bahçesi yaklaşımından etkilenen bir MHP Genel Başkan Yardımcısı 'Türkiye'yi farklılıkların farkına vararak' yöneteceğiz derken, kastettiği acaba 'etnik farklılıklar mıdır?' Keza bir MHP Genel Başkan Başdanışmanı 'Türkiye'de Türkler ırk olarak azınlıktadır. Bundan dolayı Bahçeli'nin yeni milliyetçilik yaklaşımı doğrudur' derken, nasıl bir Türk milliyetçiliğini temsil etmektedir?
Onurlu AB'ci, çiçek bahçeci / mozaikçi anlayışlarla gelinen nokta budur. Bu yaklaşımlarla Türkiye'nin milli bütünlüğünün sağlanması mümkün değildir.
Onun için önümüzde çok zor geçeceği belli olan on yıla, Atatürk-Türkeş damgasının vurulması Türkiye'nin toprak ve millet bütünlüğünün sağlanması açısından kaçınılmazdır. Aksi tavizci yaklaşımların bedelini Türk milleti çok ağır bir şekilde ödeyecektir. Kürtçülüğün çözümü PKK'nın ve yandaşlarının kalıntısız şekilde ezilmesinden geçmektedir.
-
26 Eylül 2006: 17:23 #47807
inanç şinelKatılımcıHulki CEVİZOĞLU
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com.tr
…………………………………………………..Haddini aşmak… ASKERİN ROLÜ, POLİTİKACININ ROLÜ
Üç gün önce AB Türkiye müfettişi (resmi olarak “komiser” deniyor) Kreshmer'in Türk Ordusu'na yönelik eleştirilerine, KKK Org. İlker Başbuğ dün yanıt verdi.
Aslında TSK'ya karşı yapılacak yeni saldırıların işaretini Genelkurmay Başkanlığı devir teslim törenindeki konuşmasıyla yeni başkan Org. Yaşar Büyükanıt vermişti. “Askerin rolü” başlığı ile, yıllardır tartışılan konulara ışık tutan Org. Büyükanıt, özetle, “Askerin siyaset içi görülen kimi davranışlarının Anayasa ve yasalardan kaynaklandığını” belirterek “Askerin yasalarla verilmiş görevleri yapma veya yapmama gibi bir seçeneği ve lüksü yoktur” demişti.BABA VE PİÇ İÇİN ROL PAYLAŞIMI…
KKTC'deki hükümetin yıkılıp, yerine AKP'nin istediği gibi “yapay bir oluşumun” getirilmesi de “askerin rolü” kadar “politikacının rolü” ve “din adamının rolü” kavramlarını tartışmaya açtı. Aynı biçimde, “Baba ve Piç” isimli romanın yazarının, Ceza Yasasının 301. maddesine göre yargılanması sırasında hem AB hem de iktidardaki politikacıların gösterdiği tepki de, “rol paylaşımının” önemini ortaya koydu.
Türkiye'de, yıllardır “gücü elinde bulunduran” kurum, istediğini yapıyor ve bizim de olaya onlar gibi bakmamız gerektiğini dikte ediyor.
Bakınız, KKTC'de “Denktaş'ları politikadan silme” ve “AB'nin her dayatmasına itirazsız evet deme” yolunu açan gelişmeler nasıl da gizli-kapaklı yapıldı. AKP, Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli ile KKTC'de girişimlerde bulundu. KKTC Müftüsü olarak adlandırılan din adamı ise “milletvekili transferi” ile uğraştı.
Diğer olayları da anımsatalım.
TBMM Başkanı (eski AKP'li !..) Bülent Arınç, sürekli olarak “laikliğin yeniden tanımlanması” gerektiğini söyleyip duruyor. Ama kendisi -nedense- bir tanım yapmıyor.KÜFRE KARŞI..
AB'nin isteği ile çıkarılan “yeni” Türk Ceza Yasası, istendiği gibi olmamış ki, “yeniden” değiştirilmeye, orasından burasından tırpanlanmaya çalışılıyor. Özellikle, “Türklüğü, Cumhuriyet'i ve devletin kurum ve organlarını alenen aşağılamayı engelleyen” 301. maddenin değiştirilmesi isteniyor. Ve yasa değişmediği halde bu maddenin uygulanmaması için de her türlü baskı yapılıyor.
Bu madde, Türk Ordusu'nu da, TBMM'ni de, hükümeti de, yargı organlarını da küfre karşı koruyor. Şimdi bu maddeyi değiştirmek isteyenlerin temel hedefi, özellikle “Türklüğe hakaret” bölümü.Kısaca, “politikacının rolü” ve “din adamının rolü” sürekli tartışılması gerekirken, yalnızca “askerin rolünü” gündemde tutmak art niyetli ve AB kaynaklı bir girişim.
Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ'un, (Kara Harp Okulu'nun 2006-2007 Eğitim ve Öğretim yılı açılışında) yaptığı konuşma, “herkesin rolüne çeki düzen verecek” nitelikte.
Org. Başbuğ, Genelkurmay Başkanının önceki sözlerine göndermede bulunarak, “Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar farklı iç ve dış tehditlerle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir” dedi.
“ODAK OLUŞUYOR”
KKK, laikliğin niçin tartışmaya açılmaya çalışıldığını anlamadığını söylüyor. (Aslında anlıyor ve yanıt veriyor.) Tarikatların artık büyük tehlike oluşturduğunu, “toplumun cemaatleşmeye itildiğini”, bunların “Atatürk devrimlerine meydan okur hale geldiğini” ve “devrime karşı hareketlerin odağı haline dönüştüğünü” söylüyor.
Devrimlerin, bazı kesimler tarafından bilinçli, sabırlı ve planlı bir biçimde aşındırılmaya çalışıldığını ve bu yönde kayda değer mesafe alındığını söylüyor. Bunu yapanlar kimler acaba?..Paşa “kim” olduğunu söylese, belki AB müfettişi kulak çekecek!.. (İşgal döneminde, sokak ortasında Türk generallerin tokatlandığını unutmayalım!.)
Bu satırları yazdığım sırada AB'den son haber geldi. AB Komisyonu Başkanı Barrosso, “Bulgaristan ve Romanya'dan sonra AB'nin genişlemesi durmalı” dedi.
Onlar “dur” diyor, bizim politikacılar “durmuyor!”
Artık Paşa, daha ne desin?..
Ne yapsın?.. -
23 Eylül 2006: 19:56 #47480
inanç şinelKatılımcıbeyler bu gençlik sizinle gurur duyuyor.

nerden buluyosunuz bilmiyorum ama helal olsun size , tebrikler hizmetleriniz için.
-
23 Eylül 2006: 12:46 #44663
inanç şinelKatılımcıTÜRKİYE NASIL KUŞATILDI
Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası
TÜRKİYE NASIL KUŞATILDI?
Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkası
Fethullah Gülen'in 35 yıllık yol arkadaşı Nurettin Veren anlatıyor..
Merdan YANARDAĞ yazdı..
Yeni çıktı!
(Siyah Beyaz Yayınları, 180 sayfa, İstanbul Eylül 2006.)
Bütün kitapçılarda ve alışveriş merkezlerinde..
/TÜRKİYE NASIL KUŞATILDI
Fethullah Gülen Hareketinin Perde Arkısı
ABD'nin dünyanın kalbi olarak bilinen ve yeryüzünün en zengin enerji havzalarının bulunduğu Merkezi Avrasya'yı denetim altına almak için geliştirdiği Genişletilmiş Ortadoğu Projesi'nin (GOP) en önemli boyutunu, hiç kuşkusuz “ılımlı islam” strtejisi oluşturuyor. Ilımlı İslam, batılı değerlerle uyumlu, siyasal olarak Amerika Birleşik Devletleri'nin (ABD) ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, sınırların yeniden çizildiği ve rejimlerin bu amaca uygun olarak değiştirilmesinin öngörüldüğü GOP'un taşayıcı kavramıdır. Bu kavramın politik arka planı irdelendiğinde, bizi hiç bir tereddüde yer birakmayacak şekilde getirip Fethullah Gülen örgütlenmesinin kapısına koyuyor. Öyle anlaşılıyor ki, bölgede ılımlı islam projesinin en önemli aktörlerinden biri Fethullah Gülen ve onun kurduğu yaygın örgütlenmedir.
Çünkü, hiçbir rejim sadece askeri ve siyasal zorla ayakta kalamaz. Tarihin bize verdiği en önemli derslerden biri de bu olgudur. Dünyanın en kötü ve zorba yönetimleri bile, örneğin çöpleri toplamak ve fırınları çalıştırmak zorundadır. Dolayısıyla asgari bir toplumsal destek oluşturulmadan hiçbir baskıcı yönetim ya da diktarörlük ayakta kalamaz. Aynı şey işgaller ve sömürgecilik için de geçerlidir. Etkili bir işbirlikçi sınıf ve asgari bir toplumsal destek ya da kayıtsızlık gereklidir.
İşte GOP ve ılımlı islam stratejisi ve/veya siyaseti, Ortadoğu ve islam coğrafyasında ABD işgaline ve neo-klasik sömürgecilik girişimine toplumsal ve siyasal rıza üretmek için geliştirilen bir projedir. Fethullah Gülen ise, “Dünya denilen geminin kaptanı” olarak nitelendirdiği bu otorite ve irdeye hedeflerine ulaşmak için boyun eğilmesi gerektiğini vaaz ediyor. Dolayısıyla Gülen, ABD'nin “ılımlı islam” projesinin teolojik ve felsefi arka planını oluşturmak için gönüllü yazılmış bir tarikat lideri portresi çiziyor.
Kendisini, “Kutb-ul Aktab”, yani kalbinden geçeni Tanrının yerine getirdiği insan ilan eden ve izleyicileri tarafından “müçtehid”, yani din de içtihad yapan, kuralları değiştirme ve yeni kurallar koyma yetkisi ve birikimine sahip bir yüksek makam/şahsiyet olarak nitelendirilen Fethullah Gülen, ılımlı islam projesinin hayata geçirilmesine adaydır. Burada “Kutb-ul Aktab” ve “meçtehid” kavramları ile tarif edilen makam ise, peygamberlikten bile yüksek bir konuma işaret etmektedir. Çünkü Fethullah Gülen'e atfedilen yetenek ve verilen yetkiler, kutsal kitaplarda peygamberlere bile tanınmamıştır.
Gülen'in, İslam'ın esaslarına bile müdahele etme gücünü/yetkisini içeren bu nitelikleri kendisinde nasıl topladığını, Nurettin Veren, Kanaltürk ekranlarında açıkladı. Bu açıklamaları kaynaklarıyla birlikte bu kitapta geniş şekilde bulacaksınız.
***
Türkiye'nin “büyük medya” alanında tek muhalif televizyonu olan Kanaltürk'te, 26 Haziran ve 3 Temmuz 2006 tarihlerinde yaptığım “Yolsuzluk ve Yoksulluk” isimli ekonomi-politika programlarında Fethullah Gülen'in Türkiye'yi bir ağ gibi saran örgütlenmesi mercek altına alındı.
Programa, Gülen'in 35 yıl boyunca en yakınında yer alan, onun baş yardımcılığını ve siyasi danışmanlığını yapan; Fethullah Gülen dahil, cemaatin şekillenmesini ve gizli politik/islami örgütlenmesini gerçekleştiren üç kişiden biri olan makina mühendisi Nurettin Veren konuk olarak katıldı.
Seyircilerden gelen mesajlarda da belirtildiği gibi, Veren'in program boyunca yaptığı açıklamalar, “şaşırtıcı, irkiltici, inanılmaz ve insanın kanını donduran” nitelikteydi. Tehdidin hem büyük hem de yakın olduğunu gösteriyordu. Çünkü, programda yapılan açıklamalar, kamuoyunun ilk kez duyduğu çok önemli ve çarpıcı bilgiler içeriyordu. Üstelik bu bilgiler kanıtlara, belgelere ve birinci elden tanıklıklara dayalıydı.
Fethullah Gülen'in para kaynakları, kontrol ettiği büyük mali gücün çapı; finans, sanayi, eğitim, sağlık ve medya sektörlerinde sahip olduğu firma, kuruluş ve yatırımlar; vakıflar; paraların nasıl toplandığı; bu islami-politik örgütün nasıl kurulduğu, yönetildiği ve işlediği; başta mülkiye (içişleri bakanlığı), Silahlı Kuvvetler, Emniyet Teşkilatı ve Milli Eğitim olmak üzere devlet içinde nasıl örgütlendiği, Kanaltürk'te yayınlanan Yolsuzluk ve Yoksulluk programında bütün açıklığıyla ortaya konuldu.
Nurettin Veren, sadece Fethullah Gülen'in çok yakınında bulunmuş bir kişi değil, aynı zamanda aktif bir yönetici ve bir operasyon adamı. Zaman gazetesi, Samanyolu televizyonu, Asya Finans (Bank Asya), cemaate bağlı okullar, dershaneler ve başta Orta Asya ülkeleri olmak üzere, dünyanın bir çok bölgesinde kurulan üniversiteler ve orta öğretim kurumlarının birinci dereceden kurucusu ve sorumlusu. Dolayısıyla örgütün/cemaatin, deyim uygunsa pilot kabininde yeralan Nurettin Veren'in yaptığı açıklamalar Türkiye'yi sarstı.
***
İkinci programa Nurettin Veren'in yanısıra önemli bir konuk daha katıldı; İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Şubesi eski Müdürü Adil Serdar Saçan… AKP'nin iktidara gelmesinden sonra politik bir kararla meslekten ihraç edilen Adil Serdar Saçan, kamu yönetim doktorası yapan, birincilikle bitirdiği Polis Akademisi'nin yanısıra Hukuk Fakültesi'den de mezun olan bir polis. Saçan, Emniyet Teşkilatı'nda Fethullahçı örgütlenme konusunda ilk raporları hazırlayan, soruşturma yürüten, kanıtları toplayan ve tehlikeye işaret eden bir emniyet müdürü.
Halen davaları devam eden Saçan, 5 yıllık Organize Suçlar Şube Müdürlüğü sırasında, başta Ömer Lütfi Topal ve Nesim Malki cinayetleri ile Albayraklar Holding'in adının karıştığı yolsuzluk olayları ve İstanbul mafyası olmak üzere çok sayıda soruşturmaya imza attı. Bilindiği gibi, islami sermaye çevrelerinden Albayraklar Holding, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a en yakın gruplardan biri. Daha da önemlisi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin başta ” Akbil” olmak üzere çeşitli ihaleleri hakkında yürütülen soruşturmada Başbakan Erdoğan'ın da adı geçiyor. Dolayısıyla, AKP'nin iktidara gelir gelmez ilk işlerinden biri Saçan'ı görevden almak oldu.
Adil Serdar Saçan, programda Emniyet içindeki Fethullahçı örgütlenme hakkında çok çarpıcı açıklamalar yaptı, önemli belgeler sundu. Saçan, verdiği bilgilerle Nurettin Veren'in çizdiği çerçeveyi tamamladı.
***
Program sırasında gelen yaklaşık 150 bin kısa telefon mesajı, konunun önemini ve izleyicilerin yüksek ilgisini ortaya koyarken, F. Gülen örgütünü ve taraftarlarını ne kadar etkilediğini de gösterdi. Günler boyu süren programa yönelik kutlamaların yanısıra; çok sayıda tehdit, hakaret, küfür masajları ve telefonları da geldi.
Öte yandan programa, Gülen'in sözcülüğünü yapacak düzeydeki bazı kişiler, davet edilmelerine karşın gelmediler. Örneğin, Fetullah Gülen'e yakınlığıyla tanınan Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Yazarlar ve Gazeteciler Vakfı Başkanı Harun Tokak ve Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Suat Yıldırım bu isimler arasındaydı. Kendilerine defelarca telefon edildiği, faks çekildiği ve doğrudan temas kurulduğu halde katılmayacaklarını bildirdiler.
Durum böyle olmasına karşın; on yıldır ABD'de yaşayan, Federal Polis (FBI) ve Amerikan istihbarat örgütü CIA tarafından korunan Fethullah Gülen, yandaşları aracılığıyla mahkemelerden tekzip kararı çıkarmak için yoğun girişimlerde bulundu.
Sonuç olarak; ABD'nin gezegene hakim olma stratejisini formüle ettiği, “Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi” ve projenin en önemli siyasal etabı olan GOP'un Türkiye için taşıdığı anlam; programda yapılan açıklamalar, ortaya konulan belgeler ve analizlerle daha da netleşmiş oldu.
AKP ile ittifak içinde hareket eden, hükümette kendisine yakın bakanlar bulunan F. Gülen ve örgütü, Yolsuzluk ve Yoksulluk programında ortaya çıkan gerçeklerden de anlaşılacağı gibi Türkiye'yi ve toplumu kuşatmış durumda. Daha da önemlisi, Fethullah Gülen'in sahip olduğu ilişkiler ağı, denetlediği mali güç, örgütlenmesinin ulaştığı derinlik ve yaygınlık, tahminlerin ötesinde bir büyüklüğe ulaşmış durumda.
İşte Nurettin Veren bu örgütlenmenin, elinde çok sayıda kanıt/belge bulunan birinci dereceden tanığı. Sadece tanığı da değil, kendi deyimiyle bu davanın “sanığı” da olmaya hazır bir insan.
Fethullah Gülen örgütünden neden ve nasıl ayrıldığını da açıklayan N. Veren'in katıldığı bu programların bant çözümlerini bir kitap halinde getirdik. Ben de gerçekleştirdiğim programların metinlerini elden geçirerek düzenleyip, son bölüm için yazdığım değerlendirme ve analiz yazılarını da ekleyerek bu kitabı hazırladım.
Bu kitap, özelliği nedeniyle akademik bir araştırma değil, ve fakat bu yönde yapılacak bütün çalışmalar için kaynak oluşturacak bir eser niteliğindedir. Böyle düşünülmüş ve tasarlanmıştır. Dolayısıyla elinizdeki kitap, kamuoyunun bilgilendirilmesi ve aydınlatılmasını amaçlayan; akademisyen ve entellektüellerden sokaktaki sıradan insana kadar geniş bir kesime hitap etmeyi hedefleyen bir gazetecilik çalışmasıdır.
Merdan YANARDAĞ
Not: Yukarıdaki yazı Merdan Yanardağ'ın kitap için yazdığı önsöz'den alınmıştır.
-
23 Eylül 2006: 10:21 #47806
inanç şinelKatılımcıAB faşizmi ve onunla mücadele
Elif Şafak davası ile birlikte tekrar Türkiye'ye hakim olan AB faşizmini ruhumuzun en derin noktalarında bile hissettik. Neydi mesele? Bir hanım, Türklerin Ermenilere yönelik soykırım gerçekleştirdiğine dair bir roman yazmış. Bu romanla ile ilgili olarak yazar hakkında Türk milletinin manevi varlığına hakaret etmekten suç duyurusunda bulunulmuş. Özetle hanım yargılanacak. Bir sivil toplum örgütü de bu yargılama sırasında demokratik gösteri hakkını kullanmak için mahkeme önünde gösteride bulunacak. Söz konusu olan ne yargısız infaz, ne başka bir tür suç veya suça teşvik.Yazar hanımı eleştirenler tepkilerini ortaya koyabilecekleri gibi, dedelerinin Ermenilere soykırım yaptığına inananlar veya sözde sınırsız fikir özgürlüğü diyenler de gelip yazara destek verebilirler. Oysa olan bu değil. AB faşizmi bütün Türkiye'yi ayağa kaldırıyor. AB temsilcisi mahkeme salonunu teftiş ediyor. Erdoğan, İstanbul Emniyet Müdürüne emir veriyor: “Protestocuları sokakta görmek istemiyor.” Ne demek bu? Elif Şafak'ın istediğini yazma özgürlüğü var, ancak yazdıklarını eleştirenlerin tepkilerini ortaya koymak için sokağa çıkma hakları yok.
Mahkeme günü canlı yayın yapan AB faşizminin televizyonları tek yanlı söyleşiler ile “demokratik (!)” bir tutum sergilediler. AB basını da üzerine düşeni yaptı. Demokrasi adına demokrasinin ırzına geçen AB faşizmi işini iyi yapıyor ve bundan sonra da yapacak. Kıbrıs konusunda Türk kamuoyunu yıllarca yaptığı psikolojik operasyonlarla parçalayan AB şimdi aynı şeyi Ermeni sözde soykırımı konusunda yapıyor. Bu süreç böyle devam ederse göreceksiniz birkaç sene sonra Türk toplumu Annan Planına “evet – hayır” diyerek bölündüğü gibi “Ermenileri kestik – kesmedik” diyerek bölünecek.
Artık AB faşizmi karşısında kesin tavır almanın zamanı gelmiştir. AB süreci Türkiye'nin bölünme sürecidir. AB karşısında tek doğru duruş, tek Türk duruşu vardır o da bu faşist – emperyalist ahlak düşkünü siyasal blok ile tam üyelik ilişkilerimizin durdurulmasıdır. Aksi takdirde bir Kıbrıs meselesi, bir Ermeni meselesi, bir bilmem ne meselesi derken, Türkiye adım adım çözülmeye sürüklenmektedir.
Bu konuların her birinde milli duruş sergilediğini düşünerek AB'nin savunduğu tezlere “hayır” diyen ama yine de “AB'ye evet” deme noktasında ısrar edenler bilmelidir ki, bu davranışın sonuç itibarı ile AB lobicilerinin açık teslimiyetçi ve bozguncu tavırlarından hiçbir farkı yoktur. “Efendim biz aslında karşıyız ama siyasi nedenlerle bunu ifade etmiyoruz” şeklinde kendisini savunmaya kalkanlara şu sorular sorulmalıdır: “Bir: “Siz fikirlerinizi savunamayacak, halka doğrunuzu anlatamayacak kadar özgüvenden yoksun musunuz?” İki: “Siz hala Türk halkının büyük bir bölümünün sizin hiçbir katkınız olmadan da olsa AB tam üyeliğine karşı olduğunun farkında değil misiniz?”
Türk milliyetçiliği içine sızmış, basit ve basit olduğu kadar yanlış politik tahliller, Türk milletinin AB karşısında kendisini gerçek anlamda savunmasını engellemektedir. AB karşısında tek onurlu duruş vardır. AB'nin onurlusuna da onursuzuna da “hayır.”
ümit özdağ , Yeniçağ gazetesi
-
23 Eylül 2006: 08:26 #47805
inanç şinelKatılımcıMaalesef rantın bittiği yok OZAN kardesim, bundan önceki hükümetlerin zamanındakiyle aynı olmakla birlikte fazladan duran yada topluma yansıması daha belirgin olanlar var.YİĞİT BULUT abimizin bir tespitine konuyla ilgisi bakımından yer vermek istedim;
“Şimdi bir SORALIM kendimize. BİZ KİMİZ ?
IMF ve birkaç sermaye grubunun oyuncağı mı? Yoksa AB veya Amerika'nın paralı askeri mi? Üstümüzde oynanan oyunlara “DUR” diyemez ve bu gaflet uykusuna devam edersek, inanın çok geç olacak. “Ekonomik alanda gafletimizi, algılamadaki gafletimizle” birleştirip kullananların ve türevlerinin bir silahı daha var. “AB umut yolu“. AB'ye gireceğiz herkese aş, herkese iş gelecek diyenler. Gümrük Birliği'nin Türkiye aleyhine nasıl işlediğini, nasıl AB lehine varlık transferi gerçekleştiğini halka yıllar sonra nasıl açıklayacaklar?
Hedef gayet açık. “AB kapısına asılmış, kişiliksizleştirilmiş ve AB, ABD arasında sıkışmış bir Türkiye. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ve en planlı saldırısıyla karşı karşıya. Dünyanın en büyük enerji ve maden yataklarına giden bölgede anahtar konumda olan ve büyük bir işgücüne sahip bu ülke, maalesef dönüştürülüp, kişiliksiz bir geçiş bölgesi haline getirilmeye çalışılıyor. “
İşte Rantı kendi halkı için değilde Arap Sermayesine,AB'ne,ABD'ne düşünen zihniyet budur.
Herşey Türk halkı için YAPILMALI ; adalet,refah,özgürlük,insanca yaşanabilecek yaşam alanları,huzur,fakirliğin olmadığı yani 380 YTL'nin olmadığı bir TÜRKİYE.
Saygılarımla
-
23 Eylül 2006: 07:44 #48029
inanç şinelKatılımcıÖNYARGILARLA VE NASIL KONUSULACAGINI BİLMEDEN HAREKET ETMEK İNSANI APTAL YAPAR.
-
22 Eylül 2006: 20:03 #47952
inanç şinelKatılımcıHakan AKSU'ya ve Ertekin abiye burdan teşekkürlerimi sunuyorum böyle güzel ve anlamlı bir konuya değindikleri için.Ertekin abinin yaptığı tespitler o kadar doğru ve de gerçek ki ekleyecek bir şey bulamadım açıkçası.Olanlar ile olması gerekenler tüm açıklığıyla ortada duruyor.
-
21 Eylül 2006: 10:13 #48023
inanç şinelKatılımcı“Türkiye için de bağımsızlıkçı, antiemperyalist, kendi özgün koşullarına uygun, kendi ulusal değerlerinden kopmamış bir “Türk” modeli öneriyordu.”
ÜSTAD BUGÜN YAŞADIĞIMIZ SORUNLARA ÇÖZÜM OLACAK REÇETEYİ NE GÜZEL YAZMIŞ ZAMANINDA… BU REÇETEYİ UYGULAYABİLECEK “”bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmayacağı”nı kavramış” VE “cesur bir kere, korkak bin kere ölür” ZİHNİYETİNE SAHİP İNSANLARIN BİZİ YÖNETMESİ DİLEĞİYLE
-
19 Eylül 2006: 06:09 #44857
inanç şinelKatılımcıözgürcüm ertekin abinin lafına istinaden alıntıdır.benım anladıgım herkes her istediğini düşünebilir ve söyleyebilir bu sitede.Ertekin abi de bu mana da kullanmış olmalı sanırım.katkılarından ve paylaşımlarından dolayı tebrik ediyorum seni özgürcüm.
-
18 Eylül 2006: 20:20 #47799
inanç şinelKatılımcıBiz kaç kişiyiz
Yeni siyaset ve samimiyet5 milyon küsur hit.(*)
“Kaç kişiyiz biz”in beş milyon kez okunması ( şimdilik), Atatürkçülerin yanıtı olarak herhalde yeterince tatmin edicidir!
“Bu yazıyı okuyan herkesi kendinizden saymıyorsunuz değil mi ?Ben örneğin Atatürkçü değilim!”
“Kaç kişiyiz biz”in “diğer” taraftan yanıtı da budur.
Samimi bir yanıttır.
Ben buna saygı duyarım.
Benim sıkıntım son dört yıldır karşımıza çıkma cesareti gösteremeyen,her ileri hamlesinden sonra kıvıran,içimizden satın aldıkları ile kendini örten ancak artık gizlenemeyenle ilgili.
Ve işin bu tarafı hiç ama hiç samimi değildir.
Ve son dört yıldır tepemize çöreklenen,kanımızı emen,bizi güçsüz düşüren,yabancılara dövdüren,kafamıza çuval geçirten,kendi davasını bile unutacak kadar çalıp çırpan,hainlik yapan,arkadan vuran ve sırtımıza soktuğu her hançerde yüzümüze “ben demokratım” diye gülümseyendir işte o samimi olmayan.
Tıpkı Atatürkçülük ardına gizlenerek her birimizin, işini, eğitimini, adaletini, sağlığını, yaşamımızın her anında devletle ilgili her hak arayışımızı tozlu raflara kaldırmış olanlar gibi.
Tıpkı tarihin bize,hatta belki de bütün insanlığa armağan ettiği en büyük adamlardan birinin yüzünü bronz bir büst haline getirip,düşüncelerini kalın kitaplar içine saklayıp,sözlerini sloganlaştırıp bizi uyuturken kendilerine güç merkezleri yaratanlar gibi.
İşte bu iki zihniyetin mimarı oldukları sistem banka hortumcularını,iki yüzlü siyaseti,devlete sızan hatta kafa tutan mafyayı ve son olarak ta bugünü kurmuştur.
Bu zihniyetler köy enstitülerini kaldırmayı kabul edip Türk insanının eğitim şansını elinden almış, Türkiye'yi ağa, aşiret,tarikat sarmalında boğarken kendilerine devletle halk arasında ballı badem, dokunulmaz alanlar yaratıp , her işlerini görmüşler ,servetlerine servet katmışlar,şan şeref sahibi olmuşlardır.Devlete küs bir halk, halkını sevemeyen bir devletin sorumlusu bu zihniyetlerdir. Türkiye'nin fakirliğinin sorumlusu bu zihniyetlerdir.Gelişemediğimizin,açlığımızın,aşağılık kompleksimizin ve şimdi de elimizde kalan son şey olan onurumuzu kaybedecek noktaya gelmemizin sebebi onlardır.Türkiye'ye bugün para uğruna ,zengin olma hayali uğruna Ata'sını sattırmaya çalışmıyorlar mı?Vazgeçin demiyorlar mı?
Bu iki zihniyet çıkarları uğruna Türkiye'yi yıllardır kandırmıştır.
“Takiyye ” bence Türkiye'nin 50 yıllık kanseridir .
Olduğunu saklamak yada olmadığın gibi görünmek.
Samimiyetsizlik.
Korkaklık.
Sinsilik.
Menfaatperestlik.
Ve tabi ki ,
İhanet.Bu iki zihniyeti de yeni siyaset ,genç siyaset sona erdirecektir diye düşünüyorum.
Yeni siyaset kim mi?
“Kaç kişiyiz biz” sorusunun yanıtıdır yeni siyaset.
Evet, “Kaç kişiyiz biz” sorusuna beş milyonun üzerinde (şimdilik) yanıt geldi.
Evet, bu beş milyonun içinde, tıpkı bu yazının başında sözlerine yer verdiğim kişi gibi “Atatürkçü olmayanlar” da vardı.
Evet,bu beş milyonun içinde bir yandan “bende Atatürkçüyüm “deyip bir yandan da sayaca inanamayacak kadar güvenini yitirmiş olanlar da vardı.
Evet,o yazı orada durduğu sürece bu beş milyona eklenecek çok beş milyon var.
Evet,bu beş milyonun dışında, Türkiye'de bilgisayarı olmayan ,interneti bilmeyen daha nice milyonlarca Atatürkçü var.
Gelen binlerce mesajı,yorumu okuduktan,milyonların nasıl birbirine kenetlendiğini gördükten sonra kaç kişi olduğumuzdan şüpheniz kaldı mı ?
Bu yazının okunma sayısı ile ilgili samimi düşüncelerim bu.
Ve zaten bu sayının hiçbir önemi yoktu.Yok.
Sonuç ,ilk yazıda da söylemeye çalıştığım gibi,zaten baştan belliydi.Peki öyleyse durup dururken,küfür yiyip damarına basılmak hariç, bu yazıyı niye yazdığım sorusu geliyor akla .
Şahsi reklam,site reklamı gibi saçmalıkları bir yana bırakırsak Türkiye'de “Atatürkçüleri saymayı gerektirecek”,yada “siz kaç kişisiniz Atatürkçüler” sorusunu sorma cesaretini verecek,yada kendimize kendimize “azaldık mı acaba” diye düşündürecek bir zemin var mıydı ?
Acaba Cumhuriyet gazetesindeki aydınlar “tehlikenin farkında mısınız” derken kafayı mı yemişlerdi?
Bende bu paranoyanın bir parçası mıydım?
Bir ülke toptan bir deliliğin pençesine düşmüş olabilir miydi?
Yoksa Türkiye ,cumhuriyet tarihinin en büyük takiyyesi,samimiyetsizliği ile başaka bir noktaya mı çekiliyordu?Gelin birlikte düşünelim:
Türkiye son dört yıldır büyük bir medya karartması altında mı?
Evet.Büyük basının neredeyse tamamı teslim vaziyette mi ?
Evet.Bunun sebebi hükümetle vazgeçilmez iş ilişkilerinde olmalarından kaynaklanmıyor mu?
EvetBüyük basının,medya organları düne kadar görüşlerine karşı oldukları yazarları gazetelerine bu sebepten transfer etmediler mi ?
EvetBu köşe yazarları olan biten her şeyi çarpıtıp yada olmamış gibi gösterip medya karartmasında yada türkçesi halkın kafasını bulandırma operasyonunda en önemli görevi yapmıyor mu?
Evetİslami diye nitelendirilen basın ki ben bu adlandırmaya en başından beri karşıyım.
İslami basın adlandırması hepimize açılmış bir üçkağıttır.Bir başka kafa bulandırma oyunudur.
“İslami basını takip edenler müslüman, etmeyenler değil”.İşte bu kadar basit bir zihin yıkama oyunudur bu.
Bu oyun Türkiye'de inançlı kesim üzerinde yıllardır oynanmaktadır.
Bu basının adı olsa olsa anticumhuriyetçi,antidemokratik,antilaik yada karşı devrimci basın olmalıydı.
İşte bu basın her zamankinden fazla güçlenip,iktidarın her türlü nimetinden beslenmiyor mu?
Evetİktidar partisi ile laisizm,milliyetçilik,Atatürkçülük,yolsuzluk,bağımsızlık meselelerinde mücadele eden muhalefet partilerine üye olan işadamları bile hükümete hoş görünmek için bu kanallara reklam vermiyor mu?
EvetBu reklamlarla beslenen antidemokratik basın Türkiye'nin özellikle az eğitilmiş kesimlerine seslenecek hertürlü yayını ile hükümet partisine yeni oy depoları sağlamııyor mu?
EvetAtatürk devrimine “karşı devrimin “zamanı geldiğinin hatta geçtiğinin ve hatta gerçekleşmekte olduğunun,psikolojik,sosyolojik,toplumsal analizleri bu televizyon ve gazetelerde makaleler ve yorumlar halinde tefrika tefrika yer almıyor mu?
EvetAilesinde,” Atatürk'le silah arkadaşlığı yapmış,soy isimleri Atatürk tarafından konmuş , laik cumhuriyeti destekleyen sanat,iş ve siyaset alanlarında vakıflar,partiler,dernekler kurmuş” büyükleri bulunan işadamları,yeşil sermaye ile patlatılan inşaat,enerji,medya sektörlerinden pay alabilmek için özelleştirme peşkeşlerinden nemalanabilmek,yıllardır beklettikleri kaçak ,kanunsuz işlerini legalize etmek için hükümet mensuplarıyla birarada görünmeye ,onlarla aynı sofralara oturmaya çalışmıyor mu ?
EvetMilli eğitim bakanlığında gizlenen kadrolaşma iddiaları hükümetin güç kaybetmesi üzerine bir bir ortaya çıkmıyor mu?
EvetBu kadrolaşmanın sonucu olarak cumhuriyet Türkiye'sinde hiç görmeyeceğimizi sandığımız türlü rezillik manşetlere taşınmaya başlamadı mı?
Evet ,evetSon dört yıldan beri çocuklarımızı emanet ettiğimiz okullarımızda, antilaik eğitim sistemine doğru kayıldığı iddiasına doğru diyebilir miyiz öyleyse ?Çocuklarımız göz göre göre zehirleniyor mu?
Evet,evet.Bazı belediyeler içki yasağı getimeye çalışmadı mı ?
EvetCumhuriyet tarihinde ilk kez Danıştay basılıp ,laisizmi savunanan hakimler vuruldu ,türban yüzünden şehit edilmedi mi?
EvetŞehit edilen hakimin cenazesi sırasında sayın başbakan kavşak açmadı mı ?
EvetŞehit edilen hakimin naaşı yeni toprağa verilmişken aynı gece sayın Başbakan gençlik şöleni düzenlemedi mi ?
EvetBu katliamdan hemen sonra bazı bakanlar çıkıp “bu işin altından başka şeyler çıkacak “dedi mi?
EvetSoruşturma sırasında isminin içinde Atatürk geçen bir sürü uyduruk örgüt yakalanıp ,bir şey çıkmayınca serbest bırakılmadı mı ?
EvetYani “bu işin altından başka şeyler “çıkarılmaya çalışıldı ama çıkmadı mı?
EvetBazı belediyelerin dağıttığı resmi kitapçıklarda, Çanakkale savaşını bulutlardan gelen ermişlerin kazandığı iddiası yer almadı mı?
EvetBu belediyelerin başkanları ile ilgili hiçbir şey yapılmadı mı?
EvetSayın Başbakan PKK belası yıllar önce sona erdirilmiş,Abdullah Öcalan yıllar önce hapse atılmış,Kürt kökenli vatandaşlara kendi dilinde yayın gibi sosyal haklar verilmişken ,”Türkiye'de Kürt sorunu vardır “demedi mi?
EvetGüneydoğuda sona erdirilmiş terör yeniden başlamadı mı?
EvetDiyarbakır başta bütün güneydoğuda devlet görevlileri ,polis,jandarma aileleri sokağa çıkamaz hale gelmedi mi?
EvetNeredeyse hemen her gün bir şehit haberi gelmiyor mu?Bir ananın daha yüreği yanmıyor mu?
Evet,evet.Irak'ta Türk askerinin başına çuval geçirilmedi mi?
Evet.Askerlerin görevi yeri geldiğinde ölmek değil midir?
EvetSayın Başbakan,sayın Genelkurmay Başkanına “hocam” demiyor mu?
EvetVan savcısı ağustosta Genelkurmay Başkanı olması beklenen ve Atatürkçülüğü ile öne çıkan Kara Kuvvetleri komutanı hakkında çetecilikten iddianame hazırlamadı mı?Van'da Türkiye'nin terörle mücadelesi 35'şer yıla mahkum edilmedi mi?
Evet,evetLaik kimliği ile tanınan Van üniversitesi rektörü hapse atılmadı mı?
EvetÜniversite genel sekreteri suçsuzken hapsedilmiş olmanın psikolojik baskıyla kendini asmadı mı?
EvetRektör suçsuzluğu ispat edilip serbest kalmadı mı?O zaman intihar eden genel sekreter pisi pisine ölmüş olmuyor mu ?
Evet,evet.Diğer rektörler üzerinde, sorguya çağırmak gibi benzeri uygulamalarla baskı kurulmuyor mu?
EvetBütün bu baskı ve germe politikalarıyla, bu ağır propagandayla Laisizm= Atatürkçülük=Dinsizlik 'tir denmeye çalışılmıyor mu?
Evet
Bitmedi.23 nisanda çocuk diye 21 yaşında ki adamları -yaşıtları terörle mücadelede şehit bayraklarına sarılırken- meclis kürsüsüne çıkarmadılar mı?
EvetBu adamların ortak özelliği İmam Hatip'li olmaları değil miydi?
EvetAcaba bu operasyon hükümetin meclisteki bir güç gösterisi değil miydi?
Evet“Bak beğenmediğin imam hatipliyi,seninle dalga geçer gibi, yaşı geçkin olsa da çocuk diye getirip buraya oturturum “diyenler tabanlarına mesaj vermek için Türkiye Büyük Millet Meclisini ve Atatürk'ün çocuklara hediye ettiği bayram gününü siyasetlerine alet etmiş olmadılar mı?
EvetBu skandal sonrası Meclis Başkanı çocuk kılığındaki adamları savunmadı mı ?
EvetMeclis Başkanı, Danıştay saldırısı sonrası aynı şekilde, saldırıyı yapan kişi hakkında savunma konuşması yaptı diye eleştirilmedi mi?
Evetİktidar partisine bağlı belediyelerle ilgili yolsuzluk haberleri Ali Dilbo manşetleri ile ayyuka çıkmadı mı?
evetİktidar partisinin milletvekili “yolsuzluk ayyuka çıktı” dediği için partisinden ihraç edilmedi mi?
EvetBaşbakanın danışmanı olarak Amerika'ya giden kişi,Türkiye Cumhuriyeti Başbakanını kastederek ” bu kişiyi delikten süpürmeyin” demedi mi ?
Evet3 kasım seçimlerine kadar neredeyse hergün düzenlenen türban eylemleri, bu hükümet görev başına geldikten sonra bıçak gibi kesilmedi mi ?
EvetBaşbakan sıkıntıya düştüğü son zamanlarda yine türban kartını açmadı mı?Berlin büyükelçisi herkesin gözü önünde Başbakan tarafından türban yüzünden azarlanmadı mı?
Evet ,evetBu iki örnek bile bize türbanın bir inanç özgürlüğü arayışı değil bir siyasi baskı aracı olarak kullanıldığı hakkında yeterli fikir vermiyor mu?
EvetBu listeye eğer istersem yüzlerce madde daha ekleyebilir miyim?Ekleyebilir misiniz?
Evet,evet.Demek Türkiye 'de son dört yılda “Kaç Atatürkçü var” sorusunu sorma zemini, göz göre göre ,bile bile yaratılmış.
Demek ki ne ben ne de milyonlarca sıkıntı yaşayan Atatürkçü kafayı yememişiz.
Demek ki Türkiye'de Atatürkçü geçinip yolunu bulan çok kişi varmış.
Demek ki gerçek Atatürkçüler basit bir çağrıda bile beş milyon,on milyon toplanabiliyormuş.
Demek ki gerekirse altmış milyon gerçek Atatürkçü gereken yanıtı verebilirmiş.
Ve demek ki yeni siyaseti belirleyecek temel merkez güç herkese ,herşeye inat Atatürkçülük olmalıymış.
Ben Atatürkçü değilim diyen herkesi bu büyük adamı bir kez daha okumaya hatta onu aşacak fikir bulurlarsa açıklamaya ,yazmaya davet ediyorum.
Atatürkçülüğü bugüne kadar bize, size ,herkese dayatılan bir kara kaplı kitap sananlar,öyle kullananalar,karşısında bu savla duranlar bugün kaybettiğimiz her erdemin sorumlusudur.
Yeni siyaset, Atatürkçülüğü:
Büyük olmaya,
Bağımsız olmaya,
Güçlü olmaya,
Akıllı olmaya,
Medeni olmaya,
Cesur olmaya bir çağrı olarak kabul etmektedir.
Yani özünde olduğu gibi.
Arkasında saklanacağımız değil önünde duracağımız bir Atatürkçülük ve yeni siyaset Türkiye'nin çıkış noktasıdır.Şimdi bir kez daha soruyorum ve yine yanıt bekliyorum
Yeni siyaseti siz belirleyeceksiniz:
Yeni siyasete var mısınız?
kck
Önceki yazı “Kaç kişiyiz biz?” i okumak için tıklayın
(*) 25 Temmuz tarihinde okunma sayısı 11.215.896'a ulaşmıştır.
Kerimcan KAMAL , KANALTÜRK TV , http://www.kanalturk.com.tr ,
-
18 Eylül 2006: 16:48 #47798
inanç şinelKatılımcıİstanbul'un finans merkezi olma yolunda ilerlediğini ileri sürenler, buraların kontrolümüzden çıkıp adeta serbest bir bölge haline geldiğini göremiyor. Dili, dini, karakteristik özelliği kalmamış ama dünya sermayesinin odaklandığı bir yer.
Son saatlerin gazete haberlerinden alıntılar; “Bir bankaya daha yabancı ortak geliyor, bir sigorta şirketi daha satıldı, bir banka daha tamamen yabancıların kontrolüne geçti, X gurubu cam sektöründeki iştiraklerinin tamamını Fransız Y gurubuna sattı…” Değerli dostlar, bu tip haberleri okuyunca bazılarımız “Türkiye çok iyi yönde ilerliyor” derken bazılarımız da “Bu iş bitiyor, Türkiye tasfiye ediliyor” şeklinde çıkarımlarda bulunuyor.
Peki bu tip yorum ve çıkarımlardan hangisi daha gerçekçi?
Benim fikrim çok belli olmakla birlikte “her şey satılınca, durum çok iyidir” yanılgısı içinde olanlara, gerçeği görme yolunda bir adım atmaları için, detayları bir kez daha aktarmak istiyorum. Bunu yaparken “bankaları” sorgulamaların “odağına” yerleştireceğim ve konuyu soru-cevap şeklinde detaylandıracağım.
Soru 1- Banka patronlarının, sahip oldukları kontrol hisselerini bankanın sahipliği tamamen değişecek şekilde yabancılara satmaları, sadece “mal benim satarım” noktasından algılanıp değerlendirilebilir mi?
Cevap: Banka dediğimiz yapı tamamen güven üstüne kurulan ve gerçek sahibi “patron” yerine oraya güvenip parasını yatıranlar olan bir dinamiktir. Daha açık ifadesiyle; bankayı banka yapan doğru yönetim ve yönetime birikimleri ile katılan, destek olan halkın teveccühüdür. Açıkçası; bankalar halkındır. Bir ülkede, yıllarca halk elindeki avucundakiyle bir bankayı desteklemiş, arkasında durmuş ve sonuçta ortaya “finansal-entelektüel” bir ulusal değer çıkmış ise; hiç kimse “kâğıt üstünde burası benim, istediğime satarım” anlayışında olamaz…
Satılanlar ülkenin varlıkları
Soru 2: Son dört yıl içinde gördükleri üç kuruş karşısında bunun küresel sermayenin Türkiye'ye teveccühü olduğunu düşünüp, “Her şeyimizi satalım” noktasına gelenler ve bu satışları “Türkiye kurtuluyor” şeklinde algılayanlar nerede hata yapıyorlar?,Cevap: Bu arkadaşlardan bazıları şirketleri “para” ettiği için ceplerini doldurup kenara çekiliyorlar, dinamiği “olumlu” algılamaları gayet doğal. Duruma “çıkar ilişkisinden uzak” olmasına rağmen “olumlu” bakan bazıları ise şu gerçeği gözden kaçırıyorlar; ister kamu malı olsun ister özel sektör şirketi, sattıklarımız hissedarların tek başlarına oluşturdukları yapılar değil, sattıklarımız bizim 80 yıllık emeğimiz-birikimimiz ile oluşan bu ülkenin varlıkları. Onları satarak aldığınız para, ülkenin içini boşaltarak verdiğiniz zararın ileride yüzde birini karşılamayacak. Ortaya şöyle bir yapı çıkacak, hatta çıkmaya başladı; zorlu bölgelerde yani insan feda etmek gereken yerlerde sınırlarını bizim beklediğimiz, servis sektöründe bizim çalıştığımız, içeride her türlü hizmeti düşük ücretle bizim yaptığımız (IMF'nin asgari ücret daha da düşürülsün isteği şirket sahipliğinin yabancılara geçtiği bir ortamda çok anlamlı) ama içerik açısından varlığımızın “0” olduğu bir ülke.
Türkiye yol ayrımında
Soru 3: Türkiye’nin uyguladığı parayı verene stratejisiz sat politikasını izleyen başka bir gelişmiş ülke var mı? örneğin “Merkez AB” dediğimiz ülkelerde, bankalarda yabancı oranı ne?
Cevap: IMF ve AB kontrolü altında olmayan ve “gelişmiş ülke” olarak adlandırabileceğimiz, reel ve mali sektörü bu şekilde talan edilmiş bir örnek daha bulamazsınız. Burada tam bir yol ayrımındayız hatta zorunlu olarak seçimi yaptık diyebiliriz, ya Şili, Macaristan, Estonya olacağız ya da “gelişmiş, bağımsız” bir ülke olma yolunda ilerleyeceğiz… Bu noktada AB ülkelerindeki bankacılık paylarını da sizlere aktarmak istiyorum; Yabancıların gelişmiş AB ülkelerindeki payları şöyle; Avusturya yüzde 19, Fransa yüzde 19, Danimarka yüzde 17, İspanya yüzde 10, İtalya yüzde 8, Almanya yüzde 5, hatta Yunanistan'da bile yüzde 20. Dikkat ederseniz bize “her şeyi sat” diyen IMF’nin büyük ortakları kendileri aynı şeyi yapmamışlar. Hangi ülkelerde yabancı payı yüksek sorusuna gelince… Onu da arz edeyim; Meksika yüzde 82, Arjantin yüzde 48, Şili yüzde 42, Peru yüzde 47, Macaristan ve Polonya yüzde 65, Çek Cumhuriyeti yüzde 95, Slovakya yüzde 93, Estonya yüzde 100…
Sonuç: “Türkiye çok iyi yolda gidiyor, İstanbul finans merkezi oluyor” gibi çıkarımlar yapanlar şunu göremiyorlar; buraları elimizden, kontrolümüzden çıkıyor, serbest bir bölge haline geliyor… Dili, dini, karakteristik özelliği kalmamış ama dünya sermayesinin (her türlü yerel kontrol haricinde) odaklandığı bir yer. Bu gidişatı doğru bulanlar için “durum çok iyi” ama bana göre inanın değil. Yaşadığımız süreç sonunda ortaya dünyanın kalbinde algılanan yeni bir serbest bölge çıkacak ama artık buranın adı “Türkiye” olmayacak… Böyle bir ülkede yaşamak istiyorsanız, sorun yok!
YİĞİT BULUT , REFERANS GAZETESİ,08/09/2006
-
17 Eylül 2006: 15:19 #47686
inanç şinelKatılımcıMedyası küresel sermayenin elinde oyuncak olmuş,gençlere aşılanması gereken birlik beraberlik ruhunu verecek ve tarihiyle köprü kuracak sivil toplum örgütleri susturulmuş bir milletin,kendi benliğinden,Türklüğünden,manevi değerlerinden ve dolayısıyla kendinden uzaklaştırılmış bir gençliğin çok doğaldır ki daha 20 sene öncesinin yaşanmışlıklarını hatırlaması beklenemez.Hatırlanmadığı ve gerekli dersler çıkartılamadığı için bugün hala 20 sene öncesinin hatalarıyla yönetiliyoruz.Bence bunda en büyük pay ,sahip olduğu fikirlere sahip çıkamayan toplumun ileri gelenleri ve karar mekanizmasında yer alan bürokrat kesime aittir.Atatürk'ün karma ekonomik yapısını bırakıp Liberalleşmeye çalışan ve böylece zengin olunacağını zannedenler hala anlamadılar bunun bir hayal olduğunu.bunlar eskinin sözüm ona sosyalistleri,milliyetçileri,emekçileri şimdinin en ileri gelen liberalleridir.Liberalleşmenin saadet getirmediği ortadadır.AB’ye ,Gümrük Birliğine ve daha birçok bu ülkenin yararına olmayan ve olmayacağı da yapılan araştırmalarla ispatlanan olaylara ve olgulara karşı durmayan ve direnmeyen her kesim bu genellemeye girebilir.En Basit örnek Borsanın 10.000 puandan 40.000 puana çıkmasını ekonomik başarı olarak millete yutturmaya çalışanlar bilmelidirler ki bu millet onları seçim zamanı terletecektir tıpkı onlardan öncekilerin basına geldiği gibi.çünkü 380 ytl maaşla aile geçindirmek zorunda olanlar,fındığını üzümünü ürettiği halde satamayanlar , 25 sene okuyup da sap olacak balta bulamayan gençler (üniversite mezunlarını kastediyorum ;olayın en vahim boyutu lise ve altı mezun sayısının milyonları bulması ) bu düzenin böyle gidemeyeceğini çok iyi biliyor. Milli gelirin %80 ' ini nüfusun % 20 ' lik seçkin kesimi paylaşırken geriye kalan % 20’lik Milli geliri nüfusun %80 'i paylaşmak zorunda kaldığı için bugün asgari ücret 380 ytl ve gelir dağılımında adaletsizlik diz boyu.
Olay çok boyutlu olduğu için konu biraz dağıldı gibi görünse de olayın özü budur bence.
Her şeyin hakça ve adaletle yaşandığı, refah ve mutluluk dolu günlere ulaşabilmek ancak ve ancak her anlamda BAĞIMSIZ TÜRKİYE ile mümkündür. -
17 Eylül 2006: 14:26 #47434
inanç şinelKatılımcıilginç ve bir o kadar da düşündürücü bir şey yaaa ???
-
17 Eylül 2006: 14:03 #44854
inanç şinelKatılımcıBaşta şunu söylemeliyim ki sitede bazı fikirleri olumlu yada olumsuz eksisi ile artısı ile tartışma ortamı oluşturduğu ve her olaya ilgi göstererek değer verip sahip çıkıp değerli fikirlerini bizimle paylaştğı için İnanç'a çok teşekkür ederim .daha önceki yazılarımda değindiğim noktalarda onun karşı fikirlerini bizimle paylaştığı ve konuya yeni açılımlar kazandırdığı için zenginleştirici özelliğini belirtmek isterim.Ve yine belirtmeliyim ki her hangi bir organizasyon içerisinde olmaya karar verirsem koşulsuz görmek istediğim isimlerden biride İnanç Şinel dir.
Yazılarımda belirttiğim unsurları belki karşılıklı yazılar ve fikir açılımları içerisinde olduğu için direkt İnanç arkadaşıma söylenmiş bir durum ortaya çıksada bu tamamen bir yanılsamadır.İnanç'ın Özgürün vede benim konuştuğumuz konuların özünü yakalayamamak sonucunu doğurur.Bu konuda Sevgili inançın fikirlerini paylaşıyor konuya ilgi duyan diğer arkadaşlarımın bilgisine bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Özgürün ve benim yapmaya çalıştığımız şey (özgür adına konuştuğum için özgür den yanlışım varsa düzeltmesini rica ediyorum) ortaya uygulanabilir çeşitli fikirler(ürün) ortaya koymak ve bu konudaki ilgiyi (talep) beklemektir.Ancak uzlaşamadığımız nokta şudur ki bazı fikirleri yeşilyurtlulara rağmen(erkan'ın kulakları çınlasın
) yeşilyurtlular için yapmaya çalışmak ve bu yolda her türlü hayal kırıklığını göze alıp doğru bildiğimiz ve inandığımız şeylerin peşinden koşup koşmamaktır.Konuya olan ilgin ve zenginleştirici katkılarından dolayı sevgili İnanç seni listemizin 4. sırasına yazmak istiyorum . En kötü ihtimalle biz 10 yeşilyurtlu ve 20 turist bir hafta güzel bir zaman geçirir olayın felsefesini yapmayı başkalarına bırakırız
. Ne dersin?eyvallah ertekin abi , aklım erdiğince ve elimden geldiğince doğruları geleceğimiz için düşünmeye, doğrular için çalışmaya ve üretmeye çalışıyorum.sunu bilmeni isterim ki kalplerimiz her zaman bir ertekin abi.dediğin gibi özgüründe seninde benimde anlatmak istediğimiz ortaya uygulanabilir ve faydalı fikirler,ürünler koymaktır.senin gibi duyarlı,düşünen,olaylara farklı açılardan bakabilen ve sorumluluk sahibi bir insanla çalışmayı bende isterim abi.zaten su an karsılıklı fikir telakkisiyle bunu yapıyoruz dediğin üzere.daha neler,nasıl yapılabilir adına suat hocamın fikirlerine de katılıyorum,yaşanmış örnekleri mercek altına alıp olayı nesnel ve nicel olarak inceleyebiliriz.
elbetteki evet derim ertekin abi

saygılarımla -
17 Eylül 2006: 09:01 #44851
inanç şinelKatılımcıAnlatmak istediklerim kendi fikirlerimdir,herkesin fikrine de saygı duyuyorum.dediğim gibi yayla turizmini bizim oralarda uygulanabilirliği ve gerçekleşmesini çok zor buluyorum,inanmıyorum kısacası.inanmamamdaki en büyük etken insanların hayattaki önceliklerinin çok farklı olması ve gerçeklerin mevcudiyeti.her insanın işi ve ailesi dururken bu olaylara gereken zamanı ve emeği verebilecek durumda olmadıgını dusunuyorum.bu nedenle herhangi bir olayda siteye uye her insanın yapabilecegi katkı,saglayacagı verim farklı farklı olacakdır.yani diğer bir deyişle olay zamanlama olayıdır.Su an sitede kimsenin kimseden fazla ve farklı düşünüp ahkam kesecek durumu olmadıgına ınanıyorum.
“Gerçekten doğru olduğuna inandığımız bir ürün (hizmet) bulup mükemmel bir şekile gelene kadar çaba harcayıp insanlara sunarak sonuçları ne olursa olsun kırılmadan ve karşılık beklemeden fikirlerimizin ve hayallerimizin peşinde koşmak ve talebin oluşmasını beklemek” ertekin abının bu fikrine katılıyorum ve ekleme yapmak istiyorum.işte insanların gerçekten doğru olduguna inandığı ve hayattaki önceliklerine uygun düşen fikir ve hareketlerin peşinden koşması ve basarılı olması cok daha muhtemeldir.burdan hareketle “herkes küreklere asılır ortak fikirlere doğru yol alır ve gideceğimiz yollardaki yeni katılımcılarla birlikte yolumuza devam ederiz” savının gerçekleşmeside buna baglıdır.
Not : gemiden inmeye veya gemiyi yavaşlatmaya kimsenin niyeti olmadığını düşünüyorum,amacımız sahip oldugumuz fikirleri bu platformda paylasmaktır.
Saygılarımla.
-
17 Eylül 2006: 08:53 #44850
inanç şinelKatılımcıpeki bu gençlik neye inanıyor ve neden hiç bir şeyde harekete geçmiyor.
sene 2000.ben,özgen,ebru,banu,tufan önal,erhan önal, aybike yaydan vede aklıma gelmeyen bir kaç arkadaşla YEŞİLCE-YEŞİLYURT GENÇLİK BÜLTENİNİ kendi evimizde daha lisede olmamıza rağmen word excel yeni kulanmamıza rağmen bülten çıkarttık.ilk bültende birilerinden yardım beklememiz bencillik olurdu çünki bu zaten küçüksuda birbirimize yakın oldğumuz arkadaşlarımızla bi hevesle çıktı.biz bunu 50 adet bastırdık ve tanıtmak vede satış yapmak için paşabahçede derneğe götürdük.bizim karşılaştığımız şey tam bi fiyaskoydu.sadece 3 adet satabildik.bize gelen sorular; bu gazeteyi bastırmak için parayı nerden aldınız? neden renkli yaptınız? ve en garip soru: neden arka sayfaya Atatürk resmi koydunuz? 50 adet bastırmıştık ve derneğimizde 3 tane satabilmiştik.arkasından biz pınarmahallesi yeşilce derneğine gittik ve artık hiç birimizin ümidi yoktu. ve burada karşılaştığımız ilgiye inanamadık vede nerdeyse gazete kalmadı elimizde..orada satmamız bizim için önemli değildi..bize orda verilen derstek vede sözler bizi mutlu etti.daha sonra bu gazete bülten olarak derğiştirildi vede bizden de çıktı…iki sayısı sadece bizim evde yaptığımız bülten oldu.devamı daha profosyonel bir şekilde yapıldı….
ama bu gazete olayında da biz destek ve hareket görmedik.
bu gençliğin inandığı konu mu yok yoksa ataletimi çok…bence ortada olan bi durum yok…korkum erkan gökhan ve diğer arkadaşlarımın canını dişine takıp uğraştığı bu siteninde gereken ilgiyi ilerde kaybetmesi….bizim hep hazin sonumuz yani
konu biraz dağıldı ama bu anlatmak istediğim çok şey olmasındandır.bu gençliğin inandığı konu da çok ataleti de çok özgür kardesim.olaya göre inanılan konu degişir.gazete olayı ve gerceklestırıldıgı zaman bence dogrudur ama neden beklenen ilgiyi görmemiştir tartışmak lazım.ortada olan durumda budur zaten.gazete özelinde anlattığın olay her an her konuda karsımıza cıkabilir.umutlarını yitirmeden ve sabırla bu siteyi hayata geçiren gökhan ve erkan da bu bilinçle çalıştılar.talep var oldugu surece ilgi de devam edecektir.
-
16 Eylül 2006: 16:47 #44843
inanç şinelKatılımcıyabancı turist hakkında herkezde bir soru işareti olabilir.ama geçen gün gittiğim karadeniz topraklarından bir örnek daha vermek istiyorum.bu geziye sinoptan başlamak için yola çıktık vede sinop'a 150 km kala kastamonu'nun 70 km kadar ilerisinde kastamonu ya bağlı bir belde ye uğradık.taşköprü adında bu ilçeye girdiğimizde her yerde bayraklar,panayırlar vardı.ne olduğunu anlamadık.belde içinde dolaşırken esnafa sorduk burada olay nedir diye.cevap hayli ilginçti.oranın sarımsağı meşhurmuş vede her sene sarımsak festivali yapılıyormuş..gelen misafirleri ise yurt dışından turistler.sadece gezmeye gelen turistler değil.kendi ülkelerinin halk oyunlarını sergilemek için yurt dışından gelen halk oyunları ekipleriymiş…
şimdi ki sorum bizim taşköprü'den ne eksiğimiz var……Sevgili Özgürün bizimle paylaştığı izlenimler gösteriyorki denizden ve kumdan sıkılmış turistlerin ilgi gösterebileceği tüm materyal bizim köyümüzde ve yaylamızda vardır sadece eksik olan şey bu amaç için bir araya gelebilen organizasyon yeteneği ve cesareti olan ufku ve vizyonu geniş çalışkan insanlardır .
ayrıca umuyorum ki köyümüzde ve yaylamızda turizm le başlayacak oluşum köyümüz insanının da kısır çekişmelerine bir son verip aşağı mahalle – yukarı mahalle,yeşilce – yeşilyurt,o parti bu partı tartışmaları yerine yeni bir meşgale ve üretim işine adapte edecek herkesi bir araya getirecektir.
Hala 3 kişi olmamız da düşündürücüdür burdan şu sonuç çıkıyorki sadece söylemlerle değil uygulamalarla da kendini gösterebilecek bir gençlik eğilimi hala yeteri kadar mevcut değildir
ertekin abı yayla turızmı konusundakı dusuncene saygı duymakla bırlıkte;hala 3 kişi olunmasının sebebi konunun benım adıma gerceklesmesıne ınanmamamdır.yanı yayla turızmının yapılabılecegıne inanmıyorum açıkcası.katılımın az olması bundandır.
bu gençlik inandığı konularda eyleme de geçer ama dediğim gibi durum ortada.
saygılarımla -
15 Eylül 2006: 18:35 #44841
inanç şinelKatılımcıson 3 yıl hariç bütün yaz tatillerini köy de geçirmiş bir yeşilyurtlu olarak benim düşüncem yayla turizminin daha da tartışılması taraftarıyım,ertekın abının dedıklerıne katılmakla bırlıkte bızım ınsanımızın yayla turızmı gıbı bır olguyu kaldırabılecegını zannetmıyorum.çünkü toplumumuz yayla turızmıne ihtiyacı olmadıgını dusunebilir,çünkü hepsının emekli maası var ve rahatlık bakımından da rahat sayılırlar.toplum atalete ve üretmemeye alışmış durumda olduğu için yayla turizminin gerçekleştireceği değişim insanların alışkanlıklarında da değişimi getirecektir.
bence önceliğimiz köy değilde istanbul olmalı, ekmeğimiz olmalı, geleceğimiz olmalı.burdan hareketle
medeniyetten kopmadan ve geçmişimiz ile geleceğimiz arasındaki sıkı bağı koparmadan bu çizgide yola devam etmeliyiz.saygılarımla
-
15 Eylül 2006: 18:04 #47936
inanç şinelKatılımcıABI BIZIM MEMLEKET DE INSANLAR OY VERIRKEN YAPILACAK YADA YAPILMASI GEREKEN İŞLERİN HAKKINDA O ADAY NE DUSUNUYOR NE YAPABILIR' E BAKMADAN ONCELIKLE AKRABA OLDUGU IÇIN SONRA DA KOMSU VB OLDUGU ICIN OY VERIYOR.ONDAN SONRA DA SECIM YAKLASTIKCA VE SECIMDEN SONRA UZUN YILLAR SUREN DARGINLIKLAR VE KALP KIRMALAR.BU KISIR DÖNGÜ 90 LARDAN BERI AYNI,İNSANLAR İNSAN OLDUGUNU AKRABA OLDUGUNU UNUTUP BİR SİDİK YARIŞIDIR ALIP BASINI GIDIYOR.CUNKU BU OLAYLARI BASLATANLAR VE KÖRÜKLEYENLER AHLAKEN OLGUNLASAMAMIS VE INSANI INSAN OLDUGU IÇIN SEVMEK VE SAYGI DUYMAK BILINCINE VARAMAMIS KISILERDIR.
BENIM TESPITIM SUDUR Kİ ;SIZ NE DENLI KATILIRSINIZ ARKADASLAR BILMIYORUM AMA;BIZIM INSANIMIZIN EN BÜYÜK HATASI EĞRİ İLE DOĞRU'YU AYIRT ETMEMESİDİR.BİR OLAY DOĞRUYSA DOĞRU EĞRİ İSE EĞRİ DENİLMEMEKTE,GEVEZELİK VE LAF TASIMA HASTALIGININ DA ETKISIYLE EĞRİ VE DOĞRU BİRBİRİNE KARISTIRILMAKTADIR.AKRABALIK VB. BAĞLARDAN DOLAYIDIR Kİ BU YANLISI ISTISNASIZ TOPLUMUMUZUN BUYUK BOLUMU BILEREK VEYA BILMEYEREK YAPIYOR.
BU HATAYI TOPLUMUMUZ YAPTIGI SURECE DAHA ÇOOOOOOOOOOOOOOOKK OTOBÜSLER GİDER KÖYE !!!!!
SAYGILARIMLA
-
15 Eylül 2006: 17:39 #47684
inanç şinelKatılımcıben sadece merak ettiğim bir şeyi yorumlarınıza sorucam..siyasi bi kitap okurken hangi kitabı alacağınıza ve hangi yazarı okuyacağınıza nasıl karar veriyosunuz.mutlaka her siyasi kitap yanlıdır ve bundan kaçış yoktur.örneğin bir insan hakkında iki kitap okudum.birisi kahraman birisi vatan haini yapmış.hangisine inanacaksın. veya şöyle dersem okuduğun kitap seni ne kadar aydınlatacaksın..
diğer bir konuda ilkokuldan başlayıp üniversteye kadar okuduğumuz tarih 1930 lara kadar.peki sonrası.1950 ler bence dönüm noktası. köy enstütülerinin kapatılıp yerine imam hatipler açılması bir dönüm noktasıdır ve ülkemizin şu anki sürecininde başlangıcıdır.peki bunlar neden okutulmuyor. veya okutulamıyor mu?daha farklı soracaksak bu tarihteki olayları gençlere okutmaya anlatmaya yüzlerimi yok..?COK GUZEL BI KONUYA PARMAK BASMISSIN OZGUR.OKUTULMUYOR CUNKU OKUYAN INSAN DUSUNUR ,SORGULAR,KAZANCINI KAYBINI İDRAK EDER VE DOGAL OLARAK DA BUNA GORE TEPKI VERIR.BUNU TURK TOPLUMUNUN GENELINE VURDUGUNUZ ZAMAN ULUSAL BILINCI GELISMIS, NEYIN NICIN YAPILDIGINI BİLEN, ANLAYAN; HİZMETİN VE REFAHIN KİMİN HAKKI OLDUGUNU BILDIGINDEN HAKKINI ARAYAN VE İNSANCA YASAMAK ADINA MUCADELE VEREN TUM BU NEDENLERDEN DOLAYIDIR Kİ BIRBIRINE KENETLENMIS BIR TOPLUM ÇIKAR KARŞINIZA.BU BİLİNÇLİ TOPLUM ADALET VE REFAH İÇİNDE YAŞAMAK ADINA NE GEREKİYORSA KORKMADAN , SUSMADAN YAPAR.
MAALESEF BIZIM MEMLEKETTE BOYLE DEGIL ; CUNKU DEDIGIN GIBI OKUTULMUYOR BIZE YAKIN TARIHIMIZ,OKUTULMADIGI İÇİN NİCE GENÇ İNSANLAR 70 LERDE 80 LERDE HAYATA GÖZLERINI YUMDU , HEPSININ AMACI AYNIYDI REFAH ICINDE ÖZGÜRCE BAGIMSIZ VE ADALETLE YASAMAK …
AMA ABD AVRUPA RUSYA ÜÇGENINDE SILAHLANDIRILAN VE BIRBIRLERINE KIRDIRILAN NİCE DEHA ZEKİ TÜRK GENÇLERİ ÖLDÜ.DERS CIKARABILDIK MI BU YASANLARDAN ? AYRI BIR KONU AMA SU AN YASANAN EKONOMIK VE SIYASI KRIZLERIN ARKASINDA DA AYNI ULKELER AYNI KISILER VAR,ABD AVRUPA ( AB ) VE ONLARIN FONLARIYLA ZENGIN OLAN İÇERDEKİ SATILMIŞLAR,YALAKALAR ….
BU NEDENLEDIR KI KAHRAMANLIK VE VATAN HAINLIGI BASTA OLMAK UZERE HER KONUYA VE OLAYA
ULUSAL BILINÇ MERKEZINDEN BAKARAK NEYIN NE OLGUNU DAHA IYI ANLAYABILIRIZ.YANI BENIM TEK KRITERIM BU; SAGCI SOLCU VB. OLARAK DEGIL BU KISI YADA OLAY GERCEKTEN BU ULUSA VE MILLETE NE GETIRMIS ,ZARAR MI? YARAR MI?SAYGILARIMLA
-
15 Eylül 2006: 15:00 #47797
inanç şinelKatılımcıSon dönemde İsrail Lübnan’ı işgal edip, İran Kandil Dağı'nı vururken, bütün Türk vatandaşları gibi benim de sık sık aklıma aynı soru geldi; biz neden aynı şeyi yapamıyoruz? Değerli dostlar, bu soruyu daha öncede sizlerle paylaştım ve son olarak dün çıkan yazımda yine bu gerçeği tespit ederek varolan hükümeti de eleştirdim. Konu hakkında bazı okuyucularımızdan daha önceki hükümetlerin de “aynı teslimiyet” dinamiği içinde hareket ettiğine, yaşadıklarımızın da bu dinamiğin devamı şeklinde olduğuna dair mesajlar geldi. Ben de objektif olmanın gereği olarak “acaba” sorusundan yola çıkarak denklemi geri sardım ve tarihsel bilgiler eşliğinde bulduklarımı sizlerle de paylaşmak istiyorum.
Evet, okuyucularımızın da belirttiği gibi tarih Ortadoğu’da “hiçbir zaman rahat olmadığımızı” bize gösteriyor. Ama bir de her şeye rağmen değişmeyen bir gerçek var ki; 1999 sonrası, yani “Türkiye’nin finansal bir krizle dize getirilme” operasyonu başladığı günden bugüne, tarihin “en kötü, en zayıf, en teslimiyetçi” dönemini yaşıyoruz. Değerli dostlar, bu noktada geçmişe dönmek ve Türk ekonomisinin dışa bağımlılığını, Türk dış politikasının ekonomik yapımız ile korelasyonunu ve en önemlisi “neden İsrail gibi olamıyoruz” sorusunu sorduğumuz şu günlerde tarihi gerçekleri yansıtan bazı notları sizlere aktarmak istiyorum.
* 1946 devalüasyonu ile Türkiye ekonomik olarak değişen dünya şartlarında ABD etkisine daha fazla girmeye başladı. SSCB'nin yayılmasını önleme amacında olan ABD Truman Doktrini çerçevesinde 1947 yılında Türkiye'ye 100 milyon dolar yardım kararı aldı. Gelişme içeride büyük tepki doğururken 1946 devalüasyon sürecinin de başbakanı olan Recep Peker yaptığı konuşmalarda Türkiye'nin kalkınmasını ABD'ye dayandırması gerektiğine dair mesajlar verdi.
SSCB'nin yardım talebine red
* Truman Doktrini'ni Marshall Planı takip etti. Haziran 1947'de Marshall Planı açıklandı ve planı kabul eden ülkeler program dahiline alındılar. Bu noktada bir yorum yapmamda yarar var; Türk kamuoyunda bu yardımın ABD'nin Türkiye'ye ne kadar önem verdiğini göstermek için bize özel şekilde yapıldığına dair yorumlar var, bunlar kesinlikle doğru değil. Bu plan dahilinde en az yardım alan ülkelerden biri Türkiye'dir. Örneklemek gerekirse, Fransa 3 milyar dolara yakın bir kaynak alırken, Türkiye sadece 300 milyon dolarlık bir finansman sağlayabildi.* Marshall Planı çerçevesinde Türkiye'ye yapılan telkin, çok ilginçtir ki 1978 Dünya Bankası raporu ile büyük benzerlik gösteriyor; ikisinde de “Türkiye sanayi ülkesi olmamalı” ifadesi açık ve net.
* NATO olarak bildiğimiz yapının 1948 yılında temeli atılırken, Türk kamuoyundaki genel görüşün aksine, ABD, İngiltere ve Fransa, Türkiye'nin “dışarıda kalması” fikrini savundular. Türkiye'ye Kuzey Atlantik temelli bir oluşum olduğu söylenirken İtalya ve Fransa'nın Afrika topraklarının da kapsama alanı içine alınması Türkiye'nin istenmediğini net olarak gösterdi. Türkiye NATO'ya ancak Kore savaşı ve sonrasında artan SSCB tehdidi ile 1951 yılında dahil olabildi. Bu dahil oluş ABD'nin Türkiye üzerindeki askeri ve ekonomik kontrolünü artırırken, içeride olduğundan fazla algılanan bir Sovyet tehdidi oluşmaya başladı.
* ABD 1954 yılından itibaren Türkiye'nin talebi olan 300 milyon dolar üzerinde bir yardım paketini onaylamazken Türkiye'ye sürekli devalüasyon baskısında bulundu. Bu süreçte SSCB'den gelen “ekonomik kalkınma odaklı” yardım talepleri ABD isteğiyle geri çevrildi. Türkiye istenen devalüasyonu yapıp topraklarında füze konuşlanması dahil her türlü izni ABD'ye vermesine rağmen yalnızca 30 milyon dolar alabildi. Bütün bunlar olurken bugün İsrail'in yaptığı Lübnan operasyonunun ilk versiyonunu gerçekleştiren ABD askerleri Türkiye'deki üsleri kullandılar.
* 1960'lara yaklaşırken ABD'ne teslimiyet politikasının iflas ettiğini anlayan Menderes 1960 yazında Rusya'ya resmi bir ziyaret için gerekli randevuları aldı ama Başbakanlığı'nın süresi bu ziyarete yalnızca 40 gün kala askeri bir darbeyle bitti.
Yeni doktrin : ULUSAL BİLİNÇ
Sonuç: “Bağımsız olamama konusunda sadece bu hükümeti eleştirmek haksızlık olur” diyen görüşe katılmakla birlikte konu hakkında bir not düşmemde yarar var; 1940’ların Türkiye’si ile 2000 yılların Türkiye’si aynı değil. Dolayısıyla bugün “teslimiyetçi” olmak ile “o günlerde çaresiz olmak” arasındaki ayrımı da yaparak, tarihsel bilgiler eşliğinde sentezi sizlere bırakıyorum.
Not: Bu sayfada yaptığımız tespitler sonrası sizlerden “durumu görüyoruz ama ne yapalım” sorusu geliyor. Çözüm Türkiye’de “Ulusal Bilinç” tezini yeni bir doktrin olarak hayata geçirmek. Nasıl olacak? derseniz, birkaç gün içinde birlikte bunu da tartışacağız. Bu noktada, “bugüne nasıl geldik ve neden Ulusal Bilinç” sorularına cevap aramak amacıyla Derviş’in Türkiye’ye geldiği günlerde kaleme aldığım yazımdan bir bölümü sizlere bir kez daha hatırlatmak istiyorum;
“… Ekonomik tabanlı “destabilizasyon”, daha doğrusu “istikrarsızlaştırma” politikası maalesef ilk sonuçlarını vermeye başladı. Kim olduğu ve nereden geldikleri, algılamalarımızın kör edilmesi sonucu unutulan adamlar, şimdi kurtarıcı havalarında ülkenin yönetimine getirilmeye çalışılıyor. Şimdi bir sorun kendinize. Biz kimiz? IMF ve birkaç sermaye grubunun oyuncağı mı? Yoksa AB veya Amerika'nın paralı askeri mi? Üstümüzde oynanan oyunlara “DUR” diyemez ve bu gaflet uykusuna devam edersek, inanın çok geç olacak. “Ekonomik alanda gafletimizi, algılamadaki gafletimizle” birleştirip kullananların ve türevlerinin bir silahı daha var. “AB umut yolu”. AB'ye gireceğiz herkese aş, herkese iş gelecek diyenler. Gümrük Birliği'nin Türkiye aleyhine nasıl işlediğini, nasıl AB lehine varlık transferi gerçekleştiğini halka yıllar sonra nasıl açıklayacaklar?
Hedef gayet açık. “AB kapısına asılmış, kişiliksizleştirilmiş ve AB, ABD arasında sıkışmış bir Türkiye. Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük ve en planlı saldırısıyla karşı karşıya. Dünyanın en büyük enerji ve maden yataklarına giden bölgede anahtar konumda olan ve büyük bir işgücüne sahip bu ülke, maalesef dönüştürülüp, kişiliksiz bir geçiş bölgesi haline getirilmeye çalışılıyor.
Bu eylemi hayata geçirenler bir şeyi gözden kaçırıyorlar. Biz üç, beş milyar dolar için bazı kavramlardan vazgeçmeyi içimize sindirebilseydik, savaşları yaşamadan, Cumhuriyet'in kurulması aşamasında yaşadığımız sıkıntıları çekmeden, hemen teslim olurduk.
Gün “ulusal bilincin” uyanma ve algılamaları üzerindeki perdeyi kaldırma günüdür. Kimin “kim” olduğuna ve ne yapmak istediğine lütfen dikkat!…
Ulu önder Atatürk diyor ki; “Türk halkını ancak ve ancak Türk halkının azmi ve iradesi kurtaracaktır”. Oynanan oyunları göremez ve bu tuzakların farkına varamazsak 2000 yılında sermaye piyasaları yoluyla ekonomik özgürlüğümüzü çekip alanlar, bir dahaki sefere ruhumuza pranga vurmak isteyecekler…”
YİĞİT BULUT , REFERANS GAZETESİ
-
15 Eylül 2006: 14:44 #47796
inanç şinelKatılımcı'Tavizin' adı ne zamandır 'program'?
21.08.2006 / Yiğit Bulut
Ali Babacan’ı televizyonlarda görüp de hemen arkasından her zaman aynı cümleleri duyunca kendi kendime soruyorum; gülsem mi, ağlasam mı?
Ali Babacan diyor ki; “Programdan en ufak bir sapma yok, ekonomimiz çok iyi yolda, ekonomisi güçlenen bir Türkiye’nin Dünya sahnesindeki yeri de değişiyor.”
Şaka gibi değil mi?
“Ekonomisini ve dünya dediğimiz yapı içinde yerini güçlendiren” Türkiye!
Ben bu cümleleri edenlere küçük bir tavsiyede bulunmak istiyorum; söylediklerinizin ne kadar gerçek olduğunu gidin bir de, bir türlü karar alıp da vuramadığınız Kandil’den, Kuzey Irak’tan sızan teröristlerin şehit ettiklerinin yakınlarına, cebinde birikimi olmadığı için yarattığınız “sıcak para” denkleminden yararlanamayan halkımın yüzde 99’una sorun. Sorun da göstersinler size “ekonomik program, güçlü dış politika” nasıl olurmuş!Tarihin en kötü dönemi
Değerli dostlar, çok samimi olarak bütün içtenliğimle söylüyorum; Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin hiçbir döneminde bu kadar “tehlike sınırına yakın”, bu kadar “güçsüz”, bu kadar “aciz bırakılmış” olmadı. Küreselleşme, Avrupa Birliği, Gümrük Birliği gibi bize parlak gösterilen kavramlar bir taraftan içimizi kemirip özelleştirme adı altında 80 yıllık birikimlerimiz ile oluşan tesislerimizi elimizden alırken, dış politikamız tamamen AB ve ABD güdümünde eriyip gidiyor, hatta gitti.Yıllardır övünürüz “NATO’nun ABD’den sonra en büyük ordusuyuz” diye, o da maalesef içi boş bir söylem çıktı. İsrail Orta Doğu’yu işgal ederken, İran “meşru hakkım” diyerek Kandil’i vururken; biz taş dahi atamadan ABD’den izin bekliyoruz. “Ordu” dediğinizi duyar gibiyim, ordu ne yapsın! Kuvveti harekete geçirecek siyasi otorite olmayınca!
Değerli dostlar, dikkat ederseniz yukarıda “Cumhuriyet tarihinin en kötü dönemini yaşıyoruz” dedim. Aynı günleri geçirdiğimiz ama başımızdaki çatının adı “Türkiye Cumhuriyeti” olmayan bir dönem daha var; Osmanlı’nın son yılları.
Peki o günler mi, yoksa bu günler mi daha kötü? Bugünleri yaşayarak biliyorsunuz ama gelin o günleri farklı kaynaklardan derlediklerim ile bir kere daha hatırlayalım ve kararı sizlere bırakalım.Hatırlatma 1:
– Ekim 1875. Sadrazam Mahmud Nedim Paşa Osmanlı'nın kurtuluş yolunda en önemli adımı olan “Faizde tenzilat” kararını açıkladı. Osmanlı devleti faiz borçlarının beş yıl süreyle ancak yarısını ödeyeceğini ve ödeyemediği kısım için yüzde 5 faizli tahviller vereceğini açıkladı.
– Mart 1876. Osmanlı devleti, borç ödemelerinin tamamını durdurduğunu açıkladı. “Ödemekle bitmeyen faiz-borç sarmalında” alınmış en doğru karardı. Yok edilme süreci Osmanlı sanayi yapısını tamamen çökerten 1839 Baltalimanı Anlaşması ile başlamıştı. 1838 yılında Reşid Paşa, ilk olarak Lord Stratford ve sonrasında Avrupa'nın diğer devletleriyle serbest ticaret anlaşmasını imzalamış, Osmanlı devletçi ekonomiyi rafa kaldırarak gümrük vergilerini İngiltere ile birlikte saptamayı kabul etmişti. Bu adım ile Osmanlı, ucuz mallar cenneti haline gelirken, üretmediğini tüketen bir toplum haline de gelmiş ve en verimli alanlar yabancı sermayenin eline geçmişti. Osmanlı, Avrupa piyasasına tahvil satarak borçlanmaya başladı. Bu arada dünya “petrol servetlerinin” hazırlığını yapmış ve Osmanlı süratle borçlandırılırken, topraklarındaki petrol yatakları ise yabancılar tarafından paylaşılmaya başlanmıştı.
En verimli alanlar yabancıda– Mayıs 1876. Borç ödememe kararı ilk sonuçlarını vermeye başladı. “Başkaldıran boyunduruk altındaki Osmanlı'ya” ilk isyan kışkırtmalar sonucu Balkanlar'da başladı. Aynı günlerde İstanbul'da medrese öğrencileri ayaklandı ve borç ödememe kararını alan Sadrazam Nedim Paşa azledildi. 1878-1881 Osmanlı hazinesi Düyun-u Umumiye'ye teslim oldu.Hatırlatma 2: “…16 Ağustos 1838 Sadrazam Reşid Paşa, samimi dostu İngiliz elçisi Lord Stratford ile ticaret anlaşmasını imzaladı. Anlaşma aynı yıl Avrupa’nın diğer devletleriyle de imzalandı. Bu anlaşma ile Osmanlı devletçi ekonomiyi rafa kaldırdı ve gümrük vergilerini İngiltere ile birlikte saptamayı kabul etti. Osmanlı, ucuz mallar cenneti haline gelirken, üretmediğini tüketen bir toplum haline de geldi. En verimli alanlar yabancı sermayenin eline geçti. Bu durumun Osmanlı ekonomisine yansıması uzun sürmedi. 1814 yılında bir sterlin 23 kuruş iken, 1839’da 104 kuruş oldu. Bir sonraki adım ne oldu dersiniz. Avrupa devletleri, mali sorunlarına çözüm arayan Osmanlı’ya “Hemen dış borçlanmaya gitmelisiniz” diyerek baskı yapmaya başladılar. Osmanlı Avrupa piyasasına tahvil satarak borçlanmaya başladı. Londra, Paris, Viyana, Frankfurt borsaları bayram ediyordu. Nasıl etmesin? Zenginleşmeye başlayan Avrupa orta sınıfı, tasarrufları için kendi ülkelerinde yüzde 3-4 gibi düşük faiz gelirleri yerine, yüzde 11-20 oranında yüksek faiz gelirleri ile İstanbul’a yöneliyorlardı. Alınan borç paralar, sarayların yapımına, dekoruna gidiyordu.
Ekonomideki yapısal dönüşüm kültürel değişimi de neden olmuştu. Osmanlı bürokrasisinin günlük yaşamı değişmeye başladı. Bürokrasi, daha fazla tüketebilmek için, daha fazla kirleniyordu; yani rüşvetsiz iş yapılmıyordu. Reşid Paşa yeni tip devlet adamlığının da yolunu açtı.
Eskiden nüfuslu paşaların himayesine girerek koltuk makam kapılırken, Reşid Paşa yabancı devletlere dayanarak kariyer yapma dönemini başlattı. Sadrazam ve paşalar, İngilizci, Fransızcı, Rusçu gibi isimlerle anılır oldu. Osmanlı aydını, spekülasyoncuların, büyük bankaların ve Avrupa devletlerinin elinde şaşkına dönüvermişti. Yabancı ticarethaneler ile bankalar tarafından yönlendirilen çoğunluğu yerli olan tüccarlar, Avrupa sanayi mamullerinin kırsal alana girişinin kolaylaştırılması için aracılık ediyorlardı. Avrupa’nın sermaye gurupları, Osmanlı topraklarında komprador tüccardan sonra komprador bürokrasi inşa ediyorlardı.”
Sonuç: Başka kaynaklardan da defalarca doğruluğunu teyit ettiğim bu tarihi bilgiler ışığında sizlere sormak istiyorum; Türkiye’nin 1999 sonrası dönemi yukarıdaki tabloya benziyor mu? Benziyor ise yapabileceğimiz bir şeyler yok mu?[/size]
-
13 Eylül 2006: 10:55 #44838
inanç şinelKatılımcıbence otobüslerle köye gidip seçimlerde oy kullanmak da yanlış.şöyle ki 11 ay istanbulda yaşayan bir kişinin yaşadığı şehir olan istanbulda daha iyi hizmet alıp daha iyi şartlarda yaşamak adına yapması gerekenlerin basında ıstanbul dakı söz hakkını kullanmaktır.yasadıgın ama söz hakkını kullanmadıgın surece daha iyiye ulasabılmek zor.şu da bir gerçek ki bu durum tüm Türkiyenin sorunu.malüm zamanında Beykoz belediye başkanı da bir mesudiyeliydi.
-
13 Eylül 2006: 08:49 #44836
inanç şinelKatılımcıEVET ÖZGÜR KARDEŞİM CEVABI BU KADAR BASİT BENCE DE.YANİ OLAYIN ÖZÜ BUDUR.
-
4 Eylül 2006: 12:54 #47440
inanç şinelKatılımcıHALK MÜZİĞİ VE ARABESK
-
4 Eylül 2006: 12:32 #47718
inanç şinelKatılımcıOrdu, vatan için var! Maşa olmak için değil!
Oylamaya saatler kaldı. Meclisimizde muhalefet partilerinden milletvekilleri, “oylarını hayır” diye atacak. Mehmetçiğin Lübnan’a götürülerek; Amerikan petrol ve silah tekellerinin “Orta Doğu’daki kanlı-irinli-haksız-hukuksuz-adaletsiz-ahlaksız harita değiştirme planına maşa yapılacağı” şüphesini taşıyorlar. Bunun için oylarını “hayır” diye verecekler.
Ancak yetmiyor.
Altın oylar eksik kalıyor.
Mehmetçiğin Lübnan’da Barış Gücü adı altında Hizbullah ile çatıştırılıp bugüne kadar tarafsız kalmış Türkiye’yi de bu kanlı-irinli-haksız-hukuksuz-adaletsiz ve ahlaksız harita değiştirme planının tetikçisi yapma sinsi oyununu boşa çıkarmak için iktidar partisi AKP’nin milletvekillerinden 100 oya daha ihtiyaç var.
100 milletvekili daha…
100 altın adam çıksa…
Sinsi oyun bozulacak.
Tıpkı, Türkiye’nin topraklarını ve ordusunu ABD işgalinin maşası yapmaya hayır demiş ilk “tezkeredeki” gibi 100 altın adam aranıyor.
24 saat kaldı.
Yarın Meclis oylayacak.
100 altın adam daha çıksa “Mehmetçik Lübnan bataklığına” gitmeyecek ve ülkemizin ordusu “ABD’nin ahlaksız Orta Doğu oyunun figüranı olmak” utancını yaşamamış olacak.
***
Başbakan hevesli.
Dışişleri Bakanı istekli.
Tezkereciler arzulu.
ABD ve İngiltere’nin “Orta Doğu ülkelerinin toprakları altındaki petrol okyanusunu bitinceye kadar kontrol etmek, varili 70 doları aşan petrol gelirlerini şirketleri aracılığıyla ülkelerine aktarmak üzerine kurdukları kanlı saldırının” baş oyuncusu Başkan Bush’un gözüne girmeye çalışıyorlar.
Mehmetçik Lübnan’a giderse!
Hizbullah ile çatışırsa!
Türkiye ordusu oldu bittiye getirilecek ve Suriye ile İran’a saldırma hazırlığı yapan ABD ile İsrail’in yanında saf tutmuş olacak. Ve Başkan Bush da; bu ikramlarından dolayı bizim Başbakan’a, Dışişleri Bakanı’na ve tezkerecilere “teşekkürlerini” sunacak.
Diyorlar ki…
Dedirtiyorlar ki…
Yazıyorlar ki…
Yazdırıyorlar ki…
Söylüyorlar ki…
Söyletiyorlar ki…
Ordu ne için var?
Ordu, generaller birbirine madalya taksın, orduevlerinde erler kumandan eşlerine hizmet etsin, yüzde 80’i ithal silahlarla donatılmış asker kışlada oturup TV seyretsin diye mi var?
Hayır…
Ordu savaşmak için var.
***
Vatan tehlikedeyse…
Mehmetçik savaşır.
Gerekirse şehit olur.
Bağımsızlığa göz dikilmişse…
Bölünme kapıya dayanmışsa…
Barış tehlikeye girmişse…
Türkiye’nin zenginleşmesi, büyümesi, medenileşmesi durdurulmak, diplomatik gücü zayıflatılmak, beraber olduğu ve altına imza attığı NATO, AGİT, BM, İKÖ, AB gibi uluslararası bütünleşmeler tehdit altına alınmışsa ordu savaşır.
Mehmetçik şehit olur.
Mehmetçiğin Lübnan’a gönderilmesinin bunlarla hiçbir ilgisi, bağlantısı yok.
Meclisimizin Milletvekilleri!
Yarın oylama var.
Gün, bugündür.
Oylarınız altındır.
Ordu, vatan için var!
Maşa olmak için değil.
100 altın adam aranıyor.
-
3 Eylül 2006: 15:48 #47717
inanç şinelKatılımcıErtekın abı olayı tüm gerceklıgıyle ortaya koymussun.
maalesef dunya da gecerlı olan düzen ” PARAYI VERENIN DUDUGU CALDIGI ” düzendir ; bu nedenle memlekete akpart ile birlikte gelen ve borsayı yükseltmekten baska bir anlamı olmayan ,
millete bir yararı olmayan sıcak para basta olmak uzere diğer american dolarlarının diyeti
MEHMETÇİĞİN KANIYLA ÖDENEMEZ.keske bizi yönetenler sunun farkında olsalardı ; “HERŞEY HALK İÇİN”
-
31 Ağustos 2006: 14:42 #47090
inanç şinelKatılımcıSAVAŞ
Karadenizliler ile Ruslar cephede uzunca bir müddet savaşmışlar. Günlerce siperin arkasından ateş edip durmuşlar, ama hiç ölen olmamış. Sonunda Rusların aklına bir kurnazlık gelmiş:
– “Ünlü bir laz ismi bulalım hep birlikte bağıralım, onlar ayağa kalkar seslenirler, biz de öldürürüz.” Olur mu Olur… Ne diyelim, ne diyelim derken TEMEL akıllarına gelmiş:
– “Tamam Temel diyeceğiz… Bir, iki, üc: Temeeeeel!”
Karadeniz cephesinde Temeller ayağa kalkmış:
– “Ne vaaaaar!” Ruslar ayağa kalkan Temelleri öldürmüş. Ruslar:
– “Güzel oldu, bu sefer DURSUN diyelim,” demişler… “Bir, iki, üc: Dursuuuuun?” Dursunlar ayakta…
– “Ne vaaaar?” Ruslar, ayağa kalkan Dursunları da öldürmüşler.
– “Güzel bu sefer İDRİS diyelim,” demişler… Bir, iki, üç:
– “İdriiiiis!” İdrisler ayakta…
– “Ne vaaaaar?” Ayağa kalkan İdrisleri de öldürmüşler… Karadenizliler cephesinde:
– “Bu böyle olmaz hep azalıyoruz. Aynı oyunu biz de onlara oynayalım.”
– “Tamam oynayalım. Ne diyelim?”
– “VLADEMIR diyelim.”
– “Tamam. Bir, iki, üç:
– “Vlademiiiir!” çıt yok…
– “Vlademiiiir!” çıt yok…
Birazdan karşı cepheden:
– “Kim seslendiiii?” Karadenizliler hep birlikte ayakta:
– “Biiiz…”
-
-
YazarYazılar
