Oluşturulan forum yanıtları
-
YazarYazılar
-
-
17 Ağustos 2007: 07:09 #53205
ERTEKİNKatılımcıBir yılmaz özdil yazısı da ben aktarayım….cumhurbaşkanlığı deçimi ile ilgili
17 Ağustos 2007
Yılmaz ÖZDİL
yozdil@hurriyet.com.trTürbanlı Latife…
LATİFE Hanım ile Hayrünnisa Hanım’ı birbirlerine benzetiyorlar.
Benzetsinler de…
Allah korusun.
Sonları benzemesin!
Çünkü her yaptığını yapacaklarsa Gazi’nin… Çankaya’ya çıktıktan iki yıl sonra boşaması gerekiyor Abdullah Bey’in, eşini…
O boşamıştı.
*
Niye boşamıştı derseniz…
Latife’nin babası söylemişti:
“Bu kız kendisinin cumhurbaşkanı eşi olduğunu unutmuyor ama, eşinin cumhurbaşkanı olduğunu unutuyor!”
*
Yani?
Oturduğun koltuğun, oturma odası koltuğu olmadığını; “devlet için” ne manaya geldiğini unutmamak lazım…
Mesele budur.
*
Ve, aslında şudur…
*
Niye yaptı Şapka Devrimi’ni?
Batı tarzı giyim kuşam için.
Ama daha önemlisi…
Sokağa baktığında “kim devrimden yana, kim değil, devrime destek artıyor mu, azalıyor mu” ilk bakışta görebilmek için…
Şak diye görüyordu.
*
Aksini iddia ediyorlar ama…
Türban da böyle bir şeydir.
Sokağa baktığında “kim yana, kim değil” ilk bakışta görüyorsun… Şak diye.
*
Örnek mi vereyim?
Vereyim…
*
Mesela, dünkü Hürriyet’in ekonomi sayfasında vardı…
Uzmanlığı “kadın” olan, ünlü kozmetik markası Oriflame’in Ceo’su Magnus Brannström, ne demiş?
“Kadınlar seçimden önce de kadındı, seçimden sonra da kadın… Makyaj yapmaya devam ediyorlar. Ama Türkiye ve Endonezya’da daha çok kadın kapanmaya başladı. Başını örten sayısı artıyor. Böyle bir trend var… Bu durumu, havalimanından şehre girerken görmek mümkün.”
*
Neymiş türban?
Trend.
Nereye benzemişiz?
Endonezya’ya.
Nasıl görmüş?
Şak diye.
*
Bu çerçevede…
Abdullah Gül, Çankaya’ya çıkarsa, Türkiye yine cumhuriyet olur mu? Olur.
Ama Atatürk’ün devrim cumhuriyeti değil…
Başka olur.
-
15 Ağustos 2007: 08:33 #47234
-
9 Ağustos 2007: 12:16 #53198
ERTEKİNKatılımcımutlaka seyredin arkadaşlar….çok önemli!!
-
9 Ağustos 2007: 12:12 #53197
ERTEKİNKatılımcıHASAN ALİ YÜCEL in sözleri bu günkü türkiyeyi anlamak için anahtar kelimelerdir bence..bu gün bu yozlaşmanın içinde olma nedenlerini bilmediğimiz sürece kör döğüşünden başka bir şey yapmamış oluruz..
-
9 Ağustos 2007: 12:06 #53196
ERTEKİNKatılımcı“Biz, istiklal mücadelesinden itibaren sosyal hayatımızda yaptığımız büyük devrimleri köylere götürecek adam yetiştirmek isteriz. Çünkü ümmet devrinin böyle bir adamı vardır. Bu, imamdır. İmam, insan doğduğu vakit kulağına ezan okuyarak, vefat ettiği vakit mezarının başında telkin vererek, doğumundan ölümüne kadar bu cemiyetin manen hâkimidir. Bu manevi hâkimiyet, maddi tarafa da intikal eder. Çünkü köylü hasta olduğu vakit de sual mercii imam olur. Biz imamın yerine, köye devrimci düşüncenin adamını göndermek istedik.”
Hasan Âli Yücel
Köy Enstitüleri fikri böyle doğdu ve 1940-1953 arasındaki on üç yıl boyunca yirmi bir enstitü on yedi bin mezun verdi.
Bu kitap, Köy Enstitüleri gerçeğini tanıklar, belgeler ve fotoğraflarla yansıtıyor.
Enstitülerin kuruluş ve kapatılış gerekçelerini ve bu konudaki
bitmek bilmez tartışmaları yeniden gündeme getiriyor.
“Devrimci düşüncenin köydeki adamları”, yıllar sonra Türkiye'nin enstitüleri kapatmakla neyi kaybettiğini anlatıyorlar.
“Köy Enstitüleri” yarım kalmış bir mucizenin, bir büyük hayal kırıklığının hikâyesi…
Yayınevi : İmge
-
9 Ağustos 2007: 12:03 #53195
ERTEKİNKatılımcıÜlkemizin Kaçırdığı En Büyük Eğitim Projesi: Köy Enstitüleri
İbrahim Ortaş
iortas@cu.edu.tr
Çukurova Üniversitesi, Ziraat FakültesiSon yıllarda 17 Nisan'da Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümünün kutlanması sevindirici. Cumhuriyetin bu ulvi projesinin amacı; köyden gelen yetenekli çocukların tam donanımlı olarak yetiştikten sonra, tekrar köylerine dönerek geride kalan ve okuma fırsatı veya olanağı bulmamışları eğiterek ülkenin okuryazar düzeyini yukarı taşımasıydı. Köy Enstitüleri’nin o günkü eğitim yöntemi gününün en ileri eğitim yönteminden daha donanımlıydı. Bu modelde teorik ve pratik eğitim birlikte alınıyordu. Yalnız temel dersler değil, yaşama dair bütün konular bir bütünlük içinde işleniyordu. Bir taraftan güçlü bir tarih eğitimi yanında tarım, el işi ve güzel sanatlar ile yurttaşlık bilinci ve ulusal bilinç kazanıyorlardı; diğer taraftan dünya klasiklerini okuyarak, müzik dinleyerek, tiyatro yaparak dünya değerleri ile tanışıyorlardı. Bu model şimdi bütün dünyada tartışılan yüksek öğretimde probleme dayalı öğretme modeline çok benziyor. Ayrıca AB’nin yüksek öğretimde başlattığı Leonardo Da Vinci siteminin yıllar önce uygulandığı bir şeklidir.
Köy Enstitüleri Ne Zaman Kuruldu?
Cumhuriyeti kuran çağdaş aydın kadrolar eğitimin öncelikle köylerden başlaması gerektiğini belirleyerek, eğitimi köylere indirgemeyi benimsemişlerdir. En büyük eserleri ise Köy Enstitüleri’nin kuruluşu idi. Çok değişik ve çarpıcı bir girişim olan Köy Enstitüleri hareketi belki de dünyaya örnek bir projedir. Ne yazık ki halen önemi yeterince anlaşılamadı. Köy Enstitüleri’nin başlıca amacı kırsal alanı kalkındırmak, köylüyü eğitmek ve eğitmenlerle köylüyü üretici duruma getirmekti. Çünkü Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda ülkemizde okuryazar oranı neredeyse yok denecek kadar düşüktür. Özellikle kadınlarda ve köylerde durum daha da kötüdür. Bu tablo karşısında Atatürk ve arkadaşları yeni rejimin ruhunu ve düşüncesini köye de ulaştıracak bir eğitsel devrim hareketini başlatırlar. Gerçek anlamda devrimci bir hareket olan Köy Enstitüleri hareketi yalnızca köyün maddi kalkınmasını değil, aynı zamanda ve daha önemli olarak köy insanını bilinçlendirmeyi, onu hiçbir kuvvetin istismar edemeyeceği modern bir kırsal yaşam biçimine kavuşturmayı amaçlar. 17 Nisan 1940'da “Köy Enstitüleri” kurulmaya başlanır.
Amaç Neydi?
Köy Enstitüleri’nde yaşam, dönemin öğretmen ve öğrencilerinin anlatımı ile tam “birliktelik, katılım, yetki” ve “sorumluluk” eksenlerine oturtulmuştur. Enstitülerde kararlar yönetici-öğretici-öğrenci üçlüsünün katkı ve onayıyla alınır. Okul yöneticileri ile öğrenciler her konuyu tartışabilirler. Enstitüleri’nin kuruluşunda Atatürk politikası uygulanır, tarıma elverişli arazilerin seçilmesine özellikle özen gösterilir. Eğitim anlayışı açısından Köy Enstitüleri’yle diğer okullar arasında çok önemli nitelik farkı bulunmaktadır. Köy Enstitüleri’ne eğitim anlamında yüklenen sorumluluk ağır ve anlamlıdır. Köy Enstitüleri’ndeki anlayış o dönemde “Eğitim, Üretim içindedir” şiarıdır. Hep beraber ülkeyi kalkındırmak için üretmek ve hayata birlikte bakmaktır.
Cumhuriyeti kuran genç kadro, büyük çoğunluğu köylü olan ve aynı oranda okuma yazma bilmeyen toplumu kısa yoldan okuryazar yapmak istiyordu. Bu proje aynı zamanda ülkemizin çağdaşlaşma ve modernleşme projesi idi. Yine genç cumhuriyet kadrosu, demokrasiyi altın tepside sunmuştu ve yaşaması için altının doldurulması gerektiğinin farkındaydı. Onun için demokratik bir yapılanmanın zorunlu olduğunun farkındaydılar. Bunun başarılması için de çok yönlü yetişmiş, özgüveni gelişmiş, karşılaştığı sorunu çözebilen yetenekli ve zeki köy çocukları ile işe başladılar. Eğitim ve öğretim sorun çözmeye yönelikti. Özellikle Türkiye gibi halen köy kökenli ve tarıma dayalı yapılarda modelin önemi çok sonradan daha iyi anlaşılmıştır. Çünkü köy çocukları bu modelde hem eğitiliyor hem de geleceklerini hazırlıyorlardı. Küçücük çocuk köyünden geldiği gibi üretimin içerisine giriyor, kendi okulunu kendisi yapıyor, koyun güdüyor, müzik yapıyor, klasik eserler okuyor. Kendisine koyun gütmesi söylenen çocuk artık sorumluluk almış olmakta ve kendi sorumluluğunu ve bilincini oluşturmak zorunda. İsmet İnönü Hasanoğlan’da yol kenarında koyun güden çocukların azıklarında ekmek parçasının yanında klasikler görünce aradığını bulduğunu ve gelecekten umutlu olduğunu belirtir. Duvar ören, tarım yapan, marangozluk, demircilik yapan, aynı zamanda dünya klasiklerini okuyan ve müzik yaparak ruhunu güzelleştiren mutlu insanları yetiştiriyordu. Bilindiği gibi bu şekilde yetişen çocuklar kendilerine güveni olan, mutlu ve üretken insanlardır. Ancak bugün özgüveni eksik, çok sayıda insanın mutlu olmadığı ve kimseye güvenmediği bilinmektedir. Karşısındakine güvenmeyen kendisine de güvenemez. Kendine ve karşısındakine güvenmeyen de demokrat olamaz (Erdal Ataberk). İşte Cumhuriyetin genç kuşağı üreten, paylaşan ve dönüştüren demokrat insanlar yetiştirerek ülkenin modernizasyonunu hedefliyorlardı. Bu, onların ülkenin geleceğine ilişkin temel felsefeleri idi.
Çağın En İleri Eğitim Modelidir
Köy Enstitüleri eğitim modeli, bireyler eolayların farkına varabilme yetisi kazandırıyordu. Kendi bilincine varan, ülkesinin ve dünyanın değerlerinin farkına varır. Bu da yurttaşlık bilincini yaratır. Ancak ülkemizi bu duruma getiren soğuk savaş mantığı sahipleri, ülkemizin geleceğe yönelik yetişmiş insan yetiştirme projesini erken fark ettiler ve engelleyebildiler.
Köy Enstitüleri aslında ülkemizin içinde tam algılanmadan, dünyada yankı bulmuştu. Şakir Ezacıbaşı NTV'de yanlanan Kültür ve Kimlik programında 1950'li yıllarda Londra'da toplanan Asyalı öğrenciler konseyi toplantısında konuşan UNESCO başkanının Türkiye'nin, yani Tonguç Hocanın Köy Enstitüleri’nin önemini vurgulayan bir konuşma yaptığını belirtiyor. Toplantıda UNESCO başkanı Birleşmiş Milletler’de Köy Enstitüleri ile ilgili birçok belgenin ve dokümanın olduğunu ve örnek gösterildiğini vurgular. Tabii bu büyük projenin çıktıları olan eğitmenler gittikleri köylerde hemen işe sarılır, köylüleri eğitmeye başlar. Ülkenin her tarafına yayılan eğitmenler bir taraftan okuma yazma öğretir, diğer taraftan doğrudan köylülerin üretim artışına yönelik pratik işlere girişirler. Kısa sürede bu eğitmenlerin gittiği köylerde sosyal faaliyet artar. Köylerde tiyatro bile kurulur, köy kahvelerinde okuma odaları açılır. Bugün ülkemizin köy kökenli okumuş kişilerinin genelde bu tür eğitmenlerin bulunduğu ortamdan geldiğini göreceksiniz. Bu konuda araştırma yapmış bir okurumdan aldığım bir e-posta iletisinde, Köy Enstitüleri açıldığında zamanın Amerikan hükümetinin hazırladığı istihbarat raporunda “Dikkatli olun Türkler büyük bir eğitim atılımıyla geliyor” denilmektedir. Ancak Köy Enstitüleri’nin kapanması ülkemizin bağımsızlık politikasının kırılma noktası ve miladı olarak görülebilir. Bu tarihten sonra eğitimin dokusu ve felsefesi değişmiş, köylere kültürel ağırlıklı eğitim, yerini ezberci eğitime bırakmıştır. Cumhuriyetin temel hedefi olan köylüyü aydın çiftçi durumuna getirmek yerine sahipsiz, kendi sorunlarını devlete iletemeyecek kadar yalnız ve aciz bırakılmış, çaresiz durumda görmek hepimizi rahatsız etmektedir.
14 Nisan 2005 Perşembe günü Prof. Dr. Emre Kongar'ın Çukurova Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kolu’nun davetlisi olarak 3 saati aşkın süren mükemmel konferansını dinleyince olayın ne denli önemli olduğunu anladım. Sayın Kongar'ın konferansında insanlık tarihinin geçirdiği tarım, sanayi ve bilişim devrimlerinin yanında dünyadaki gelişmelere ve soğuk savaşın ülkemiz üzerindeki etkilerini dinleyince bir kez daha Köy Enstitüleri’nin niçin kapatıldığını daha iyi anladım.
Batı Bu Modelden Neden Korktu?
1940'lı yıllarda üniversitelerin özerkliğinin başladığı dönem Hasan Ali Yücel’in Köy Enstitüleri’nin kurulduğu döneme denk gelmektedir ki; bu dönemde UNESCO tarafından dünyaya Türk eğitimi model örnek olarak gösterilmektedir. Türk eğitim tarihine bakıldığında Cumhuriyetin eğitim projesinin bu dönemde şahlandığı, ancak çok kısa sürede önünün kesildiği görülmektedir. Bu dönemden sonra soğuk savaş anlayışı ile ülkemizin önüne konulan süreç sonucu insanlarımız birbirine düşürüldü, toplumun en dinamik kesimi olan üniversite gençliği ağırlıklı olarak olaylara da taraf oldukları için üç kez ülkede darbe yapıldı ve her seferinde üniversiteler sorunların merkezi olarak gösterildiği için üniversiteler zaptü-rapt altına alınmaya çalışıldı.
Köy Enstitüleri’nin temel espirisi, bu eğitim modeli kişinin kendi farkına varılabilirliğini kazandırmasıydı. Anlıyor, düşünüyor, sorguluyor ve üretiyor. Yaptığı işin verdiği mutluluk ile yaşamına anlam katabiliyordu. Maalesef ülkemiz o gün bu kazanımı koruyamadı. Çünkü o dönemde toplumun eğitim düzeyi, demokrasiyi sindirme bilinci, batının baskısı sonucu bu proje ortadan kaldırıldı. Bugün bizler Köy Enstitüleri’ni okuyunca hayıflanıyoruz, ancak yakalanan fırsatların değerlendirilmemesi kaçan trene benziyor. Toplum olarak o dönemde neye sahip olduğumuzun farkında değildik. Bugün de farkında olduğumuz inancında değilim.
Köy Enstitüleri’nin Kapatılmasının Bugüne Yansıması Nedir?
O dönemde ülkemizin karşı karşıya olduğu zorlu koşullar ve dış dinamiklerin ülkemiz üzerinde kurdukları psikolojik etkinin sonucu olarak Köy Enstitüleri, soğuk savaşa kurban edilip kısa sürede kapatılarak tarihin raflarına kaldırıldı. Bunu takip eden süreçte ülkenin aydınlık geleceğinin eğitim projesi önce yatılı öğretmen okullarına, sonra yatılı okula, sonra da normal lise eğitimine zamana yayılarak bertaraf edildi. Ülkenin dinamik gençlik sağ sol ayrımı yapmadan anarşinin içine sürüklendi ve üç kez yapılan darbelerle gençlik pasif hale getirildi.
Ülkenin yönetiminde söz sahibi olması gereken entelektüel kesim devletten yavaş yavaş dışlandı. Bu dönemden sonra da ülkemiz eğitimi kalite yönünden gerilemiş, ülkemiz sürekli borçlu bir duruma gelmiş, kırsaldan kentlere plansız göçler başlamış, devasa kentler etrafında kontrol edilemez büyüklükte varoşlar ortaya çıkmıştır. Sonuç olarak bugün yönetilemez ve kontrol edilemez bir duruma gelinmiştir. Ülkenin yetişkin insan kaynaklarını yetiştiren üniversitelerinin özerkliği çok bulunarak kısılmış, neredeyse ileri lise düzeyinde eğitim veren kurumlar durumuna sürüklenerek, bugün hepimizin bildiği tablo ile karşı karşıya gelinmiştir.
Sorumlu yok. Hesap verecek de yok.Bir kez daha vurgulamak gerekirse, bazı detaylarda yapılacak eleştiriler, böyle büyük bir projenin değerini düşürmediği gibi, o günden bugüne, bir daha aynı büyüklükte bir “düşünce” ve “planlamaya” rastlayadığımızı, üzülerek ifade etmek durumundayım. Ancak olumlu tarafından bakarsak, o günün zor koşullarında bunlar başarılabildiğine göre, bugün çok daha fazlasını neden başaramayalım, diye kendi kendime soruyorum.
Köy Enstitüleri Projesi’nin günümüz koşullarına uyarlanmış probleme dayalı öğrenme modalarını başta üniversitelerimiz olmak üzere denemeye ne dersiniz!
Bu yazı PiVOLKA'nın basılı sürümüyle aynıdır. Kaynak göstermek için:
Ortaş, İ. (2005). Ülkemizin kaçırdığı en büyük eğitim projesi: Köy enstitüleri PiVOLKA, 4(17), 3-5.
-
9 Ağustos 2007: 11:34 #47230
ERTEKİNKatılımcıVUR PATLASIN ÇAL OYNASIN TEKNESİ—MÜZİKLİ EĞLENCE—
cumartesi saat 18-00 moda dan kalkış adalara…herkes kendini ayarlayabilirse tekne ile konuşacağım……..kestane kebab herkesten bu mesaja acele cevap bekliyorum…………………………………………………..
-
4 Ağustos 2007: 08:51 #47228
ERTEKİNKatılımcıbence uyar ….detayları öğrenmek lazım…nereye götürecek kaç saat dolaşacağız..gibi….bence 35 kişi oluruz ama tabi kesinleştirmek lazım gelenleri…..
-
31 Temmuz 2007: 14:10 #47226
ERTEKİNKatılımcıgörüştüğüm teknenin ..ki birçoğu öyle..bizimki tanıdık işi olacak…pazar günleri eylül ayına kadar dolu…onun için 11 ağustos olursaen kısa sürede kesinleştirmeye çalışacağım..haberlerinizi bekliyorum…
-
31 Temmuz 2007: 11:56 #47224
ERTEKİNKatılımcıbu arada 11 ağustos un olma ihtimali çok yüksek……
-
31 Temmuz 2007: 11:49 #47223
ERTEKİNKatılımcı13
dokuz kişi olduk…yok mu arttırannn:)))
13 olmuşuz:)
-
31 Temmuz 2007: 11:43 #47222
ERTEKİNKatılımcıdokuz kişi olduk…yok mu arttırannn:)))
-
26 Temmuz 2007: 13:08 #47209
-
10 Temmuz 2007: 12:39 #47204
ERTEKİNKatılımcıben herkesin fikirini bilmek ve çoğunluğa göre haraket etmek istedim…ama sanırım çoğunluk olabilecek bir fikir oluşmadı en iyisi temmuzun son pazarında yada ağustosun ilk pazarında denize de girilebilecek bir yerde piknik yapmak…ok mı?
-
29 Haziran 2007: 10:25 #53124
ERTEKİNKatılımcıdünya ateşböceklerini gören ve seven insanlar sayesinde yaşanılası bir yer haline geliyor…bu güzel iç yolculuğunu bizimle bu kadar güzel paylaştığın için teşekkürler ilknur
-
11 Haziran 2007: 14:23 #50785
ERTEKİNKatılımcıBU KONUYLA İLGİLİ ŞİŞLİ CUMHURİYET SAVCILIĞINDA SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDUM.. ARKADAŞIMIN MSN İNİ KIRARAK BENDEN ALDIKLARI KONTÖRLERİ DEĞİŞİK İLLERDE DEĞİŞİK KİŞİLERİN YÜKLEDİĞİNİ TESPİT ETMİŞLER ARALARINDA POLİS BİLE VAR…GEÇENLERDE ARAYAN BİR YETKİLİ BU İŞİ İNTERNET CAFELERDE YAPTIKLARINI VE KONTÖRLERİN UCUZA DOĞU VE GÜNEYDRĞUDA CAFELERDE SATILDIĞINI VE KİMİN YAPTIĞINI BULMANIN ZOR OLDUĞUNU SÖYLEDİ….SONUÇ=0
-
10 Haziran 2007: 14:30 #53018
ERTEKİNKatılımcıbendende bir bedirhan gökçe şiiri…
http://dahivideo.net/2007/01/08/bedirhan-gokce-sol-yanim-aciyor-anne/
-
8 Haziran 2007: 10:10 #52812
ERTEKİNKatılımcıMillet geçmişte bir arada yaşamış, şimdi bir arada yaşama inancında, istek ve kararında olan; aynı vatan ve o vatanın maddî ve manevî değerlerine sahip çıkan; aralarında Din,dil, kültür, tarih ve duygu birliği olan insanların oluşturduğu toplumdur.
yukarda bahsedilenlerden hangileri olmazsa olmaz? yada başka bir deyişle hangileri olmasada olur??
-
8 Haziran 2007: 10:07 #52811
ERTEKİNKatılımcıTürk Silahlı Kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir.”
tam da benim bahsettiğim konu budur toplumsal bilinç .
-
6 Haziran 2007: 20:36 #52802
ERTEKİNKatılımcıKASTEDİLEN CEHALET TOPLUMUN BU KONULAR UZERINE OLAN CEHALETİDİR. BİŞEYE KÖRÜ KÖRÜNE BAĞLANMADIN VERDİĞİ CAHİLLİKTİR. ORDAKİ İNSANLARIN CAHİLLİĞİNDEN COK BURDA OLAN İNSANLARIN DUYARSIZLIĞI VE CAHİLLİĞİDİR.
HERKESİN HER KONU HAKKINDA SÖYLEYECEĞİ COK SEY VAR AMA İŞ BİŞEYLER YAPMAYA DURUMU DÜZELTMEYE GELİNCE KİMSE ELİNİ TAŞIN ALTINA KOYMUYOR.
NE YAPIYORUZ ÖLEN ŞEHİTLERİMİZ İÇİN, AĞLAMAK DIŞINDA ÜZÜLMEK DIŞINDA.
OTURDUGUMUZ YERDEN ÜZÜLMENİN KİME FAYDASI OLUYOR. ÖLENEMİ ÖLECEK OLANLARAMI.
HALK TEPKİ GÖSTERMİYORKİ HİÇ BİRŞEYE SADECE YAKINIYORUZ. ŞİKAYET EDİYORUZ LANET OKUYORUZ TERÖRE VE TERÖRİSTLERE. KİMSEYİ BİŞEYLER YAPMASI İÇİN ZORLAMIYORUZ, TEPKİMİZİ HİÇBİRŞEKİLDE İFADE ETMİYORUZ.
CAHİLLİK BİZİM YAPTIĞIMIZ, TERÖR ZATEN BİLİNÇLİ NE YAPMAK İSTEDİKLERİNİ BİLİYORLAR, İNSANALRIDA ONA GÖRE EĞİTİYORLAR, İNSANLARINA BU ŞEKİLDE EĞİTİM VERİYORLAR.
BİZ NE YAPIYORUZ PEKİ TERÖRE DUR DEMEK İÇİNteşekkürler ilknur beni bu kadar iyi anladığın için ve konuyu bu kadar öz anlattığın için
-
5 Haziran 2007: 19:32 #52939
ERTEKİNKatılımcımutlu ve güzel günler sizin olsun ….o gün orada olacağım ve sevgili kardeşimin gözlerindeki ışığa şahitlik edeceğim…tebrikler
-
5 Haziran 2007: 19:28 #52925
ERTEKİNKatılımcıne olacağı belli osmanlıdan bile geri gideceğiz yavaş yavaş ..osmanlı döneminde bile padışahların nedimelerinin başları açıktı… gerekirse resimlerle örnekleyebilirim…dini başörtüsü ile özdeşleştiren bir toplumun da zaten geleceği (olursa tabi) bellidir . O zaman da bakalım biri çıkıpta tekrar esir olmaktan bizi kurtarabilecekmi bende onu merak ediyorum
-
2 Haziran 2007: 18:31 #47856
ERTEKİNKatılımcıSiyaset sahnesinde askeri müdahaleler, darbeler, muhtıralar Türkiye'si, eski Türkiye'dir.
Askeri müdahalelere, darbelere karşı çıkmayan, boyun eğen, muhtıraları sineye çeken bir siyaset sınıfının yaşadığı bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
Askerin zırt fırt siyasete karışmasına, yayınladığı muhtıralara, rejime yönelik tehditlerine sesini çıkarmayan, 'ama'lar ve 'fakat'larla kulp takabilen bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
Halkın oyuyla seçilmiş bir mecliste, mutlak çoğunluğa sahip bir partiye cumhurbaşkanı seçtirmeyen bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
Halkın oyuyla seçilmiş bir mecliste, mutlak çoğunluğa sahip bir partinin kendi içinden bir adayı cumhurbaşkanı seçmesini engellemek için hukuku eğip büken, hukuku siyasete alet eden bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
Siyasete açıkça karışan, bir gece yarısı iktidara meydan okuyarak muhtıra yayınlayan askeri emekliye sevkedemeyen bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
Asker muhtırasını tartışamayan, böyle bir muhtıranın demokratik rejim içindeki yerini sorgulayamayan, buna eleştirel yaklaşamayan bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
Muhtıra yayınlayarak suç işleyen asker hakkında bir soruşturma bile açamayan bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
'Alaturka demokrasi'nin geçerli olduğu bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
Muhtıraların ipine sarılarak, süngü gölgesinde yapılan siyasetin demokrasi sanıldığı bir Türkiye, eski Türkiye'yedir.
Siyasette demokrasi korkusunun hiç eksik olmadığı bir Türkiye, eski Türkiye'dir.
Farkında mısınız?
Eski Türkiye bir kez daha darbe süreci içinde yol alıyor.
Bu süreç yeni değil.
2003'le 2004'e gidiyor.
Bu darbe süreci, 27 Nisan Muhtırası ile su yüzüne çıkmış durumda.
Ne istiyor asker?
Lafı uzatmak yersiz.
Tayyip Erdoğan'ların, Abdullah Gül'lerin cumhurbaşkanı olmasını, Çankaya'ya çıkmasını kesinlikle istemiyor.
Bunun için de asker kendine hedef olarak, AKP'nin 2002'deki gibi sandıktan tek başına çıkmasının engellemesini ve bu ülkede yeniden koalisyonlar döneminin açılmasını koymuş durumda…
Ya istedikleri olmazsa askerin?
N'apacağız?..
Ya AKP 22 Temmuz'da sandıktan milletin açık desteğiyle çıkar da, yoluna yine Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı adaylığı ile devam etmek isterse…
Düğüm burada!
Olmak ya da olmamak durumu…
Eski Türkiye devam edecek mi?
Yoksa yeni Türkiye mi?
Bir başka deyişle:
Alaturka demokrasi yerine 'birinci sınıf demokrasi'ye geçecek miyiz?
Eski ve yeni Türkiye arasında bir uzlaşmaz çelişki var. Bu uzlaşmaz çelişkinin eninde sonunda çözüleceğini ve Türkiye'nin de gerçek demokrasiyi yaşamaya başlayacağına inanıyorum.
Türkiye eninde sonunda darbeler, askeri müdahaleler, muhtıralar ülkesi olmaktan kurtulacak.
Bu konuda herkesin, hepimizin görev ve sorumlulukları var.
Dileğim, 'uzlaşmaz çelişki'nin barış içinde çözülmesi ve yaşadığımız 'darbe süreci'nin seçimle birlikte bir daha geri gelmemek üzere kaybolup gitmesidir.
“Darbe sürecindeki Türkiye yazıları”nı bu dördüncüsüyle noktalıyorum.belki bir köşe yazısı değil ama bende kendi düşüncelerimi hasan cemalin yazısı hususunda burada belirtmek istiyiyorum.
arka arkaya gelen ''ya'' larla fikir cimlastiği yapmış hasan cemal ve olaylara gerçek demokrasi açısından bakmış. Bende bu '' ya '' ları çoğaltmak istiyorum.
olmazya farzedelim oldu da;
Ya seçimlerde mutlak bir çoğunlukla iktidara gelen akp her kurumda siyasal islam çizgisinde olan insanları başa getirirse(ANAYASA MAHKEMESİ ,Y.Ö.K,TSK, VALİLİKLER, BÜYÜKELÇİLİKLER , DANIŞTAY,YARGITAY,EMNİYET TEŞKİLATI vb…vb..)
ya seçimin birinci yılında tüm bunlar yapıldıktan sonra akp çıkıpta ey halkım bizi halk seçti ve mutlak çoğunlukla seçti dolayısı ile bizim isteğimiz muylak halkın isteğidir anayasayı değiştriyoruz derse?
ya laiklik ile ilgili kararını kaldırırsa
ya bayrağın rengini kırmızı yerine yeşil yaparsa
ya okulların yerine medreseler,mahkemelerde kadılık sistemi getirirse.
ya kılık kıyafet devrimini kaldırıp islami kıyafetleri zorunlu kılarsa
ya allahın kanunları insanların yaptığı kanunlardan büyük deyip şeriat kanunlarını tc kanunlarının yerine ikame ederse.Ne diyebilir Hasan Cemal????????
Hiç bir şey çünkü mutlak çoğunluk ve demokrasi gerçeği var.
Oysaki Hasan Cemal gibi bir gazetecinin bilmesi gereken başka bir şey daha var .
Hiçbir sistem kendi düşmanını yaşatmaz bu konuda ki en zayıf sistem demokrasidir.ama o bile yüzyılımızda kendisi ile ilgili katı kurallarını batı toplumunda koymuştur ve sisteme karşı en ufak bir tehlikeyi her türlü demokratik eleştiriyi görmezden gelerek uygulamaktadır.Ülkemizdede uygulanmalıdır.kaldıkı benim yukarıdaki ''ya '' larım hasan cemalin '' ya '' larından daha gerçekçidir ve bilinmekte ve izlemekteyiz ki akp nin benzer söylemleri geçmişte çoktur.
Örnek1:Cumhur başkanı adayımız Abdullah Gül(reportajı ve sonra gazetecinin yazdıklarının arkasında duran ve kayıtları duruyor dediği açıklmasını okudum)
''cumhuriyet ömrünü doldurmuştur ve biz iktidara geldiğimizde öncelikle onu değiştireceğiz ''Örnek2:Başbakanımız R.Tayyip Erdoğan: (kendim izledim konuşmayı)
''Ben Babama sordum biz Türk müyüz laz mıyız rum muyuz çerkez miyiz neyiz bana dedi ki öbür tarafa gittiğimizde bunların hiçbir değeri yoktur ve sana sormayacaklar türk mu laz mı vb olduğunu sana müslüman mısın değilmisin diye soracaklar…yani sen çıkıp NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE DERSEN doğudaki vatandaş da çıkar NE MUTLU KÜRDÜM DİYENE DER…ama biz iktidara geldiğimizde tüm doğudaki insanlarıda müslümanlık şemsiyesi altında toplayacağız inşallah..''örnekleri sayfalarca uzatabilirim
işte düğüm burada olmak yada olmamak durumu
modern türkiye demokrasi çizgisinde devam edecek mi yoksa son 100 yılı silmeyi başarıp osmanlı çizgisine dönecekmi?ayrıca darbe olursa h.cemal daha çok sevinirmiş gibi bir intibaa uyanıyor bu kadar çok darbe kelimesi kullanmasından .
unutmamalı ki darbe uzun vadede akp nin daha güçlü geri gelmek için en çok isteyebileceği şeydir hele yaptıkları bu kadar ayyuka çıkmışken.akp liler hızlı bir değişim geçirdiler iktidara gelirken acaba h.cemal de mi hızlı değişim içerisinde..zira kafasına fes elinde de tespih görmek pek yakın gibi duruyor.
İslami devrim sürecindeki türkiye yazılarımı bu ilk yazımla noktalıyorum…..
-
2 Haziran 2007: 17:29 #52793
ERTEKİNKatılımcıTerörün suyu cehalettir ama en büyük yanılış dağda eli silah tutanın değil hepimizin cehaletinin terörü beslediğini bilmemektir.
tabiki her şeyi cehalete indirgemek değil isteğim ama özellikle cehaleti vurgulamaktaki amacım dağda kandırılan eline silah tutuşturulan kişinin cehaleti değil .dağdaki insana bu örgüt bir amaç veriyor zor yaşam koşulları içerisinde hayal kurmasını sağlayarak kandırıyor yada zorluyor …bu noktada benim terörün suyu tabirinde kullandığım cehalet sosyal cehallettir görmemezliğe gelme yokmuş gibi davranma yada entellektüel bir takım söylemlerle olayı çok bilinmeyeli bir hale getirmeye çalışmak tır..duyarsız bir toplum sorunları görmemezliğe gelerek yaşamaya devam eder…. araştırmayı öğrenmeyi seven duyarlı ve sosyal yönü gelişmiş bir toplum sorunu önce tespit eder sonra üzerine gider ve milyonlarca kişinin üzerinde durduğu bir sorunun önünde ne siyasi engel ne askeri engel kalır ve bu kadar kişinin üstünde durduğu bir konudada bazıları dalkavukluk soytarılık ukalalık ederek halkı uyutmaya,sorunuda büyütmeye kalkamaz. Belli kişilerin ve gurupların bu olayı kendi varlık nedeni haline getirmesi bu konudan nemalanması da önlenmiş olur.
En etkileyici güc toplumsal bilinç ve kararlılıktır .vurgulamak istediğim temel budur bunun dışındaki etkenlerde tabi ki oldukça fazladır ve burada sıralayabiliriz
-
31 Mayıs 2007: 19:15 #52789
ERTEKİNKatılımcıKolay Yaşamak
Yaşam denilen gizemli oyunda toprakta yeşeren bitkiler gibi kimimiz sarp kayalıklarda kimimiz sulak ovalarda dünyaya geliriz.
Bazen düz ovaları seller ,toprak kaymaları ve insanlar yok ederken, güneşle birlikte en şaşırtıcı rengiyle açar dağların yamaçlarında bir çiçek yok olanlardan habersiz. Bazen de en sert rüzgarlarda tutunamaz dağlarda menekşe dayanamaz yıllarca duran kara, bükülür boynu, kurur kökü ama bilmez bunu tarlada filiz veren papatya yürüyüp gider bahçelere bağlara.
Kimimiz sıcak evlerimizde televizyon başında dizi seyrederek ağlayıp yarışmalarda heyecanlanır televole lerde eğleniriz ve bilmeyiz doğuda bir gece ansızın kapısı kırılarak evin 15 yaşındaki gencini alınıp dağlarda terörist olarak yetiştirildiğini. 15 yaşında gülmeyi beceremeyen boşlukta sürekli çalışmak zorunda kalan ve hayatı hiç tanımayan köyünden dışarı hiç çıkmamış tek kelime Türkçe bilmeyen ve köye gelen en son öğretmenin vurulmasından sonra hiç yabancı birini görmemiş evin varlığı hep iş olduğunda hatırlanan 15 çocuğundan biri.
Biz o sırada derbi seyrederiz.
Biz o sırada arabaların camlarına oturup kornalar çalarak düğüne gönderir gibi asker yolcu ederiz.
Biz o sırada meydanlarda nutuk atar ekonomiden bahseder her şeyin daha güzel olacağı yalanını söyleriz .
Kimimiz dağlarda çobanlık eder koyun güderiz,emmimizin oğluyla şakalaşır akşamları Fadime yi karanlıkta bir kere daha yakından görmeyi hayal ederiz ve bilmeyiz kaloriferli evinde don gömlek yatarken aniden yıkılan duvarların arasında sıkışıp apartman dairelerinde seslerini duyamadıklarımızı.
Oysa biz insanız en önemli özelliğimizin temel dayanağı olan merak etmeyi ve öğrenme isteğini bıraktığımız zaman kendimizle ilgili her şeyi başkalarına ve şartlara teslim etmiş deryadan habersiz balık gibi yaşayan ve bitkiler gibi nereye ekilirsek orada yaşayıp ölen birer canlılar oluruz.
Terörün suyu cehalettir ama en büyük yanılış dağda eli silah tutanın değil hepimizin cehaletinin terörü beslediğini bilmemektir.
Duyarlı sosyal ve iyi örgütlenmiş bir toplum üzerinde oyunlar oynanamayacak tek toplumdur.
LÜTFEN KOLAY YAŞAMAYI SEÇMEYELİM
Saygılarımla
Ertekin Karakaya
-
31 Mayıs 2007: 18:33 #52787
ERTEKİNKatılımcıtebrik ediyoruum çok sevindim…hoş geldin zeynep
-
29 Mayıs 2007: 12:58 #52773
-
9 Mayıs 2007: 19:38 #52449
ERTEKİNKatılımcıoy oy oy kenancığım sen bu mahallenin yolunu biliyomuydun
özlettin valla…
piknik konusuna gelince yapcaz bişeyler…hazırlıklı ol
-
8 Mayıs 2007: 20:07 #52665
ERTEKİNKatılımcı+ rep

-
4 Mayıs 2007: 11:14 #52617
ERTEKİNKatılımcıparmak niyetine rep versek

-
4 Mayıs 2007: 09:56 #52549
ERTEKİNKatılımcı -
2 Mayıs 2007: 12:27 #52548
ERTEKİNKatılımcıhttp://www.hurriyet.com.tr/dunya/6444915.asp?gid=200
'Abdullah Gül, o sözleri söyledi'
Emre KIZILKAYA / DIŞ HABERLER
Abdullah Gül’ün, Refah Partisi’nin genel başkan yardımcısı olduğu 1995 yılında, The Guardian Gazetesi’ne verdiği tartışmalı röportajı yapan İngiliz gazeteci, Hürriyet’e konuştu: “Gül, ‘Laik devleti yıkacağız’ demedi, fakat inkar etse de, ‘cumhuriyet döneminin sonu gelmiştir’ ifadesini aynen kullandı.”
Gül: Guardian Gazetesi'ni tekzip ettim
İngiltere’nin saygın gazetelerinden The Guardian’ın Türkiye muhabiri olarak çalıştığı dönemde, Abdullah Gül ile yaptığı röportaj yeniden gündeme gelen İngiliz muhabir Jonathan Rugman, Hürriyet’e yaptığı açıklamada, haberin arkasında durdu.
Rugman’ın 27 Kasım 1995 tarihinde yayınlanan ve ertesi gün Türk basınına da yansıyan röportajında, o dönemde Refah Partisi’nin genel başkan yardımcısı olan Gül, laik sisteme ve cumhuriyete meydan okuyordu.
Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Gül, cumhurbaşkanı adaylığının ardından yeniden gündeme getirilen 12 yıl önceki bu röportajdaki ifadeleri yalanmıştı. Gül, dün akşam TRT1’deki söyleşi sırasında da bunu yeniden yalanladı.
“Türk İslamcıları iktidarı hedefliyor” başlıklı röportajda, “Refah Partisi’nin yaklaşan erken seçimlerde ‘yeşil devrim’ yapmaya hazırlandığını” yazan muhabir Jonathan Rugman, yıllar sonra haberinin arkasında durdu.
YIKMAK DEĞİL DEĞİŞTİRMEK
Şu anda İngiliz Channel 4 televizyonunun diplomasi muhabiri olarak çalışan Rugman, bu röportajın yeniden gündeme getirildiğinden haberdar olduğunu söyledi. Çeviri hatası yapılmamasının önemli olduğunu kaydeden Rugman, “Örneğin Sayın Gül, ‘laik devleti yıkacağız’ değil, ‘Laik sistemi değiştireceğiz’ ifadesini kullanmıştı” diye konuştu.
Buna karşın Rugman, haberinde yer alan ve Gül tarafından sarfedilen şu sözlerin kelime kelime doğru olduğunu ve şimdi inkar edilse bile kayıtlarının kendisinde bulunduğunu iddia etti:
Abdullah Gül'ün Cumhuriyet ile ilgili sözleri:
“Bu cumhuriyet döneminin sonudur. Ankara nüfusunun yüzde 60’ı gecekondularda yaşıyorsa, laik sistem iflas etmiş demektir ve biz kesinlikle onu değiştirmek istiyoruz.”Ne güzel uyuyorduk kim uyandırdı bizi de bu değişitirme olayını farkettik ?????
Yorum Sayısı 3 / 41 Yorumlarınızı yazmak için tıklayın >>
Diğer YorumlarSILENT PATRIOT ('silentpatriot' tüm yorumları) 02/05/2007 – 13:35
BU ISTE BIR GARIPLIK VAR HEM YIKMAK ISTIYOR, HEM DE BASINA GECMEK!!!!!!!!!! HIMMM……ILGINC
mete kurt ('raskolnikof1984' tüm yorumları) 02/05/2007 – 13:24
gercekler pesinizi birakmayacak Sn. Gul
özkan karaca ('gercegin-sesi' tüm yorumları) 02/05/2007 – 13:22
yanlış okumadım değilmi cumhuriyet döneminin sonu gelmiştir demiş..
-
2 Mayıs 2007: 06:25 #52634
ERTEKİNKatılımcısayın alperen türklüğün en temel simgesi türk bayrağıdır .bu sebeple yaptığın değişiklik yerinde olmuş… yönetici arkadaşlarım sayın suat aksu ve lubimaya bu sitedeki çok sesliliği kardeşlik düğümünde bir arada tutmak için siyaseten taraf olabilecek uygulamalara karşı tartışma konusu yaratılmaması için sana uyarıda bulundular bu hususta uyarıları anlayışla karşılayıp katılımına devam etmeni dilerim
-
1 Mayıs 2007: 14:30 #52625
ERTEKİNKatılımcısevgili suat bence o kadar tepki gösterilecek bir kelime değil ..kaldı ki şiir bir aşk şiiri ayrıcı belli bir ideoloji belirtilmemiş belirtilmiş olsaydı bile burada olgunca tartışabiliriz sanırım.
Sözlük
militan ]
» Bir düşüncenin, bir görüşün başari kazanmasi için savaşan, mücadele eden
An gelir
paldır küldür yıkılır bulutlar
gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet
o eski, o eski heyecan ölür
an gelir biter muhabbet.
şarkılar susar heves kalmaz
şataraban ölür.şarabın gazabından kork
çünkü fena kırmızıdır
kan tutar, tutan ölür
sokaklar kuşatılmış
karakollar taranır
yağmurda bir militan ölür.an gelir
ömrünün hırsızıdır
her ölen pişman ölür
hep yanlış anlaşılmıştır
hayalleri yasaklanmış
an gelir şimşek yalar
masmavi dehşetiyle siyaset meydanını
direkler çatırdar yalnızlıktan.
sehpada pir sultan ölür
son umut kırılmıştır
kaf dağı' nın ardındaki
ne selam artık ne sabah
kimseler bilmez nerdeler
namlı masal sevdalıları
evvel zaman içinde
kalbur saman ölür
kubbelerde uğuldar Baki
çeşmelerden akar Sinan
an gelir
La İlahe İllallah
Kanuni Süleyman ölür.
görünmez bir mezarlıktır zaman
şairler dolaşır saf saf
tenhalarında şiir söyleyerek
kim duysa korkudan ölür
tahrip gücü yüksek
saatli bir bombadır patlar
an gelir
Attila İlhan ölür.Attila İlhan
-
30 Nisan 2007: 06:42 #52607
ERTEKİNKatılımcıteşekkürler …bu çok bilindik hikayeyi özellikle sizin beğenmenize sevindim….yasemin çok iyi bilir..:)ben yiğenlerimi küçükken maymun diye severdim..(halada öyle çünkü kendi kızımı maymun diye seviyorum:) insan düşünmediği ve okumadığı sürece sadece tecrubeleri ve gördükleriyle haraket ederse maymundan farkı kalmaz…ta ki kendi kararlarını verebilecek yaşa geldiğinde özgür bir beyine sahip olduğunda insan olma özellikleri kazanır…kalldıki artık maymunlar bile eğitilip uzaya gönderiliyor taşş toplatıyor
…biz hala bazı gerçekleri duymamazlığa,görmemezliğe ve işitmemezliğe geliyoruz…… -
26 Nisan 2007: 18:28 #52590
ERTEKİNKatılımcı
-
23 Nisan 2007: 01:43 #52473
ERTEKİNKatılımcıçok güzeldi
-
20 Nisan 2007: 15:32 #49713
ERTEKİNKatılımcıUnakıtan ve Temel
Maliye Bakani Unakitan, Akcaabat merkez ilce kongresine destek icin
Tayyip Erdogan tarafindan gorevlendirilir.Temel, Akcaabat'ta bisikletini meydana birakarak bir kahveye girer. 5
dakika sonra iceri giren bir polis memuru bagirir:-Kardesim! Asfalttaki bisikletin sahibi kimse alsin, Maliye Bakani
Unakitan gelecek.Temel karsidan ayni ses tonuyla cevap verir:
-Hacan kilitledim oni… Bi sey olmaz…
Benimkini boşver
Temel ile dursun uzun zamandır birbirlerini görmüyorlarmış.büyük bir alışveriş merkezinde karşılaşmışlar.ikiside panik içindebirbirlerine eşlerini görüp görmediklerini sormuşlar.ama ikiside birbirlerinin eşlerini tanımıyorlarmış ve birbirlerine tarif etmeye başlamışlar.temel ''benim kerım 1.80 boyunda, sarışın, mavi gözlü, 90 60 90ebadında güzel bir kadın.'' demiş.”ya senin karın nasıl?”diye sormuş temel.dursun”benimkini boşver.seninkini arayalım” demiş. -
18 Nisan 2007: 13:41 #52540
ERTEKİNKatılımcıanapın ilk döneminde de türkiyede ekonomik olarak pek çok gelişme yaşandı ancak ekonomi gelişirken bazı insanlar( prensler)türedi ekonomiden daha hızlı gelişim gösterdş devlet talan edildi.yolsuzluklarrın ardı arkası kesilmedi…
kısaca ekonomik olarak gelişmek önemli bir şey ama her şey değil..kaldıki türkiyenin göbeğinden bağımlı olduğu en büyük konu ekonomisidir.zaten bize pek çok şey ekonomi sopasıyla dayatılmıyormu…ulusal bağımsızlığımızı ekonomik dalkasvukluğa feda mı edelim….
eğer edelim diyorsak hiç uğraşmayalım en çok parayı veren ülkenin bayrağını çekelim göndere herkes rahat etsin….bunu en iyi yapabilecek kişi de şu an iktidardayken (Tüccar başbakan) kaçırmayalım bu fırsatı açık arttırmayla yada kurbanlık usulu pazarlık yaparak en iyi fiyatı verene verelim memleketi ne dersiniz???? -
18 Nisan 2007: 13:25 #48957
ERTEKİNKatılımcı.
aşağıdakilerden hangisi en geyik sözdür??
A) AGLARSA ANAM AGLAR GERISI PLAYBACK YAPAR.
DOGA'NIN KANUNU VARSA ARIF SAG'IN SAZI VAR…
C) ICME ASK SARABINDAN ACIDIR AMAN DIKKAT ET KIZIM BABASI HOCADIR.
D) OGLUM MUJDE SANA IS BULDUM! NASIL IS,BUFEDE YEDIGUN VERECEKSIN…
-
17 Nisan 2007: 19:32 #52536
ERTEKİNKatılımcıŞimdi arkadaşlar bu tür eylemlere gülüp geçiyorum.
bir milyona yakın insanın yaptığı bir yürüyüş e gülüp geçmek sosyal realiteyi farkedememek demek değilmidir gökhancığım ????
İşimize gelince demokrasi kavramını bırakalım artık.demokrasi demokrasidir her durumda herkese lazım olabilir her kim ki gidişat tan endişe duyuyorsa ve haklı nedenleri varsa demokratik haklarını kullanmalıdır bu gün işçi canı yanar işçi tepki gösterir yarın patronun canı yanar patron tepki gösterir …örneğin birkaç olaya tepki göstermedim diye, herhangi bir durumda tepki göstermemi de kimse engelleyemez.
Madem ülkeni bu kadar seviyosun seçimde git oyunu kullan, Vergisini kaçıranı ispiyonla,
Hırsızlık yapana göz yumma.Bu ülkede bişeylerin değişmesini istiyorsak doğru yerlerde doğru şekilde hakkımızı aramalıyız.ülkesini seven hem oyunu kullanabilir hem gerektiğinde yollara dökülebilir en demokratik hak budur hatta demokrasinin ta kendiside bu dur…bir şeylerin değişmesini istiyorsak en doğru yer yine bu vatanın sokaklarırıdır …yoksa akp lilerin türban olayında yaptığı gibi doğru yer Arupa Mahkemeleri midir yada amerikalada ki üniversite kürsüleri midir.
Siyasete karışması kesinlikle yasak olan üniversiteler bugün siyaset yaparak meydanlara insanları döküyor.
yukarıda da belirtildiği gibi eğer bir ülke başbakanı bir başka ülkenin üniversitesinde kendi yönettiği ülkede özgürlük olmadığından şikayet edebiliyor ve siyaset yapabiliyorsa demekki üniversitelerde de kabak çiekirdeği değil insan yetişiyor ..hemde yetişkin ,18 yaşını aşmış oy kullanan insanlar…ayrıca bakınız dünya tarihi ve türkiye tarihi ..üniversiteler siyasetin şah damarı hızla atan nabzı olmuştur ve olmalıdır çünkü siyaset de bilimsel olarak okutulan bir olgudur…
Olacak iş değil.Darbe zamanına geri dönmemiz isteniliyor.Sağ sol karışıklığı isteniyo ama bu mümkün olmaz.
Çünkü o günün düşüncesi yok artık Türk gencinde.Aslında tam tersi ..halk ortak değerler ve hassasiyetler konusunda (sağcısı solcusu dincisi ..vs ) bir araya gelip ortak demokratik tepki gösterebiliyor ve yönetimler de bunu anlayabiliyorsa o ülkede artık darbe olması söz konusu değildir.
Meclisi halk seçti (yani biz) bu yürüyüş niye ; meclisi protesto! (yani halkı)
kendi kendini protesto eden bi zihniyet başka bişey değilinsanlar seçimlerinin esiri olamaz…eğer olsaydı kendilerine eş seçmiş milyonlarca dayak yiyen kadın boşanmamalı … patrondan kazık yesede hiç kimse iş değiştirmemeli….
dolayısı ile sen kocanı sana dayak atsın diye seçmiyorsun şikayetçi olduğundada kimse sana sen seçtin evlendin işte imzan seni boşayamayız demiyor.kişi evlilik kurumuna bağlı ama kocasından yediği dayaktan şikayetçi oluyorsa kendi kendiyle de çelişmez…
Ne dersin gökhancım?????????
-
13 Nisan 2007: 10:34 #52470
ERTEKİNKatılımcıarkadaşlar gün yaklaştı .ben gelmek isteyenler için 10 ad bilet ayırttım.ayrıcı tiyatro ekibiyle tanışmak için ve hatta tiyatro da oynamak isteyenler için bir fırsat ..bir sonraki oyun için çalışmalar başlamış tiyatrocu arkadaşlarımızla tanışmanızı hatta tiyatro faliyetlerinde bulunmanızı isterim..hem bu arada birbirimizide görmüş oluruz
-
12 Nisan 2007: 22:20 #52498
-
8 Nisan 2007: 20:42 #52441
ERTEKİNKatılımcıevet güzel olur gerçekten …öyle yapalım ..yesilyurt.org.1.yıl şenlikleri…
-
1 Nisan 2007: 22:56 #52457
ERTEKİNKatılımcıöncelikle insanıs hepimiz sonrası ….kırlardaki çiçekler gibi herbiri bir dünya her biri bir renk…..ama öncelikle ''İNSAN'' ız..
-
1 Nisan 2007: 22:52 #52340
ERTEKİNKatılımcı1- her şeye hazırlıklı olabilmek
2- her şeye hazırlıklı olabilmek
3- her şeye hazırlıklı olabilmek -
1 Nisan 2007: 22:47 #52411
ERTEKİNKatılımcıgerçekten ilginç bir olay …ya biz milletçe paranoyak olduk yada gerçekten sudan dışarı çıkamayan balıklar gibiyiz …araştırılması lazım gelen bir konu.takip etmek lazım
-
1 Nisan 2007: 22:42 #52439
ERTEKİNKatılımcıbir kaç fiyat araştıracağım arkadaşlar.kaç kişi oluruz tahminen?..tekne ve piknik ikisi bir arada olabilirse iyi olur.hem vur patlasın çal oynasın yapar hem ağaç gölgesinde uyuma eylemi yapabiliriz

-
15 Mart 2007: 15:18 #52347
ERTEKİNKatılımcıcanım kardeşim iyiki doğmuşsun yoksa biz ne yapardık bu kadar insan sensizliğin farkına varmadan bir ömür geçirirdik mazallah …nice mutlu yıllara….iyiki doğmuşsun…iyiki varsın….
-
10 Mart 2007: 00:10 #52284
ERTEKİNKatılımcıgüzel bir yazı yüreğine sağlık Mehmet amcam ..
bende güzel bir şiiri eklemek istiyorum
Sevgi Kuşun Kanadında
Sevgi gözümün kökünde yavrucuğum
Sevgi ne göğün yüzünde
Sevgi ne yerin dibinde
Sevgi kuşun kanadında
Sevgi başucumdaÖlüm denizin kıyısında anacığım
Ölüm göğün yüzünde
Ölüm yerin dibinde
Ölüm dişimin kovuğunda
(Ölüm soluk alışımda)
Ölüm başucumdaSevgi ırak değil içimizde sevdiceğim
Sevgi soluk alışımda
Sevgi ırak değil içimizde
Sevgi kuşun kanadında
Sevgi başucumdaAhmet Çuhacı
-
9 Mart 2007: 23:52 #47897
ERTEKİNKatılımcıAvi Pardo, “Charles Bukowski Üzerine”, s. 7-11
Amerikan şairi, romancısı ve öykü yazarı kendini şöyle anlatıyor: “Andernach, Almanya doğumluyum. Babam işgal ordusunda asker, annem Alman'dı. İki yaşımda Amerika'ya getirildim. Kısa bir süre sonra Los Angeles'a taşındık. Hayatım bu şehirde geçti. İki sene Los Angeles City College'a devam ettim ancak kendi kendimi eğittiğimi söylemek daha doğru olur. Okuldan hemen sonra ülkeyi dolaşmaya başladım. Geçimimi ikinci sınıf işler yaparak sağladım; kapıcı, benzin istasyonunda pompacı, bekçi, bulaşıkçı, yükleme memuru, fabrika işçisi, ustabaşı, park kâhyası. Ayrıca bisküvi fabrikası, floresan fabrikası, tren yolları ve mezbahada çalıştım. Şehirlerin çoğunu gördüm ve yüze yakın işe girip çıktım. Yazmaya çalışırken ölümüne açlık çektim. Günde bir çikolatayla yetinerek haftada üç dört öykü yazmaya çalışıyordum. Çoğu zaman daktilom yoktu. El yazısıyla yazdıklarımı Atlantic Monthly, Harper's ve New Yorker dergilerine postaladım. Hepsi geri geldi.
“Nihayet 24 yaşımda, bir öyküm Whit Burnett'ın çıkardığı Story dergisinde basıldı. Ardından Portfolio dergisinde bir tane daha. Her zamankinden fazla içmeye başlamıştım, sonraları yazmayı kesip sadece içtim. Bu on yıl sürdü. Benim kadar ümitsiz olan kadınlarla geçirdiğim on yıl. Şiddetli bir iç kanama sonucu kendimi Los Angeles hastanesinin düşkünler koğuşunda buldum. On iki şişe kan, on iki şişe glikoz verildi. Ameliyat olmayı reddettim. 'Ameliyat olmazsan ölürsün,' dediler. 'Bir kadeh bile seni öldürür,' dediler. Bana çifte yalan söylediler.
“Hastaneden çıkınca iş ve kalacak bir yer ayarlamayı başardım. Her akşam iş çıkışı eve dönüp tonlarla bira içip şiir yazmaya başladım. İki haftada 60 kadar şiir yazmıştım ama onları ne yapmam gerektiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. Elime şiir dergilerinin bir listesi geçti. İçlerinden biri Wheeler, Texas bölgesindendi. Tamam, asmalar içinde bir villada yaşayan, kanarya yetiştiren yaşlı bir kadının çıkardığı o tür dergilerden biri olsa gerek, bu şiirler onun panikmetre ibresini zıplatır diye düşündüm. Şiirleri postalayıp aklımdan sildim. Dahi olduğumu ilan eden övgü dolu şişkin bir mektup aldım. İşler iyiye gidiyordu. Yanıtladım. Harlequin dergisi bir sayısını tümüyle benim şiirlerime ayırdı. Yazışmaya devam ettik. Beni ziyarete geldi. Oldukça çekici, sarışın bir kızdı. Evlendik ve Texas'a gittik. Milyoner bir ailenin kızı olduğunu orada öğrendim. Evliliğimiz iki buçuk yıl sürdü.
“Yazmaya devam ettim, şanslıydım. Tekrar öykü yazmaya bile başlamıştım. Çoğu Evergreen Review dergisinde yayımlandı. Şiir kitaplarım çıkmaya başladı, senede bir gibi. Bir yeraltı gazetesinde “Notes of a Dirty Old Man” başlığı altında yazmaya başladım. Open City gazetesinde başlayan bu yazılar daha sonra Note Express ve L.A. Free Press'te sürdü. Bu öyküler sonradan Black Sparrow ve City Lights tarafından kitap olarak basıldı. Elli yaşında çalışmayı bıraktım (başkası hesabına çalışmayı) ve ilk romanımı yazdım. Post Office. 20 şişe viski, 210 şişe bira ve 80 puro tüketerek, 20 gecede. Black Sparrow yayımladı. O günden beri yazarak geçiniyorum. Black Sparrow yayınevinden John Martin'in büyük yardımı dokundu. Hayatımın sonuna kadar tek satır yazmasam da ayda 100 dolar vaat etti. Hangi yazarın böyle bir şansı olmuştur?
“Geçmiş yüzyıllarda yazılanlar beni pek açmadı; aşırı ciddi ve resmi buldum. Birkaç istisna dışında yapaylığa çok yakın. Bu bana devam etme gücü verdi. Celine'in Gece'nin Sonuna Yolculuk kitabını severim, Hemingway'in ilk dönemi, Villon, Neruda, Salinger, Knut Hamsun'un tüm yazıları ve Fedor Dos. Bunların dışında pek bir şey yok. Yazmayı sürdürüyorum. Çoğunluk underground ve pek zengin değil. Olması gerektiği gibi. Haftada bir-iki, at yarışlarına giderim. Klasik müzik (Stravinsky ve Mahler) ve birayı severim. Romantik ve duygusalım. Boks maçlarından tat alırım ve hayatıma giren kadınlardan birkaçı beni bulutların üstüne çıkarmayı başardı.
“Hakkımda yazılanlara gelince, bazı tanıtma yazıları, makaleler, bir kitap ve bibliyografi sayılabilir; ancak onlar bu duvarın arkasındaki dolapta bir yerdeler ve şimdi gidip ararsam terler, sıkılırım. Siz de bunu istemezsiniz biliyorum. Sağolun. Ayrıca daktilo ve imla yanlışları için özür dilerim. İkisine de hiçbir zaman fazla ilgi duyamadım.”
Bukowski 1960'larda yeraltı edebiyatının kahramanlarından biri olarak sivrilmeye başlar. 1964 yılında Kenneth Rexroth kendisini önemli ve marjinal bir şair olarak tanımlar. 1966 yılında New Orleans'ın Outsider (Yabancı) dergisince “yılın yabancı şairi” seçilir. Bukowski'nin sürekli aşağıladığı edebi çevreler giderek onu kabullenmeye başlarlar. Hugh Fox'ın hayranlık dolu eleştirel biyografisine de konu olmuş, Fransa'da Sartre ve Genet şiirlerini coşkuyla övmüşlerdir.
Önceleri şair olarak dikkati çeker. Dabney Stuart enerjik, sert ve insanın iç dengesini altüst eden şiirlerinin güçlü bir kendini ifade etme dürtüsünden kaynaklandığını söyler ve bu şiirleri Bukowski'nin hayatını, aklını yok olmaktan kurtarmak için savaştığı birer savaş alanına benzetir. Kelimeler, zekâ ve hüzün kullandığı silahlardır. Hugh Fox, Bukowski'nin karanlık ve olumsuz dünya görüşünden söz eder biyografisinde. Günden güne tekrarlanan, çirkini, yıkılmışı, parçalanmışı arayan, kurtuluş için hiçbir ümit (ya da istek) beslemeyen dünya görüşü. Gerçekten de ayyaşlar, kaçıklar, kumarbazlar, düzenbazlar şiirlerinde hep kutsadığı insanlardır. Eleştirmenler tarafından daha ciddiye alınan öykülerinin kahramanları da bu karakterlerdir.
İlk romanı Post Office, Los Angeles postanesindeki yorucu işini sürdürdüğü yıllarını anlatır – despot amirler, alabildiğine içmek, kolay seks, özellikle at yarışlarına yapılan kaçamaklar çok ustaca yazılmıştır. Cesur, akıcı ve katılırcasına güldüren bir kitap. Bütününü parçalarının toplamından daha iyi kılabilecek bağlantılardan yoksun olmakla birlikte bu serserinin anıları zevkle okunur. Bu kötü talihli adamın hikâyesi Factotum (1976) ile devam eder. Bu kez Bukowski, Henry Chinaski'nin kişiliğine bürünür ve kendini daha ilk cümlelerinde büyük Amerikan şehirlerinde berbat işler yaparak yaşamayı kariyer edinmiş, kafasının dikine giden, pejmürde biri olarak tanıtır. Bu duygusal, şaşırtıcı ve hareketli anlatım, edebi kalıplara ters düşen biçemiyle Bukowski'nin ilk yazılarındaki anlatımından daha başarılıdır.
Bukowski anarşist bir satir anlayışı ile, içen, küfreden, partilerde kafayı bulup kadınların ırzına geçmeye yeltenen, uçaklarda etrafına rahatsızlık veren, şiir dinletilerinde rezalet çıkaran biri olarak yazdığında formunun zirvesindedir. Yaşlı ve maço sanatçı imajına olan tüm düşkünlüğüne rağmen aslında duygusal ve yumuşak biridir. Bunun da yazılarına katkısı olumludur.
Yazarın geçirdiği sayısız basur ameliyatlarını konu alan All the Assholes in the World and Mine (Dünyanın Tüm Göt Delikleri ve Benimki) adlı bir kitabı vardır. Hugh Fox kendisini “kırık dökük, erimekte olan ve her an düşüp bayılabilecekmiş izlenimini uyandıran biri” olarak tanımlar. Ancak “düşüncelerinde mutlak bir berraklık ve kontrol” olduğunu ilave eder.
Öylesine cesur, iyi niyetli, kalender biridir ki, Donald Newlove Village Voice dergisinde onun için “Tanıdığım sevilen tek yeraltı şairi,” demiştir.
Yazarın Barbara Fry ile 1955 yılında yaptığı evliliğinden Marina Louise adında bir kızı vardır.
Bu tanıtma yazısını Bukowski'nin içki üstüne düşünceleriyle kapatmak yerinde olur: “Günlük hayatın sıkıntısından biraz silkeler insanı, her şeyin aynı olmasından. Kişiyi bedenin ve aklın dışına çıkarıp duvara yapıştırır. Sanırım içmek, ertesi sabah tekrar hayata dönülebilen ve her gün tekrarlanabilen bir intihar şeklidir.”http://www.metiskitap.com/Scripts/Catalog/Text.asp?ID=10298&BID=945
-
2 Mart 2007: 10:13 #45387
ERTEKİNKatılımcıLAVİNİA
Sana gitme demeyeceğim.
Üşüyorsun ceketimi al.
Günün en güzel saatleri bunlar.
Yanımda kal.Sana gitme demeyeceğim.
Gene de sen bilirsin.
Yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
İncinirsin.Sana gitme demeyeceğim.
Ama gitme Lavinia.
Adını gizleyeceğim,
Sen de bilme LaviniaÖZDEMİR ASAF
-
2 Mart 2007: 10:10 #45386
ERTEKİNKatılımcıEsracım gerçekten güzel bir şiir seçmişsin …Ataol Behramoğlunun en sevdiğim şiirlerinden biri …şiir sayfasının başında yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var adlı şiir de ataol behramoğlunun okumanı tavsiye ederim canım…..şiir sevmek hayatı sevmek insanları sevmek ve dahada önemlisi kendini sevmektir ….. şiir sevginiz hiç kaybolmasın…
-
27 Şubat 2007: 19:26 #52188
ERTEKİNKatılımcıödül olarak sonuncu gelene en iyi eşşek plaketi vereceğini bildirirsin ..yada buna benzer
-
19 Şubat 2007: 17:32 #51227
ERTEKİNKatılımcıteşekküe ederim erhan'cım gece güzeldi ancak doktor tarafından yasaklı olmama rağmen elimden geldiğince katılmaya çalıştım hepinize ilginizden dolayı tekrar teşekkür ederim
-
ERTEKİNKatılımcıevet erkekler hep kadınların son sözü söylemesine izin verir

-
26 Ocak 2007: 13:36 #51824
ERTEKİNKatılımcıBİR GAZETECİ BİR CİNAYET VE VATANSEVERLİK
1-Başlıkta da görülebileceği gibi sevgiyi cinayetle beslemek sevginin gerçekleğine ters düşmektedir. çünkü sonuçları zarar vermektedir
2-Her devlet kendi varlığını koruyacak gücü kanunlardan alır.dolayısı ile kanunlar ülkelerin bekasının temel taşıdır ve her türlü gücü bu kanunlar çerçevesinde kullanır…ancak güçsüz ve güvenilir olmayan devletlerde kişiler kendi kurallarını uygular kendilerini devletin varlığından birinci derecede sorumlu tutar .Bu yaklaşım bile bir vatansever için çarpık bir durum çünkü devletine öncelikle kendisi güven duymamaktadır kendini devletten evla görmektedir.
3- sağlıklı ve gerçekçi düşünmenin yolu her şartta doğru ilkeler koymaktan geçer. Bu sebeble konuya başka bir açıdan bakalım.
Farzedelim ozan kardeşim almanyada yaşayan alman vatandaı olmuş bir türk dür ve türk toplumunun okuduğu bir gazete çıkarmaktadır ve yazıları yüzünden aşırı milliyetçi bir alman tarafından öldürülmüştür ve bizdeki benzeri olaylar gelişmiştir. Almanyadaki bir sitede aşağıdaki yazı yayınlanmıştır.
yazının aslı
bu arada arkadaşlar ellerinde HEPİMİZ DİNK iz HEPİMİZ ERMENİYİZ diyen vatandaşlarımız !!!! varya hani , bu vatandaşlarımız her hangi bir şehit cenazesine gitmişlermi acaba yoksa onlarda sayın belediye başkanı gibi kim olduğunu herkez biliyor dağdaki üç beştane askerime kursun sıkan capulcuyamı sehit diyenlerden.İşin ilginç yanı bazı vekil ve bakanların cenazenn TÜRK bayrağına sarılmasını istedler teklifi bile ilginç ama madem okdar TÜRKİYE yi s even bir insan seven bir topluma sesleniyordu
NEDEN CENAZE TÖRENİ SIRASINDA TEK BİR TANE BİLE TÜRK BAYRAĞI YOKTU…GERCEKTEN DOĞRU CUNKU ONLAR ERMENİ……
Gönderen açık: Dün 09:19:34Gönderen: ozan
bu arada arkadaşlar ellerinde Ozan Şener iz hepimiz TÜRK üz diyen (alman)vatandaşlarımız !!!! varya hani , bu (alman) vatandaşlarımız her hangi bir şehit cenazesine gitmişlermi acaba yoksa onlarda sayın belediye başkanı gibi kim olduğunu herkez biliyor dağdaki üç beştane askerime kursun sıkan capulcuyamı sehit diyenlerden.İşin ilginç yanı bazı alman vekil ve alman bakanların cenazenn ALMAN bayrağına sarılmasını istedler teklifi bile ilginç ama madem okadar ALMANYA yi seven bir insan seven bir topluma sesleniyordu
NEDEN CENAZE TÖRENİ SIRASINDA TEK BİR TANE BİLE ALMAN BAYRAĞI YOKTU…GERCEKTEN DOĞRU CUNKU ONLAR TÜRK……(buradaki türk de bir dışlama ve aşşağılama sezenler oldumu hiç???????)
-
26 Ocak 2007: 12:29 #50781
ERTEKİNKatılımcıkonuyla ilgili şikayetimi savcılığa suç duyurusunda bulunarak gerçekleştirdim emniyte de gidip ifade de verdim olay soruşturma aşamasında gelen yeni bilgileri sizlerle burada paylaşacağım..
-
21 Ocak 2007: 21:22 #47596
ERTEKİNKatılımcıteşekkür ederim gökhan kızımı (kurbağamı) burada görünce şaşırdım valla. ama bu çirin kurbağa nasıl prensese dönüşecek bilemiyom

-
21 Ocak 2007: 20:00 #47846
ERTEKİNKatılımcıTÜRKLÜĞÜN İSYANI
Kaç zamandır Türk’ün milliyetçiliğinin patlamasından korkuyordum ben. Bunun yaşandığı gün çok kötü olur diye kaç kez uyardık ama entelektüeller bunları boş laf olarak gördü30 küsur yıl önce arkadaşlarım, yoldaşlarım öldürülürdü sokaklarda. Sonra öğrencilerim öldürülmeye başlandı. Hocalarıma geldi sıra ondan sonra da. Hiç bitmedi hiç ölüm haberleri. Hepsinde de aynı şeyleri yaşadım. Haberin ilk geldiği an şok sonra şaşkınlık ve korku sonra belirsizlik ve olay hakkında bir sürü teori üretme süreci…
Birtakım beylik laflar duyulur etrafta; ‘Derin devlet, devlet istese çözer, ‘Tetikçi o ama tetiği çektiren kim sorusu…’ Sonra da insanı sıkan genellemeler; ‘Bu hepimize sıkılmış bir kurşundur’, ‘O değil Türkiye vuruldu’, ‘Katil vatan hainidir’ falan filan… Bir araba anlamsız genelleme. Sıfıra sıfır elde var sıfır. Giden gider o kadar… Bu işler çözülmez, bir şey anlaşılmaz inancı hepsinde yoğundur. Her defasında, sonra belki bir tetikçi yakalanır suçlu olarak. Belki de ölü ele geçirilir ama kimse de onun gerçek suçlu olduğuna inanmaz. Kısır döngü sürer gider… Güvensizlik, korku içindeki yaşamımız devam eder. Sonra yıldönümleri başlar. Şunun ölüm günü, bunun katletildiği gün diye, törenler düzenlenir. Böyle şeylere katıldığı an büyük mücadeleler verdiklerine inanan bir kısım insan vardır. Tüm anma törenlerinde aynı kalabalık toplanır, aynı tür konuşmalar yapılır, geçer gider yaşam ve biz yeni ölüm haberlerini bekleriz. Ve haber de önceki gün olduğu gibi mutlaka bir gün gelir. Sonra haydaaa yine başlar her şey. YETER AMA BIKTIM BU İŞTEN BEN BE YETER.
Birkaç gündür yaşamakta olduğumuz her şey, bildiğimiz, alışık olduğumuz şeyler ne yazık ki… Yine teoriler orataya atılıyor, ‘Derin devlet vurdu’ diyenler var, ‘Devlet düşmanları yaptı bu işi’ diyenler de var…
Neyse ne; sonucu değiştiren bir şey yok ortada. Sonucun neden ortaya çıktığını düşünelim isterseniz. Bir düşünce adamının vurulmasına uygun ortam nasıl yaratıldı, bunu bize hoş gelmese de düşünmeliyiz.
• Uzun zamandır bu memlekette Türk olmak neredeyse suçlu olmak konumuna itildi.
• Türkler ve Türkiye sürekli aşağılandı. Avrupa değerleri denildi, Türk’e vuruldu, demokrasi denildi Türk aşağılandı, Türkler hep kötü oldu.
• Sıradan insanımızın gururuyla sürekli oynandı.
• Kürtler mağdurluktan çıkıp egemen güç olmaya başladılar.
• Başkatil demokrasiyi savunanlarca baştacı yapıldı. Aynı kişiler bu arada Türkiye’yi her fırsatta aşağıladılar.
• Dış güçler hep istediler ve aldılar, Türkiye hep başeğmek zorunda kaldı, bir milletin gururuyla oynandı sürekli olarak.‘Bunlar yapılmadı’ diyorsanız o zaman diyeceğim daha fazla bir şey yok. Eğer ‘evet yapıldı ama bunlar geçici bir süreçti’ diyorsanız bir şeyi hatırlamak gerekiyor… Kendimizi hatırlayalım, Türkleri hatırlayalım ne olur. Bizler cengaverizdir, bu genlerimizde var. Ayrıca uzun zamandır savaşıyoruz da, hâlâ daha genç insanların tabutları dağılıp duruyor memleketin dört bir yanına. Savaşın ve ölümlerin Türk bilinçaltını ne hale getirdiğini anlamıyorsanız o zaman da ‘tüh olsun’ demekten başka bir şey kalmıyor bana. Hrant Dink’in öldürüldüğü gece tüm haber kanalları bu konuyu tartışan malum isimler ile doluydu. Bu kişilere göre Türkiye hep kötü hep suçlu… Bunları söyleyen insanlar da güya demokrat. Kendi söylemlerinin kendi kavramlarının bu ülke insanını nasıl doldurduğunu, patlama noktasına getirdiğini hiç düşünmüyorlar, onlar bir nevi ajan provokatörler.
Koşulları böyle olan, bilinçaltı bu şekilde yönlendirilmiş savaşçı bir ülkede patlamanın bir şekilde olacağı olay kaçınılmazdı. Türk’ün kinini tutan Pandora’nın kutusunun kapağı önceki gün açıldı ne yazık ki… Kapağı bir daha kapayabilmek de kolay değil artık. Öldürenin kim olduğu, neye hizmet ettiği de önemli değil. Kin ortamının oluşturulması ve patlamasıdır önemli olan. Kaç zamandır Türk’ün milliyetçiliğinin patlamasından korkuyordum ben. Bunun yaşandığı gün çok kötü olur diye kaç kez uyardık ama entelektüeller bunları boş laf olarak gördü. Onlar da aşağılayıcı koronun içine katıldılar. Çok tehlikeli bir süreç başladı çok… Özeleştiri yapılsın, herkes hatasını görsün ve ağzını açarken kulakları ne dediğini de duysun. Suç demokrasi eksikliğinde veya Türkiye’de değil kendi milletini tanımayan, boş konuşan insanlardadır.
Serdar TURGUT
-
17 Ocak 2007: 18:14 #51163
ERTEKİNKatılımcıGençler ve daima genç kalacaklar(ben mesela
) sevgili yeşilceli arkadaşlarım konuyla ilgili yesilyurt gençliğini organize etme işini Sn Erhan Önal arkadasımı ve beni uygun görüp görevlendirmişler.Bu nedenle Gelmek isteyen arkadaşların (organizasyon yapmak için)şimdiden paralarını biriktirmeye başlamalarını ve isimlerini konuyla ilgili süren bu başlık altına yazmalarını rica ediyorum . -
12 Ocak 2007: 07:04 #50541
ERTEKİNKatılımcıSayin Yönetim Kurulu ve Üyeleri.
Mutluluk, Saglik, ve Esenlik Dolu Bankasi 2007 Nolu Subesine ayri ayri herkesin hesabina 365 gün Yatirilmistir. Herkesin Bunu Gönlünce vede sevgi, saygi, uzlasmaci, ön yargisiz olarak kullanmasini temenni ederim. ( Tabi bir kisi haric ) 2007 Yilinda dernegimizin gecesi ne zaman ve nerde olacagini kararlasdirdinizmi bilgilendirilmek isterim. Ayrica Yönetim Kurulu üyeleri ve Baskanin Dikkatine Tüm üyeler icin Bankamatik karti seklinde kimlik karti düzenledim. Resimli olacak sekilde Kalip halinde TC.Kimlik Nr. ve Vergi Nr. Dail olmak üzere Bu konu hakkinda görüs ve fikirlerinizi bekliyorum.Saygi ve Sevgilerimle Hulusi AksuHulusi bey Gönderdiğiniz iyi dilekleri bankadan bu sabah çektim teşekkür ederiz . Dernek üyesi olarak çalışmanız için teşekkür ederim.Bu konuda eklemek istediğimiz birşey kartlara herkesin kan gurubunu da yazarsak daha güzel olur.Ayrıca bu bilgiler internet ortamında tüm üyelerin yararlanabileceği şekilde kayda alınabilr.
saygı ve sevgilerimleErtekin Karakaya
-
11 Ocak 2007: 09:31 #47559
ERTEKİNKatılımcıPapa
Papa, son günlerde testislerindeki dayanilmaz sancilardan dolayi perisan durumdaymis. Bunun üzerine kardinaller ne yapacaklarina karar verebilmek için olaganüstü durum toplantisinda bir araya gelmisler. Toplantida, sehrin en saygin doktorunun gizlice getirilmesine ve Papa' nin muayene ettirilmesine karar verilmis. Ertesi gün Doktor gelmis ve bir saatlik bir incelemeden sonra merak ve
endise içerisinde beklemekte olan kardinallerin yanina giderek:
-“Teshisime göre maalesef, Papa milyonda bir rastlanan bir hastaliga tutulmus.” demis. Kardinaller endiseyle: -“Peki doktor bunun bir çaresi yok mu?” diye sormuslar.
Doktor:
-“Papa' nin üç gün boyunca araliksiz seks yapmasi gerekiyor” demis.
Bunu duyan kardinaller saskinlik içinde:
-“Tek çare bu mudur doktor ?” diye tekrar sormuslar.
-“Maalesef tek çare bu ” diye cevaplamis doktor.
Kardinalleri bir düsünce almis. Bu durumu Papa' ya nasil izah edeceklerini düsünmeye baslamislar. Sonunda en kidemli kardinali, gerekli açiklamayi yapmak üzere sözcü olarak görevlendirmisler ve hep beraber> Papa' nin yatak odasina girmisler. Kidemli kardinal durumu Papa' ya açiklayinca, uzun bir sessizlik yasanmis. Neden sonra Papa:
-“Tanri günahlarimizi affetsin.” demis ve söyle devam etmis:
-“Bu durumu, ancak dört sart yerine gelirse kabul ederim, aksi halde
Tanri'ma kavusmak tercihim olacaktir” demis. Kidemli kardinal merakla
sormus:
-“Dört sartiniz nedir efendim?”
-“Birinci sartim” demis Papa,
-“Beraber olacagim kadin kör olmali ki,kiminle yattigini görmesin”
-“Ikinci sartim, sagir olmaliki, seslerden nerede oldugunu anlamasin”
-“üçüncü sartim, dilsiz olmaliki, hiç bir yerde bir sey konusamasin”
Kisa bir sessizlikten sonra Kidemli Kardinal sormus: “Dördüncü sartiniz nedir hazretlim ?” Papa, kardinallere dönüp cevap vermis:
-“Büyük gögüsleri olsun!” -
11 Ocak 2007: 09:20 #47135
ERTEKİNKatılımcıTemel
Fadime kizini evermis, dügünden sonra bir hafta geçmis ses yok…
-Ula ha punlarin sesi solugu cikmiy, Pen pugun bi dolanacagum demis ; yeni evlilerin kapisini çalmis…Kizi kapiyi açmis ki ne görsün kadin,
kizi çirilçiplak:
-Uyyyy ha pu nedur usagum? Ayuptur da!
Kizi:
– Aaaa ne kadar geri kafalisin anne, bu ask elbisesi…
Kadin töbe töbe diye içeri segirtecek olmus bakmis damat geliyor:
-Ooo anne hos geldin?
Kadin yüzünü gözünü nereye kaçiracagini bilmiyor, çünkü damat da anadanüryan..
– Pu ne rezulluk diyecek olmus , Damat hemen:
-“Aaaa ne kadar geri kafalisin anne bu ask elbisesi” demis.
çaresiz Fadime bir kosuda almis solugu evde. Almis Fadime'yi bir düsünce.Acaba demis, gerçekten ben geri kafali miyim? Sonra yatmis
aklina. ótünde basinda ne varsa soyunup dökünmüs. Baslamis evde çiplak dolasmaya. Aksamüstü kapi çalinmis, Fadime, bakmis ki camdan Temel, saçini basini düzeltmis, açmis kapiyi. Fadime'yi bu halde gören Temel'in gözler yerinden firlamis:
– Ula ne dur bu, gafayi mi yedun da?
-Hih demis Fadime Temele, “ne gadar geri gafalusun, ha bu ask elbisesidur
da” Temel saskin cevaplamis:
-“Ula ütüleseydun bari” -
11 Ocak 2007: 07:15 #51688
ERTEKİNKatılımcıHer dönem kendi imkansızlıkları içerisinde kendi çocukluk sihrini yaşatıyor …bende (en çok kızılderili lerden etkilenmiş olmalıyım) almanyada düzeldorf da geçen çocukluğumda en çok ok ve yay yapmayı seviyordum( tabi yaparken satırla elimi kestiklerimi unutmamak lazım).yemyeşil ormanlarla dolu bölgemizde bisikletlerimize binip delice pedal çevirmek ormanda robin hood kulubeleri yapmak hatırladığım en güzel anılar. Tabi oynarken evin yolunu unuttuğumuz zamanlarda başımıza gelenleri de şimdi gülerek
hatırlıyorum Bakınız kaynak : Sn Levent Kıyan

Birde trakya da geçen çocukluk yıllarımda gündöndü den yaptığımız arabaları hatırlıyorum.
Pedagojik açıdan değerlendirmek gerekirse ben çocuklukta imkansızlık içinde kendi imkanlarını yaratan çocukların hayal güçlerini ve yaratıcılıklarını daha verimli kullandığını düşünüyorum.hazır alınan her şeyin bağımlılık oluşturduğunu düşünürsek ihtiyaçlarımızı sorgulamak ve alternatiflerimizi oluşturabilmek özelliği de belki bu çağlarda kazanılmaya başlayan bir yeti dir.
-
9 Ocak 2007: 21:37 #51148
ERTEKİNKatılımcıta
levent abi şu yemek muhabettini bırak artık gelisen görürüsün ne oldunu gelemzsen gelme her yerde obezlini anlatma kendine sakla
sen git deve kes onu otur yeSAYGI DEĞER AÇ GÖZLÜ GÖRGÜSÜZ ABİCİM!!!
Taner bence her konuya yazı yazma gereksinimi duyma yoksa konular bir birine benzetiyorsun Levent abi yemekle ilgili yorum yaptı ve soru sordu en doğal hakkı .Konuyu açgözlülük ve yemek boyutuna indirgemek çok yakışıksız kaldı ki bu nedenle levent abi maddelerini pek beğendiğim gayet ironik eleştirisel bir yazı yazmış kaldı ki insanlara neyi yazmaları ve neyi yazmamaları gerektiği konusunda karar vermek ve telkin etmek senin yaptığın kadar kolay olmasa gerek.
-
9 Ocak 2007: 07:21 #47832
ERTEKİNKatılımcıBelki din alimi sayılmayabilirim ama benim sünnet le ilgili dine zarar verdiğini düşündüğüm en önemli hususlardan bir de Sünnet yorumudur.
Eğer sünnet olayına çok dar bir pencereden yani birebir uymak ( birebir yaparsan daha iyi ama yapmazsanda olur)
penceresinden bakarsak aklıma şu sorular takılıyor1-Aynısını yapmak daha hayırlı ise niye farklısını yapalım?
2-Taklit etmeye çalışırken Konunun özünü kavramayı da ıskalıyormuyuz?
3-Neden düşüncelerle değil de olaylarla ve kişilerle ilgileniyorz?
4-Taklit etmeye çalışırken dine (ve özellikle sünnetlere ) zarar veriyormuyuz
Selamlaşmak konusundaki örneğe adapte olursak.Dönemin koşulları içerisinde ( bölge dil ve sosyolojik yapı)kimse kimseye selam vermez iken insanlar yoğun bir savaş,guruplaşma ve yokluk içerisinde hoşgörüsüzlük ortamında iken insanlara birbirlerini anlamanın birbirleriyle diyaloğa geçip etkileşebilmeler için selamlaşmayı esas (gelenek haline getirme) kılmak için selamlaşma örnek bir davranış biçimidir ( yurt dışında yaşarken hatırladığım en belirgin şeylerden biride tanısın tanımasın herkesin bir yerde rastlaştığı birine hafifçe gülerek selamlaşmasıdır)
Bu bağlamda selamlaşmanın iki insan arasındaki diyaloğa katkısı olacağı malum ancak selamımızın içine allah kelimesini ekleyerek ne karşıdaki ile allah arasında nede bizimle allah arasında bir köprü kurmak mümkün değil çünkü biz o köprüyü başlı başına selam vererek (ne şekilde olduğu önemli değil) iyi ve duyarlı bir insan olma çabası ile kurmuş oluruz.
Ahmet Hakanın yazısını buraya aktarmamdaki maksatta budur ..yazıda da belirtildiği gibi önemli olan hikmettir yani ne şekilde yaptığın değil ne yaptığın önemlidir.
Bu bağlamda tüm davranışlarımızı sorgulayabilirsek sanırım herşeyden önce inançlarımızı da dar kalıplardan çıkarıp özüne ulaştırmış oluruz.
Bu tüm diğer sünnetler gelenek görenek ve alışkanlıklar için de geçerlidir.
Köşe yazarı değilim ama köşe yazısı kadar uzun oldu neredeyse
konuyu farklı bir başlıkta da istişare edebilirizSaygılarımla
Ertekin Karakaya
-
8 Ocak 2007: 07:31 #51396
ERTEKİNKatılımcıÇok sevdiğimiz (haftada 6 gün mutlak görüşürüz) Zeki Kıyan'ın da hastalık derecesinde ellerini yıkama alışkanlığını ve kimsenin ellediği bir şeyi yememe özelliğini de hatırlatarak .
Şunu söylemek istiyorum ;Giydiği lastik ayakkabıyla su içen ,küçükken annemizin ağzında çiğneyerek verdiği lokmalarla büyüyen bir neslin devamı olduğumuzu unutmamak lazım

son zamanlarda en sevdiğim reklam sloganı
Kötüyüm ben kötüyümmm kötüyüüümm kötüüyüüüüüüm
………………… -
8 Ocak 2007: 07:16 #51664
ERTEKİNKatılımcıBen gelsem, Misafirlik bitiminde kapinin önünemi koyarsiniz, yoksa Garaja götürür biletimi de alirmisiniz ? ona göre geleyim ! :'(
Benden sana tavsiye levent abicim :eğer buraya gelmeden solaryuma girip zenci kıvamında yanarsan ve üzerine bir fenerbahçe forması giyer ve fb kaşkolu takarsan hava alanında ellerde çiçek karşılanır omuzlarda bu vatan seninle gurur duyuyor sloganıyla gideceğin yere gidersin.(bu arada cebe birkaç milyon dolar indirmiş futbolcu davranışı da sergilersen makbul olur)
Giderken de tavsiyem bir yeniçeri kıyafeti bulursan (ki belediyede bol miktarda mevcuttur) avrupa avrupa duy sesimizi sloganlarıyla yine omuzlarda uçağa kadar götürülmek sureti ile yurdu terk edersin

-
8 Ocak 2007: 07:04 #47829
ERTEKİNKatılımcıAhmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.trYeni başlayanlar için ’selamün aleyküm’
İSTANBUL Müftülüğü’nün hazırladığı ve İstanbul camilerinde okunan hutbede şu söylenmiş:
“Dinimizde selam verme kısaca ’esselamü aleyküm’ veya ’selamün aleyküm’ şeklindedir. Kendisine selam verilen kişi de ’aleyküm selam’ şeklinde karşılık verir.”
Peki “günaydın”, “iyi günler”, “merhaba”, “naber”, “nasıl gidiyor”, “baba ne iş” gibi selamlaşma biçimleri?
Hutbede bu konuya da değinilmiş.
Söylenen şu:
“Bunlar da olabilir. Ama ’selamün aleyküm’ daha güzel ve sünnete uygun olanıdır.”
***
Madem söz “sünnete uygun” olandan açıldı, o zaman İstanbul Müftülüğü’nün yeni hutbelerini beklememiz gerekir.
Çünkü…
İslami camia “sünnettir” diye yıllardır başka kalıplar da kullanmaktadır.
O kalıplardan bazılarının kullanım biçimi şöyledir:
BİR: Diyelim ki bir yere girdiniz ve içerdekilere “selamün aleyküm” diye selam verdiniz. Yetmez… Çıkarken de aynı şekilde “selamün aleyküm” diyeceksiniz.
İKİ: Diyelim ki hapşırdınız. Hemen “elhamdülillah” diyeceksiniz. Karşınızdaki seküler bir eda takınıp “çok yaşa” falan demeyecek. Bunun yerine söylenmesi gereken “yerhamükallah” tabiridir. Anlamı “Allah sana acısın, merhamet etsin”dir.
ÜÇ: Diyelim ki oruç açıyorsunuz ya da namaz kıldınız. Karşınızdaki size “Allah kabul etsin” dememeli. Bunun yerine aynı anlama gelen Arapça şu sözü söylemeniz gerekir: “Tekabbelllah.”
Örnekleri çoğaltabiliriz. Ama şimdilik bunlarla yetinelim.
***
Vallaha ne Zekeriya Beyaz’lık, ne de Yaşar Nuri’lik yapmak isterim ama şu “selam genelgesi”nin adının resmen “şekilcilik” olduğunu söylemezsem çatlarım.
Hatırlıyorum:
Yıllar önce yeniyetme bir İslamcı iken, “selamün aleyküm”ün anlamının “selam size” olduğunu öğrenmiştim.
Ve delikanlılık hevesiyle, “aykırılık” olsun diye hacı amcaların falan bulunduğu kahveye daldığımda “Selam size ey cemaat” demiştim de, hacı amcalar hemen “Oğlum sen komünist mi oldun?” diye tepki koymuşlardı.
Çünkü o günlerde solcular “aleyküm” bölümünü atıp sadece “selam” diyerek selam verirlermiş.
***
İlahiyat uzmanı sayılmam.
“Dinde reform” talebiyle ortaya çıkacak kadar haddini bilmez de değilim.
Ama bildiğim bir şey var:
İster “selam” deyin, ister “günaydın” deyin, ister “baba ne iş” deyin, isterse “esselamü aleyküm ve rahmetullah” deyin, hiç fark etmez.
Çünkü sonuçta önemli olan “hikmet”tir.
İşin “hikmet” boyutunu elden kaçırdığınız anda da “tutuculuk” ve “şekilcilik” başlar.
Ayrıca…
Mesela neden “Türkçe ezan”ın olamayacağına dair ortaya atılan tezler karşısında ikna oluyoruz.
Ancak…
Söyler misiniz, şöyle gönül rahatlığıyla Türkçe “Allah kabul etsin” ya da “günaydın” da mı diyemeyeceğiz?
-
8 Ocak 2007: 06:37 #46799
ERTEKİNKatılımcıFOSİLLER EVRiMi DESTEKLiYOR
Insanin zaman icerisinde degismeden geldigini soyleyenler : Paleoantropoloji biliminin bulgularini aciklayamamakta
http://www.geocities.com/kibele2tr/fosil.html
Evrim ağacı
-
6 Ocak 2007: 06:57 #51416
ERTEKİNKatılımcı6 Ocak 2007,Cumartesi
BAŞYAZI
BAŞYAZI / Aşırı Kurnazlık, Zekanın Engelidir!BAŞYAZI
Aşırı Kurnazlık, Zekanın Engelidir!
İktidara “IMF ile halihazırdakiler bittikten sonra yeni anlaşma olmayacak” diyerek gelmiş bir hükümetin 2004 Ağustosu’nda IMF ile yeni bir stand -by anlaşmasına karar verdiği bir dönemden geçiyoruz. Sayın Başbakan bu değişiklik ile ilgili şunları kaydetmiş: “Zaman zaman çeşitli polemikler ortaya çıkıyor. IMF yandaşlığı ya da karşıtlığı gibi tartışmalar yapılıyor. Bunlar içi boş tartışmalardır. Önemli olan dünya gerçeklerine uygun bir politika izlemektir. Bunu yaparken de insanımızın ihtiyaçlarını ve beklentilerini her zaman ön planda tutmaktır ve hükümetimiz de bunu yapmanın en samimi gayreti içindedir.”
IMF yandaşlığı ya da karşıtlığı tartışmalarının içi boş tartışmalar mı olduğu ve IMF ile devam etmenin ne kadar insanımızın ihtiyaçlarını ve beklentilerini ön planda tutmakla örtüşeceğini birlikte göreceğiz. Ancak insanın aklına şu soru takılıyor: Diyelim ki ağır bir hastanız var; şimdiye dek gördüğü tedaviden derman bulamamış. Bunu, her tedavi ettiği hastayı öldürdüğünü bildiğiniz bir şarlatan doktora götürmek hangi ümitsizliğin, ya da hangi aklın eseridir?
1995’lerden başlayarak Endonezya, Malezya, Tayvan, Güney Kore, Arjantin, Meksika, Bolivya, Peru ilh. ekonomilerinin çöküşüne IMF politikaları yolaçmış iken, birkaç yıl önce Afrika’yı kasıp kavurmuş Hutu -Tutsi çatışmasında 1 milyon suçsuz insanın ölümüne, IMF’nin, tüm kırsal sübvansiyonları ve köylü desteklerini kaldıran, böylece birçok Afrika ülkesinde merkez ile periferinin arasını açan “liberalleşme” zorlamalarının yolaçtığı iddialarını biryana bırakıyoruz. Hastanızı teslim etmekten çekineceğiniz bir doktora en aziz varlığınızı, ülkenizi teslimin sebebi nedir?
Diyelim ki, buna zorunluyuz. 300 milyar Dolar dış borç ödenemez bir şey olduğundan, bundan sonra IMF’ye yönelik her politika, ne yapıp edip, bu borcu geciktirmeye yönelik olacaktır. IMF yeni stand -by döneminde 1 küsur milyar Dolar verecekmiş; bu ülkenin kriz halinde bile “resmi” ekonomi cirosu 250 milyar Dolar iken. Yani, Türkiye’de artık kimse IMF’den yeni borç istemiyor, IMF eskisini geri istemesin yeter.
Ancak eğer bu doğruysa, bilinmeli ki, artık IMF de iki nedenle bize muhtaçtır:
– Bu kadar ülkenin ekonomisini harap ettikten sonra bir başarı örneğine ihtiyacı var,
– Bir şekilde 300 milyar Dolar’ı bizden almaya memurdur, o halde bu nedenle de Türkiye ekonomisi çökmemeli.
Burada kastedilen çok açıktır: Bu bir dostane ilişki değildir, istismarcı IMF istismar edilmeyi hak etmiştir.
Tüm dünyada spekülatif amaçlı para piyasaları şişerken ve Dünya ekonomisi giderek bir “kumarhane kapitalizmine” dönerken, modern ekonominin anavatanı olan ülkeleri bile umutsuzluğa sürükleyecek bir iktisadi durgunluk dalgasının “fizik ekonomi – reel ekonomi” alanında her yeri sardığını görüyoruz. Avrupa ve Amerika’da modern sanayi toplumunun temeli altyapı çökmektedir: Fabrikalar hergün kapanmakta, yollar, köprüler, demiryolları onarılamamakta, Türkiye tarihinde bile görülmemiş elektrik kesintileri Amerika, Kanada ve İtalya’da bir çırpıda 50 milyon insanı etkileyebilmektedir. ABD – Kanada kombine elektrik kesintisi “postmodern ekonomiye” örnek bir olaydır: Enterkonnekte şebeke alabildiğine bilgisayarlaştırılmış, ama hatların bakımı maliyetleri artırdığı için 15 yıldır yapılmamıştır. Elektrik sisteminin bilgisayarları “akıllı” makinelerdir: Sistemdeki enerji açıklarını anında hissetmekte ve diğer bölgelerden enerji açığı olan bölgelere enerji kaydırmaktadırlar. Ancak eskiden basit bir “sararma” ile bitebilecek bir enerji açığı 15 Ağustos 2003’te “kararmaya”, bir felakete dönüşür: Sistem bilgisayarları, enerji açığı olan bölgede “çukuru” doldurmak için başka bölgeden enerji çekince, burada da “çukur” oluşur, derken onu doldurmak için başka bölgenin enerjisi çekilir; neticede çukurlar dolacağına genişler ve tüm sistem çöker. Bir Doğu atasözü der ki: “Aşırı kurnazlık, zekanın engelidir.”
Bir başka yerde bilgisayarlaşmış ve kıtalararası elektronik haberleşme ağlarıyla birbirine bağlanmış para piyasaları, en ufak bir tökezlemede milyarlarca Dolar’ın bir ülke ekonomisinden çekilerek yurtdışına kaçmasına ve kansız kalan ekonominin devrilmesine yol açar. İlk bakışta bunda şaşılacak bir şey yoktur: Kimileri kazanırken kimilerinin kaybetmesi oyunun kuralları gereğidir. Peki o zaman neden bu oyun oynanmalıdır? Cevap: Çünkü sonuçta artı toplumsal fayda sağlar. Yani: Kazananların kazançları ile kaybedenlerin kayıplarını + ve – biçiminde alt alta koyup topladığınızda sonuç net bir + rakamdır da ondan. Buna sosyal bilimlerin “yeni teorik oyuncağı” olan Oyun Teorisi’nde “artı toplamlı oyun” denir.
Ama ne yazık ki, ne Türkiye’de ne de dünyanın başka yerinde artık artı toplamlı oyunlar yaşamıyoruz. Sonuç sıfır bile değil, eksi toplamdır; yani net bir toplumsal zarar vardır. Evet, “aşırı kurnazlık, zekanın engelidir.”
İşte bu nedenle “IMF yandaşlık ya da karşıtlığı tartışmaları boş tartışmalar değildir”; bunu er ya da geç, kolay ya da zor yoldan öğreneceğiz. Ümidimiz bu karanlık dönemin az zararla ve tez zamanda kapanmasıdır, tahminimiz ise, ne yazık ki bundan kötüdür.
http://www.yarindergisi.com/yarindergisi2/index-basyazi.php?id=52
-
6 Ocak 2007: 06:46 #51415
ERTEKİNKatılımcıKurnazlık için Güzel Sözler
Kurnazlık her işe yarar, ama hiçbir iş için yeterli değildir.
AMİEL
Kurnazlık, akıllılık değildir.
EURİPİDES
Akıl için Güzel Sözler
Akıl, yalnız doğrulukta bulunur.
GOETHE
Aptallar, akıllılardan pek az şey öğrenirler; ama akıllılar aptallardan çok şey öğrenirler.
CATO
Akıl akıldan üstündür.
TÜRK ATASÖZÜ
Gençlikte, güzellikte akıl arama.
HOMEROS
Akıl, kişiye sermayedir.
TÜRK ATASÖZÜ
Aklınla gör, kalbinle işit.
TÜRK ATASÖZÜ
Ancak, kendi kendini idare edebilen akıllı insanlar hürdür.
HORACE
-
5 Ocak 2007: 15:51 #47473
ERTEKİNKatılımcıYukarıdaki konuyla ilgili de şunu söylemeliyim.almanya koşulları ile burası gerçekten farklı…
örneğin almanya da işci ücretleri yüksek olduğu için türkiye ile kıyaslandığınd ürün ve hizmet de almanyada pahalı dır.bu nedenle almanyada kazanıp türkiyede harcamak hep karlı olmuştur.
lakin rakı konusunda ilginçtir türkiyede üretilmesine rağmen rakının bizden pahalı olması gereken ab ülkelerinde bizden daha ucuz.yani burada tersine ve dikkat çekici bir durum oluşmuş.şöyle özetleyeyim
Bir alman işcisinin kazancı ortalama.2000 euro. rakı muadili uzo = 5 euro oran 1/400
Yani bir alman bir maaşıyla 400 uzo alabilir
Türkiyede bir işcinin ortalama ücreti değil ama 600 ytl olsun rakı =24 ytl oran 1/25
Yani bir türk işcisi bir maaşı ile 25 adet rakı alabiliyor
Bu açıkça şu demek bizde daha ucuz olması gereken rakı yı Avrupalıdan 18 kat kazık yiyerek içiyoruz
Peki bizi bir rakıda kat kazıklayan kim =tc hükümeti yani 24 ytl mizin yaklaşık 22.5 ytl sini levent kıyan değil Tc Hükümeti gasp ediyor bence iyi bir vatansever kendi halkına kazık atana tepki göstermeli
Lütfen oranlarda yanlışım varsa düzeltin sevgili arkadaşlar çok sıkışık zamanda yapıldığı için hatalarım olabilrGerçi rakı olayında ideolojik bir yön de var ama bu başka bir yazı konusu olabilecek ölçüde bir konu
Sevgiler
-
5 Ocak 2007: 15:05 #47472
ERTEKİNKatılımcıtartışıyoruz ne güzel, sizinlede tartışamasak bu forumda kiminle tartışacağız ???
Sevgili gürkanım bak şimdi çok alındım ,beni unuttun galiba eskiden ne güzel tartışırdık.bebek oldu diye biraz ara verdik hemen yerime Sn Levent Kıyanı İstihdam etmişsin

-
5 Ocak 2007: 14:46 #51412
ERTEKİNKatılımcıSevgili Arkadaşım Sirius'yazdığı ve paylaştığı ilginç konular münasebetiyle teşekkür ederim.
Zeka ve kurnazlık konusu ile ilgili bende benim için önemli bir detayı belirtmek isterim
Yazıda Avrupalılar ile Türkler karşılaştırılmış ancak önemli bir nokta atlanmış.o da kanatimce şu dur
Avrupa da insanlar öncelikle evreni sonrada yaşadıkları ortamı sahiplenmiş toplumsal çıkarların ve toplumsal kuralların bireysel kazanımlardan önce geldiğini bilen bireyler yetiştiriyorlar.İster fakirlikten ister doğal şartların zorluğundan olsun kurnazlık sonucu elde edilen menfi başarıların sonucunda toplumsal menfaat yok ise eninde sonunda kurnazlık gösterip kazanım elde eden birey de kaybetmeye mahkum oluyor.Kısaca zeka ve kurnazlığın farklılığını belgeleyen bir diğer unsur da budur.Tam da bu nokta kurnazlığın aptallığa döndüğü yerdir.Söylediklerimin havada kalmaması için bir örnek;
Tapusuz işgal edilen araziler sonucu İstanbul da ki çarpık kentleşme ve yaşanan alt yapı sorunları. iki araba yan yana geçemeyecek mahalle araları ve pek çok ev sahibi insan meydana getirmiştir
Vatandaşın biri kurnazlık edip herkes gibi bir arsa işgal etmiş ve gecekondu yapmıştır.
yine başka bir görme kaybı olan kurnaz bir vatandaş kendi yerine başkasını ehliyet sınavına sokarak ehliyet almıştır.Yine başka bir kurnaz vatandaş belediyeye vergi vermeden kaldırıma koyduğu el arabasında simit satmaktadır.Bir gün kurnaz vatandaşların oturduğu dar sokaklı evlerin arasında yine kurnaz bir vatandaşın kurnazlık sonucu aldığı ehliyeti cebinde taşıyarak kullandığı araba hızla kurnaz seyyar satıcı olduğu için kaldırımdan ana caddeye inerek yola devem eden 7 yaşındaki okul çocuğunu geç fark ederek çarpar..biz de akşam haberlerinde seyreder ve kabahatin kimde olduğunu düşünürüz
ne kadar kurnaz bir milletiz değilmi????????Yazı Yazmayı özlemişim

Saygılarımla -
5 Ocak 2007: 14:18 #51121
ERTEKİNKatılımcıyesilce.com da ilgili foruma da yazdığım gibi her türlü müspet oluşum a katkıda bulunmak isteriz davetin için teşekkürler.
-
29 Aralık 2006: 07:06 #51548
ERTEKİNKatılımcıMütemeadiyen acele bir işim yok ise vasıta bulup bulamadığıma bakmam yürürüm.Bu noktada iki tane kriterim var ..1. si yürüyeceğim yol yürünebilir mesafede olmalı maksimum 15 km
2. si benim zaman problemim olmamalıHatırda kalan Yürüyüşlerim:
Sabah Gazetesinin Bostancıdaki satış geliştirme merkezinde çalışırken Nefes adlı arkadaşımla kadıköye kadar yürüdüğümü hatırlıyorum
2000 senesinde Babam ve annemle birlikte Yeşilyurt kabaktepe istikametinde Teyzemin oturduğu Fiyez köyüne yürümüştük.Harika bir yürüyüştü..
Ümraniye ömür Hastanesinde Sevgili Erkan Şinel le istişare de bulunmak suretiyle Küçüksu ya yaptığımız yaklaşık 9 km lik rutin ve zevkli yürüyüşlerimizi de unutmamak lazım

Mecburi yürüyüşlerim:
İş çıkışında kavacıkta indiğim akşamlar küçüksuya kadar yürümek
Sabah işe giderken Çengelköyde tıkanan trafikte otobüsten inip köprüye ….Meciidiye köyden bir durak sonra inip çağlayan son durağa yaptığım yürüyüşler se halen daha severek yaptığım tasarruf temelli yürüyüşler dir -
25 Aralık 2006: 18:52 #51495
ERTEKİNKatılımcıGurur bence yapılması pek mümkün görünmeyen ve yapıldığı zaman insanlığın tarihsel gelişimine katkıda bulunulacak ''şey'' ler sonuncunda tüm insanlara mal olabilmiş tüm insanlar tarafından duyulabilmesi makbul bir olgudur.bunun dışında insanların sıradan şey ler sonucu duydukları gurur kendi sıradanlıklarının yansımasıdır.
Mesela Leonardo da Vinci ve 15. yuzyılda bıraktığı iz
Mesela Dostoyevski ve yüzyıllardır okunan romanları
insanlığın birer gurur abideleridir. -
25 Aralık 2006: 18:01 #51518
ERTEKİNKatılımcı
-
24 Aralık 2006: 21:44 #51503
ERTEKİNKatılımcıamanin başımıza taş yağcek :
devlet baba duyarsa bundan da vergi almanın bi yolunu bulur
teşekkürler -
22 Aralık 2006: 07:27 #47592
ERTEKİNKatılımcıhenüz resim yok ama ben resmini çekene kadar alttaki resimle idare edicezz artık….zaten bizimkide sürekli uyuyor

-
17 Aralık 2006: 09:03 #51438
ERTEKİNKatılımcıSayın sirius ilginç yazılarınızın takipcisiyim beğenerek okuyorum…Satürün ün selamı üzerinize olsun
-
10 Aralık 2006: 23:17 #51405
ERTEKİNKatılımcıkısa ama güzel bir buluşma oldu bizi misafir eden Yödader deki arkadaşlarıma ve katılan tüm üyelerimize ve site yöneticilerimize teşekkür ederim
-
9 Aralık 2006: 11:29 #47885
ERTEKİNKatılımcıbalık tutmayı;
balığın denizden çıkarken yüzeye yansıyan parıltısını görmeyi özlüyorum -
8 Aralık 2006: 12:49 #51269
ERTEKİNKatılımcıhastanede çalışan biri olarak bir ayrıntıyı burada belirtmek isterim ki.Hastanelerimizde refakatçi için hastadan ayrıca ücret alınır..
-
8 Aralık 2006: 12:32 #51293
ERTEKİNKatılımcıBen de GELIMMI? :
:
:
:
levent bey gelmeniz bizi sevindirir katılımı arttırır buluşmayı renklendirir
hani bir söz vardır ölen ölür kalan sağlar bizim olur
Bicaklariniz iyi bileyleyin, benden KUSBASI yapar Pilava katarsiniz !
-
8 Aralık 2006: 11:04 #51299
ERTEKİNKatılımcıçok güzel bir site..tavsiyen için teşekkür ederim
-
7 Aralık 2006: 09:30 #51087
ERTEKİNKatılımcıpisikiyatrın verdiği korkularla yüzleşme görevidir

şaka bir yana ben geçen gün gittim gayet nazik karşıladılar hatta çay kahve ikram ettiler ..birazda sorunlarını dinledim..nelermi????
Futbol maçında görevlendirilmek üzere karakoldaki 7 polisten 4 üne görev yazmışlar .adam çıldırmak üzereydi zaten normalde yetersiz olan polis sayısını maçlar sebebiyle dahada azaltarak o günlerde mağdur olan veya yardım bekleyen innsanlara yeterli hizmet veremiyorlar….
örnek mi?
mesela evinize hırsız girdi telefonu açtınız polise haber verdiniz.>Polis teşkilatı iki bin (2000) üçbin (3000) kişi ile holiganların bitmez tükenmez bilmeyen hırslarını kontrol altına almak için stadyumda ……polis telefonda cevap veriyor
''devre arasında size bir ekip göndeririz ''
bir daha her halde hiç futbol topu görmek isteyeiz değilmi ??? -
7 Aralık 2006: 08:59 #51014
ERTEKİNKatılımcıo zaman bazıları böyle formlar açmasın boşunada gerginlik olmasın
gerginlik yaratmiyacak bir soru yöneltmek (form aciyorum) ihtiyaci duyoyrum ( Taner beyden gelen istek üzerine ).
___ Uyuz köpeklerin kuyrugunda kac kil olur ?
bu önemli konuya yogun katilim bekliyorum !
bence güzel bir cevap olmuş taner ne dersin gerginlik yaratan konu mudur konuyu tartışma şeklimidir?
-
7 Aralık 2006: 08:57 #47694
ERTEKİNKatılımcıiçimdeki değiştirme isteğinden vazgeçmeyi isterdim
süpersin ilknur
-
6 Aralık 2006: 09:55 #51059
ERTEKİNKatılımcıBizde karşıdan karşıya geçen yayalara yol veren kimse olmadığı için böyle odunlarla pek karşılaşmıyoruz
bizdeki odunlar daha farklı …örneğin: 2. şeritte seyir halindeyken birden durup adres sormak 
-
6 Aralık 2006: 09:17 #50963
ERTEKİNKatılımcıBu arada öncelikle herkesin buluşma konusundaki ilgisine teşekkür ederim
cumartesi ve pazar konusunda iki farklı talep var bu konuyu sayın site yöneticilerinin kendi isteklerini belirterek ve oylama yaparak aşabileceğimizi düşünmekteyim ..Ben şahsen c.tesi saat 3,00 ile 3,30 arası buluşmayı öneriyorum
-
6 Aralık 2006: 07:56 #51066
ERTEKİNKatılımcıteşekkürler koruyucu melek denir

-
6 Aralık 2006: 07:54 #51050
ERTEKİNKatılımcıSayın Levent Kıyan profilimde görmüş olduğunuz resim benim bile hatırlamadığım bir geçmişte dünyayı ve türkiyeyi kurtarma çabaları içinde olduğum bir ciddi(!) toplantı esnasında çekilmiş eski bir fotoğrafım ın tesadüfen elime geçmesi sonucu oraya koyduğum bir fotoğraftır.Yanımdaki gözlüklü şahsa gelince ..samimiyetinden de anlaşılacağı üzere içeceklerin parasını ödeyen samimi bir dostum olduğunu zannetmekteyim ama ismini aradan geçen binlerce yıl nedeniyle unutmuş olmamı mazur görün …ben o arkadaşa kısaca ''bir dost'' diyorum

-
6 Aralık 2006: 01:14 #51047
ERTEKİNKatılımcışimdi tekrar gecenin karanlığında dikkatlice baktım ve elektirik değilse bile telefon kablolarının direkten direğe sarkık ve dağınık bir şekilde olduğunu gördüm…ne dersiniz elektirik kabloları yerine telefon kablolarını koysak olurmu

-
6 Aralık 2006: 00:58 #51045
ERTEKİNKatılımcıMalesef artık burdada elektirik kabloları artık yerden gittiği için malesef söylediğin şeyi yapamayabiliriz levent abi
-
6 Aralık 2006: 00:54 #50961
ERTEKİNKatılımcıse
Benden Size, bulusmada Tartisma Konulari ;
1-Icimizdeki, farkinda olmadigimiz IRKCILIK duygular.
2-Sitedeki A F O R O Z olayi.
3-Birilerinin ifade özgürlügüne koydugu AMBARGO.
4-Ne zaman kendi BEYINLERIMIZI kullanacagimiz ?
5-Ne zaman basma kalip yüklemelerden siyrilip, GERCEKLERLE yüzlesecegiz?
6-Milliyetcilik ENFLASYONU nasil önlenir ? v.s……….
Yok bunlar Sizi acmaz, Siz en iyisi simdiye kadar ne konustuysaniz, onlari konusmaya devam edin, ben Sizi tatli rüyanizdan uyandirmiyayim !
Levent abi önerilerin için teşekkür ederim. ama bu konular bizi seninde dediğin gibi açmaz ama ilgini çeker diye buluşmamızın konu başlıklarını aşağıya yazayım
1-bir metrelik piriket duvar üzerine elimizi kirletmeden nasıl oturulur
2-piriket duvar üzerinde oturarak ,tükürük yapmadan tek elle nasıl ayçiçeği yenilir.?
3-tek elle yediğimiz çekirdeğin kabuklarını en uzak mesafeye atarak nasıl bulunduğumuz mekanı temiz tutarız
4-tüm bunları yaperken nasıl geyik yapılır
5-çekirdek bittiğinde neden en küçüğümüz almaya gitmelidir?
6-en küçüğümüz çekirdek almaya gittiğinde biz geyik yapmaya devam etmelimiyiz yoksa beklemelimiyiz?
7-Biz geyik yapmaya devam etsek ve çekirdek almaya gidene aramızdan biri o yokken yaptığımız geyikleri anlatsa olmazmı?
bende birkaç soruyla rüyamızdan uyanmak adına konuyu açmak istiyorum
1-Ayrıca tüm bunlar sizi açmaz daki ''siz '' derken kimleri kastediyorsun?
2-Şimdiye kadar bir araya geldiğimizde konuşulan konular konusunda senin şimdiye kadarki düşüncelerini nasıl değiştirebiliriz?
3-felsefede çok kullanılan bir örnekle rüyasında baron olduğunu gören bir çoban yine rüyasında uykuya dalar ve baronken gördüğü rüyada da çoban olduğunu görür sen bizi hangi rüyamızdan uyandırmak istedin (yada istemedin) biraz açarmısın?
-
5 Aralık 2006: 09:07 #47818
ERTEKİNKatılımcıFahişeliğin pirim yaptığı ülke…
“Müslüman Türkiye'de” medyanın topluma “fahişe gibi yaşayan mankenleri” örnek gösterilmesini eleştiren Ergun Babahan “Ekranın önünde fahişeleşiyoruz” dedi.Satılık bedenler ve ruhlar ülkesi “Aile, Türk toplumunun temelidir ve eşler arasında eşitliğe dayanır. Devlet, ailenin
refahı ve huzuru ile özellikle ananın ve çocukların korunması ve aile planlamasının öğretimi ile uygulamasını sağlamak için gerekli tedbirleri alır, teşkilatı kurar.” Anayasa'nın 41'inci maddesi aileye
bakışı böyle anlatıyor ve devlete özellikle ana ve çocuğun korunması görevi
veriyor. Aynı anayasa, basın özgürlüğünün kamu ahlakını koruma adına kısıtlanabileceğini söylüyor. Bu satırların yazarı, kimsenin özel yaşamına müdahale hakkını kendinde bulmaz. İnsanların yaşam tarzlarını dilediğince seçmekte özgür olduğuna inanır ama ahlaksızlığın yüceltilmesinin karşısında
durur. Türkiye'de uzunca bir süredir üç-beş erkek arasında turnike misali dolaşan ve kendilerine manken diyen bir grup genç hanımın yaşam tarzı, genç kızlara örnek olarak sunuluyor. Genç delikanlılara da aynı mekanda bulunduğu, arkadaş olduğu insanların eski sevgilileriyle birlikte
olmanın normal olduğu anlatılıyor. Bu yetmiyor, bunu haftada bir yapanlar övülüp göklere çıkarılıyor. Fahişeliğin gazete sayfalarında prim yaptığı nadir ülkelerden biriyiz herhalde. Üstelik bunu yüzde 99'u (yoksa 95'i miydi) Müslüman olan ve çoğunluğun kendini giderek daha fazla dindar
hissettiği bir ülkede yapıyoruz. Bununla da kalmıyoruz, anneleri fahişeliğe teşvik ediyoruz. Bir annenin hasta çocuğunu kurtarma adına 150 bin dolar karşılığı patronuyla yatmasını yüceltiyoruz. Fahişe annenin kutsallaştırılmasına tanıklık ediyoruz. Şimdi sırada 300 bin dolar var. “300 bine verir
mi” gündemin en önemli sorusu. Bu diziyi hasta çocuğu ve eşiyle izleyen bir annenin neler hissedeceğini gözlerimin önüne getirmeye çalışıyorum veya annesi yaşlı ve çirkin olduğu için bir gecede ameliyat parası çıkaramayacak anneleri. Ya da yavrusunun sağlığı için bile olsa fahişeliği
kabul edemeyecek olan anneleri. Türkiye en önemli sermayesi olan sosyal yapısını 3-5 reyting uğruna bozuk para gibi harcıyor. Oysa başta AB olmak üzere herkese karşı ortaya koyduğumuz en önemli kozumuz genç ve dinamik nüfusumuz. Ahlaken özürlü bir nüfusun kimseye yararı
olmayacağını kimse düşünmüyor, düşünmek istemiyor. Ekran önünde hep birlikte kirlenip fahişeleşiyoruz. Satılık ruhlar ülkesi haline geliyoruz.Sabah
-
2 Aralık 2006: 07:02 #47817
ERTEKİNKatılımcıYazarlar / Serdar Turgut
Avrupa hakkında
serdar.turgut@aksam.com.trAvrupa Birliği'nden gelen son tarihlere bakıldığında tam üyeliğe giden yolun yine hayli sancılı olacağını görmek mümkün. Tekrar Türkiye'den bazı işler istenilecek, Türkiye de bunların bir kısmını yapacak ve sonunda bir uzlaşmaya gidilmesine çalışılacak. Avrupa'yı ulaşılması zor bir ideal yapan, üye olmak isteyen ülkelerden istenilenler, beklenenler değildir. Onlar her medeni ülkenin bir şekilde kendi başına ulaşması gereken düzenlemeler. Avrupa idealini zor yapan, o idealin temelinde yer alan fikirlerdir. Bunların iyi anlaşılması ve o fikirlerin tarihinin iyi incelenmesi gerekir ki; Türkiye çıktığı yolda fazla şoka uğramadan devam edebilsin.
Eski Yunan'da filozoflar Eflatun'a kadar 'dünyanın anlamı ve kökenleri nedir' sorusuna cevap bulmakla uğraşmışlardı. Bir dizi, Eflatun öncesi filozofu birleştiren ortak tema buydu. Eflatun ise önemli soruyu değiştirmiş ve 'en iyi yaşam biçimi hangisidir' sorusunu sormuş ve cevap aramıştır.
Eflatun sonrasında bu soruya verilecek cevap çok önem kazanmış ve 'Aydınlanma'nın temelinde de bu soruya verilen cevap yatmıştır. İmmanuel Kant, insanların kendi yaşamlarının sorumluluğunu aldıkları bir durumdan söz eder. Sorumluluk alındığı takdirde bireysel otonomi ve bağımsızlık da söz konusu olabilir.
Kant'a göre 'iyi yaşam seçilen yaşamdır'. Eğer bireyler yaşam hakkında gerekli bilgiye sahip olurlarsa, yaşam hakkında öğrenmeye beyinlerini açık tutarlarsa, o zaman insan kendisine yaşamasına değecek hedefler koyabilir ve o yaşamını da başkalarıyla da uyumlu ve iyi ilişkiler içinde yaşayabilir.
Tabii benim bugün Avrupa Birliği'nin yaşam biçimini oluşturduğuna inandığım bu fikirlerin oluşması, Kilise'ye karşı verilmiş büyük mücadele ile olmuştur. Kilise'nin yaşam hakkındaki fikirleri doğal olarak farklılık gösteriyordu.
Avrupa'da, ortaçağlardan kalmış bir dünyadan tiksinme (contemptus mondi) geleneği de vardır. Kilise bu düşünceyi devralmış ve güzelliği 'ölümden sonra ulaşılacak bir ideal' olarak tarif etmiştir. Aydınlanma düşüncesinin din ile bağlantılarını yeniden düzenleme ihtiyacı buradan çıkmıştır. Din işleri ile devlet işlerinin ayrılması ve sekülarizm fikri de bu kökenden doğmuştur.
Bu tarihsel süreç ve uzun mücadelelerden sonra Avrupa kendisine bir ethos oluşturabilmiştir. Etik ile ahlak birbirine karıştırılmamalı. Ahlak etiğin bir parçasıdır. Ahlak başkalarına karşı sorumluluklarımızı düzenler, ethos ise bir kişinin tüm yaşam biçimidir.
Evet; Avrupa bir yaşam biçimidir, bir ethos'tur.
Biz Avrupa'dan talep edilen tüm düzenlemeleri yapsak ve altyapıyı hazırlasak bile bu ethos'a sahip olup olmadığımız her vatandaşın ayrı vereceği bir cevaptır.
01.12.2006
-
-
YazarYazılar
